20 Kasım 2009 Cuma

Rockistanbul 2004

Deli Kasap için yazıldı:

ROCKİSTANBUL Günlüğü kısa kısa...

Cumartesi, 19.6.2004
Vardığımızda Aslı çalmaktaydı. Güven (Erkin Erkal) beni görür görmez “Queensryche ile röportajı sen yapar mısın?” dedi, “Bayıla bayıla!” dedim, hastasıydım zira! Hatta Doğu (Yücel)’nun onlarla Blue Jean için röportaj yapacağını duyduğumda onun sırtına binip çanta kılığında içeri sızmayı düşünmemiştim diyemem :). Ama bundan önce Güven beni canlı yayına çıkartıp “bilirkişi” olarak Queensryche hakkında birşeyler söylememi istedi, gözüm kamaşa kamaşa konuştum ben de...

Röportajların tamamı daha sonra iptal oldu. Zaten grubun aletleri gümrükte takılmıştı ve sorunlar yaşanıyordu. Yine de ben tur menejeriyle konuştum ve Geoff Tate ile röportaj yapma izni aldım, ama bu sefer de teknik bir sorundan dolayı yapamadık!

Yıllardır taptığımız Queensryche elemanlarıyla tanıştık, fotoğraflar çektirdik, imza aldık. Scott Rockenfield çok sıcaktı, onları 1995’te Londra’da Royal Albert Hall’da izlediğimi söyledim (Promised Land turnesi), süper bir konser olduğunu konuştuk. Micael Wilton biraz daha mesafeli duruyordu. Eddie Jackson’un morali bozuktu, onunla konuşamadık ama Geoff Tate karşımızdaydı işte!!! Delici mavi gözlerine siyah kalem çekip daha da belirginleştirmişti, hafif bir göbek yapsa da (ki yapsın, noolcek!) kollar falan eski formunu koruyordu. Konuşması sıcak ama son derece kendine güvenen bir tondaydı. Ona Cenk yıllar önce bir röportajda okuduğu bir olayı sordu: Geoff, Metallica tur montunun çalındığını, kim aldıysa onu geri getirmesini çünkü onun için çok değerli olduğunu söylemişti. “Bulundu mu?” diye sordu, Geoff de “Hayır, unutmuştum ben onu, bak hatırlattın şimdi yine!! Yoksa sen mi aldın, ahah?” diye gülerek cevap verdi. Chris de Garmo’nun yerini alan Mike Stone ise çok sempatik ve konuşkandı. “Sadece annem bana Mike der, hatta o Mikey der” dedi ve onun dışında herkesin ona Stone diye hitap ettiğini belirtti. Biraz konuştuk işte grupla öyle orada. Sonra konseri beklemeye koyulduk.

Grup fena halde geç çıkabildi sahneye, geceyarısı yerine 01.40 gibi! Ayakta durmaktan herkesin sırtı ağrıyordu artık, yine de daha “Revolution Calling”in ilk notalarında en öne koştum ve bütün konseri oradan izledim.

Geoff’ın beyaz atletini beğenmedim, siyah olması daha estetik dururdu diye düşündüm. Ama arkasında Bush resminin altındaki “Liar” ibaresi ilgi çekti, orası kesin!

Geoff’ın teatral hareketleri ve Pamela Moore ile uyumu çok etkileyiciydi. Stone ise kıyafetiyle bir şeytanı andırıyordu ama grubun geri kalanına uymadığı da konuşulmadı değil.

“Empire”ın nakaratı geldiğinde Geoff bana bakıp “Söyle!” manasında bir işaret yaptı, ben söz dinleyip söyledim o seyrederken, sonra “Aferin, oldu!” anlamında bir işaret yapıp öteki tarafa yürüdü tekrar. Stone ise tam önümde olduğundan onunla birkaç kez sırıtıştık ve “metalci ifadeleri” takındık suratlarımıza :).

Bis falan yoktu, herşey çok kısa sürdü ve tadı damağımızda kaldı. Konserden sonra ben Aslı ile eve döndüm. Arabayla gelmişti ve bana yakın oturduğu için beni eve kadar bıraktı. O yorgunluğun üzerine ilaç gibi geldi bu.

Pazar, 20.6.2004
Yine davetli olarak gittim mekana. Cenk’ler Aylin’le çalmayı tam bitirmişlerdi ve backstage’deki odalarını boşaltmaları gerekiyordu. Oraya gittik, Güven ve Dream TV ekibiyle selamlaştık bu arada. Doğu da oradaydı yine ve biraz muhabbetten sonra dışarı çıkıp arkadaşlarımızı bulduk. Anathema’ya kadar beklemek vardı şimdi programda.

Anathema elemanlarıyla taaa İngiltere’den tanışıyordum. Buraya geldiklerinde de tercümanlıklarını ve rehberliklerini yaparak arkadaşlığımızı pekiştirmiştim, her geldiklerinde beraber takılmış, alışverişe, içmeye falan gitmiştik. Vincent ile ondan sonra sürekli mailleşmiştik de. Aynı zamanda Türkiye’den tek Anathema fan club üyesiydim, gerçi sonra fan club biraz da grubun ilgisizliği yüzünden dağıldı.

Ortalıkta takılırken bir baktım ki Danny (Cavanagh) ve John Douglas gelmiş, bir şezlongun üzerine tünemiş denizi seyrediyorlardı. Yanlarına gittik, selamlaştık, daha yeni gelmiş ve ortama bayılmışlardı! Sonra görüşmek üzere onları biraz kendi hallerine bıraktık, o sırada yanımdan geçen kişiye “Hi Vincent!!!” dediysem de o bana “I’m Jamie!” diyerek yıktı beni! :)

Akşam olduğunda herkes gibi biz de Anathema’nın sahnesinin önünde beklemeye koyulduk. Sonunda konser başladı. Çılgın bir kalabalık vardı, biz de Çağlan’la konseri arkadan izlemeye koyulduk. Sahnede iki tane Vinnie görmek tuhaftı doğrusu! :) Grup sık sık yanlış çaldıysa ve benim pek sevmediğim daha doğrusu ilgimi çekememiş olan son iki albümlerine ağırlık verdiyse de yine de dört gözle beklediğimiz “Sleepless”i çalınca azıp kudurduk!

Bis’de “Orion”u çalmaları hoş bir sürprizdi. Pink Floyd da çaldılar ama öteki sahnede Faithless başlamıştı çoktan, fena halde karışıyordu sesler.

Konser biter bitmez eve gidecektik, bunun için backstage’e eşyalarımızı almaya gittik. Orada durmuş muhabbet ediyorken Vincent geldi bir anda koşarak, “Hey Seyda!!!” diye sarıldı öptü, benim kankalar g.t oldu “Yuh, herif bir de adını bilerek geliyo!” falan diye. Eheh, şımardım tabi hemen oracıkta! :P Bir süredir haberleşememiş olduğumuz için email adresini tekrar kontrol ettim, meğer pek okumamış maillerini son zamanlarda, nadiren bakıyormuş. (Aslında en güzelini yapıyor sanırım, maildi, şuydu buydu derken ne çok vaktimiz harcanıyor yaa). Güncel bir fotoğrafımızı çektik beraber, sonra Vincent “I love this f*ckin’ festival!!! Biraz dans ediim, sonra takılalım” dedi ama ben gideceğimizi söyledim, bunun üzerine son bir öpücük ve kucaklaşmayla bu yerinde bile duramayan arkadaşı festival ortamına saldık ve biz de Aylin tayfasının servisiyle eve döndük.

Birkaç not:
Teoman çok sevgi dolu bir insan. Backstage’de beş tane az giyimli kızcağızı iki koluyla sarmış ısıtmaya çalışıyordu sanırım. Ne kadar iyi biri, çok dokundu bu sahne bana!

İmaj çalışmaları boş birşey. Herşey fazlasıyla yapılmış. Ne boyalı saçlar, ne dövme, ne piercing, ilgi çekmek adına yapmayın hiçbirini, çünkü çekmiyor! (Ha, sevdiğiniz için yaparsınız o ayrı).

Ceza nasıl konuşuyor öyle yaa...saygılar!

Catafalque çıkamadı, kankaları seyredemedik. Çok üzüldüm.

Rock the Nations tayfası olarak topluca oradaydık. Aynı zamanda Delikasap tayfası olarak da!

Mor ve Ötesi Kerem (davul) ile ben ikimiz de Alman liseli ve Boğaziçili olduğumuz için konuşacak birsürü şey oldu o konuda, özlemişim okul muhabbeti yapmayı. Kendisinin vampirsi hipnotik gözlerini feci kıskanıyorum onu da söyliyim!

Üçüncü güne gidemedim, iş vardı maalesef. İşte Rockistanbul da böyle geçti ve festivalin “highlight”ı kesinlikle benzersiz Queensryche idi. Bu konseri gerçekleştirenlere buradan “Cheers!” diyorum ve satırlarıma burada son veriyorum.

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder