20 Kasım 2009 Cuma

Rock The Nations Festival II

Deli Kasap için yazıldı bu da (RTN I'den sonra da bir yazı yazmıştım ama şu an için kayıp...gören, bulan olursa insaniyet namına bildirsin bana bir zahmet!) :

ROCK THE NATIONS II Günlüğü – 2.-4.Temmuz 2004

Malevolent Creation RTN’ye gelmedi ama en azından bir işe yarasın ve beni üşengeçliğimden vazgeriçip şu yazıyı yazmam için gaz versin diyerek “Warkult”u koydum sete ve anılar unutulmaya iyice yüz tutmadan oturdum klavyenin başına. Evet, konsept yine aynı – ben günlük yazmak yerine anılarımı buraya yazacağım, ilgilenen okuyacak, ilgilenmeyen de “bana ne ya” diyip başka bir yazıya doğru yol alacak. Hadi bakalım...

RTN Promotions elemanı olarak sanırım artık bilindiği üzre görevim gruplarla ilgilenmektir, yani onların basın toplantılarında olsun, gereken başka durumlarda olsun tercümanlığını yapmak, rehberi olup gezdirmek, transferlerini gerçekleştirmek, yani onları otellerine veya konser mekanına veya gidilecek diğer mekanlara götürmek, sorunlarını çözmek ve çoğu zaman röportajlarını koordine etmek gibi işlerden sorumluyum. Senelerdir tek gruplu konserler yapıldığından bu gayet rahat yürüyordu zaten. Ancak geçen sene ilk festivalimizi gerçekleştirdik ve bildiğiniz gibi bu tek günlük bir festival olmasına rağmen ben sadece iki grupla, Dio ve Kreator ile, ilgilenmiş ve buna rağmen oldukça yorulmuştum (inanılmaz zevkliydi, ayrı...). RTN II için çok önceden Emre’ye (Alkoç) “rezervasyonumu” yaptırmıştım (çok fazla sayıda grup olacağı için bunlarla birkaç kişinin ilgilenmesi gerekecekti, ben kendim için önemli olanları tercih edecektim doğal olarak): “Emrecim, bütün taşkınlık yapacak pislik death ve black gruplarını ben istiyorum – Marduk, Malevolent Creation ve Amon Amarth benimdir!” (Vader’i gözden çıkartmıştım zira en fazla üç grupla ilgilenmem gerçekçi olabilirdi, Destruction ise zaten geçen seferden kankamızdı ve onlar aynı zamanda Cenk’in herşeyiydi, dolayısıyla onlarla zaten arkadaşımız olarak ilgi alaka içerisinde olacaktık). Yaşasındı, sonunda corpsepaint’li insanlar olsun, Viking’ler olsun, hastası olduğum extreme tayfa ile ilgilenebilecek ve yakından incelemelerde bulunacaktım...Festival yaklaştıkça hafiften tedirgin olmuyor da değildim, ne kadar yorulacaktık, ne gibi sorunlar çıkacaktı acaba bu üç gün boyunca?

Bu soruların cevabını alacağım günler geldi sonunda. Takvimler 2 Temmuz Cuma’yı gösterdiği sabah Venue’ye gittim. Daha önceki bir toplantıda kararlaştırdığımız üzere grupların çok sayıda olmasından dolayı transferlerini yapmak ve gerekirse gezdirmek için bu sefer bir şirketle anlaşılmıştı. Emre, RTN’nin ilk ve en “kıdemli”, aynı zamanda en deneyimli elemanlarından biri olduğum için sürekli Venue’de kalmamı, gruplarla orada ilgilenmemi, aynı zamanda Alman olan stage manager’ı ve ekibini önceden tanıdığım için (bir kısmı daha önce Overkill’le ya da Destruction’la gelmişti) bir yandan da onlara asistanlık etmemi ve oluşabilecek her türlü sorunu çözmeye yardımcı olmamı istedi. Ben de henüz daha gruplar gelmemiş olduğu için önce sahne arkasına gittim. Şimdi detayına girmek istemediğim bazı eksikler vardı, bu yüzden sahne kurulmasında gecikmeler yaşanıyordu, neyse ki herkesin seferber olmasıyla bu sorunların üstesinden gelindi. Bu hususta özellikle Affliction tayfasına da teşekkürü borç biliriz! Bu dünya güzeli sıcakkanlı ve yardımsever insanlarla daha o gün tanıştık ama kimyamız öyle bir uyuştu ki artık onların dünya ahret kankamız olduğunu bir de buradan dosta düşmana duyuralım!...

Evet, gecikilmişti ve bu yüzden programda bir değişiklik yapılması ve artık kapıların açılması gerekiyordu. Millet kapıda birikmiş, güneşin altında beklemekteydi. Güneş acımasızca yakıyordu bulduğu her deri parçasını (ben de King Diamond girlie’mle gayet şık bir amele yanığına sahip olmaktaydım o sıralar, postallarımın siyah rengi ise güneşi kendine çekmekte ve ayakları kızartmaktaydı usulca). Sonunda karar verildi, Soul Sacrifice ve Affliction ertesi güne kaydırıldı, Solitude sahne almak için hazırlanırken kapılar açıldı ve festival başladı!

VIP Lounge olarak da anılan “avizeli oda”da mekana teşrif etmiş olan Leaves Eyes solisti Liv Kristine ve kocası, Atrocity vokali Alex Krull ile tanıştım ben kısa bir süre sonra. Liv’in müziği hiç tarzım olmasa da insan olarak hayran kaldım kendisine. Bir insan bu kadar mı tatlı, bu kadar mı doğal olur? Aynı şey kocası için de geçerliydi, ne diyebilirim, iki dünya tatlısı birbirini bulmuş işte...Ben bir ara oturdum, Liv yanıma geldi ve birşey sormak için çömeldi, orada öylece muhabbete başladık. Ben “otursana” diyince yanıma oturdu ve bana yeni doğmuş bebeğini anlattı. Adı Leon’muş, anneannesinde kalıyormuş bir-iki günlüğüne Liv onu almaya gidene kadar, çok usluymuş, zaten çocuk sahibi olmak dünyanın en güzel şeyiymiş, ben de denemeliymişim mutlaka J ve daha bir sürü burada anlatmamın yakışık almayacağı, çok özel “kız muhabbetleri” yaptık kendisiyle. Çok mütevazi ve çok şirindi. O sırada en büyük fanlarından biri geldi ve ona “taptı”, o yine gayet cici bir biçimde onunla ilgilendi, resimler çekildi falan ve sanırım onun gönlünü bu tavırlarıyla bir kez daha fethetti. Sonra Liv ve Alex’i sahne kostümlerini giyebilmeleri için backstage odalarına götürdüm, orada işleri bitince de onları alıp minibüse bindirdim ve sahne arkasına doğru yol almaya başladık. Bu sırada hep eleleydiler. Minibüste Alex’le Atrocity’den konuştuk, ben “Blut” dönemini sevdiğimi ama anlaşılan son albümlerinin bir hayli tepki topladığını söyledim, o da yeni şeyler denemeyi sevdiklerini, bazı dar görüşlü insanların ise bunu anlamadığını ve tutucu davrandığını, kendisinin de bir röportajda (Rock Hard) buna kızdığını, yoksa aslında fanların tepkilerinin iyi olduğunu söyledi. Ve sahne arkasına vardık, önce Leaves Eyes sahne aldı, karı-koca birlikte sahnede çok hoş duruyorlardı. Ardından Atrocity’deydi sıra, Alex 1.20m uzunluğundaki saçlarını (Liv daha kısa süre önce ölçmüş) savurmaya ve milleti gaza getirmeye devam etti. O sırada ben bir görev daha sahibi olmuştum: Güven’in (Erkin Erkal) ricası üzerine daha önce de Overkill’de olsun, Moonspell’de olsun yaptığımız gibi Dream TV’deki “Yüxexes” programı için röportajları ben yapacaktım! Tabii ki halihazırda sorum falan yoktu ama zaten Türkiye/RTN ortamı/Türk dinleyici kitlesi falan hakkında genel sorular sorulacaktı sadece, o yüzden sorun değildi. Ben de bu işten bayağı zevk almaya başladığımı itiraf etmeliyim! Neyse işte, kan ter içinde sahneden inmiş olan elemanlarla yaptık röportajı ve ben VIP Lounge’a döndüm çünkü Amon Amarth gelmişti!!!

İşte karşımdaydılar soğuk kuzey rüzgarının çocukları, kana susamış barbar Vikingler – ve çok sevimliydiler!!! Tanıştık manıştık, vokalist Johan ile direk muhabbete girdik, diğerleri biraz daha sessiz duruyorlardı. Vikingler tarihleriyle, yaşam tarzlarıyla beni çocukluğumdan beri büyülemiştir, bu yüzden Johan’la sohbetimin esas konusu tabiiki Vikingler ve mitolojileriydi. Kolunda bir Odin dövmesi taşıyan Johan grubun söz yazarı olarak arkadaşlarına nazaran daha bilgiliydi bu konularda ve onunla konuşmak çok zevkliydi doğrusu. Boyuyla posuyla, saçıyla sakalıyla da tam saga’lardan fırlamış bir Viking savaşçısını andırıyordu. Onun dışında geçenlerde verdikleri İzlanda konserleri hakkında konuştuk. Johan İzlanda’daki maceralarını daha sonra Cenk’e de anlatırken İzlandalıların kesinlikle çok tuhaf insanlar olduğundan bahsetti (“Bir barda bir kıza yaklaşıp yatma teklifinde bulunuyorsun ve olur diyor. Olmaz derse 1-2 bira ısmarlıyorsun, ondan sonra oluyor!”). Neyse, bu muhabbet sırasında birbirimize gayet güzel ısındık, ondan sonrasında kanka şeklinde takıldık zaten. Hatta daha sonra bir ara ben koşturmaktan yorulup tek başıma bir mindere oturmuştum. Bunu gören Johan yanıma geldi oturdu, uzun uzun sohbet ettik omuz omuza, kırk yıllık iki arkadaş gibi, çok hoşuma gitti bu sıcak tavır. Bu arada Johan’ın bir “salesman” olduğunu, peynir sattığını, ve bu işi çok iyi yapıp patronuna çok kar sağladığından onun da turnelere falan çıkmasına ses çıkarmadığını biliyor muydunuz? Grubun elemanlarından ikisi ise postane görevlisiymiş. Bunları öğrenmek ilginç oluyor hep, yani sen git ayı gibi detçi ol, sonra da uslu uslu peynir falan sat!... :)

Diğer grup elemanları da ciciydi. Çok çekingen gibi duran gitarist Olavi ile kısa bir King Diamond muhabbeti yaptık, onun da fan olduğunu biliyordum. Sahne alma zamanları yaklaşınca onları da minibüse atıp sahne arkasına götürdüm. Ve sonunda onları seyredebilecektim! Beklentilerim hiç boşa çıkmadı - müthiştiler, sahnenin yanından ve photo pit’ten izledim şovu ve bin tane fotoğraflarını çektim. Johan sıcağın altında böğürdükçe ter damlacıkları bira göbeğine doğru süzülüyor, benimse kulaklarımın pası silinirken gözlerim de siyah fonun önünde sallanan dört sapsarı kafayla bayram ediyordu. Death metal işte böyle olmalıydı – süssüz, sert ama samimi! Ve sanırım benimle beraber bütün death fanları o gün uzun bir bekleyişin ardından sonunda bir mutluluk yaşayabilmişlerdi.

Johan ile bir röportaj da yaptık tabii ki, onun dışında Amon Amarth’ın performansı bittiğinde sahne arkası muhabbete devam ettik. Altı ay önce ayrıldığı kız arkadaşını hala sevdiğini söylemesi ona – zaten kendimce ona milyor tane puan dağıtmışken – bir artı puan daha kazandırdı...Kolundaki bileklikleri sordum, üzerindeki Viking gravürlerini kendisi yapmıştı. “Bak, bu bundan daha güzel oldu” diye de kendi tercihini gösterdi, bence ikisi de gayet başarılıydı.

Tekrar beraberce VIP Lounge’a gittik. Orphaned Land gelmişti bile. Daha önceki gelişlerinden gayet iyi tanışıyorduk, hatta ondan sonra ben gitarist Matti ile arkadaş olmuş ve mailleşmiştim sık sık. Kobi bizi kardeşçe sarılarak ve çok içten bir şekilde selamladıktan sonra bana şöyle dedi: “Senin OL hakkında söylediklerine bayıldım” (geçen geldiklerinde bir arkadaşları çekim yapmış ve insanlara OL hakkındaki görüşlerini sormuştu, ben de kendimce yanıtlamıştım), “biz kendimiz tarif etmeye kalkışsaydık ancak bu kadar güzel tarif edebilirdik, senin konuştuğun o bölümü mutlaka çıkartacağımız DVDye koyacağız!”. Bu hoş birşeydi doğrusu. O sırada oradan geçmekte olan klavyeci Eden de beni tanıyıp “Aa naaber?” şeklinde selamladı, ama ben o an hala Amon Amarth’la muhabbet etmekte olduğum için selam vermek dışında pek de ilgilenemedim kendisiyle. J Buna içerlemiş olacak ki daha sonra sürekli gelip “E ama sen bana niye hiç ilgi göstermiyorsun??”, “Aaa ilgilen benimle ama!”, “Sonra ilgilenicen mi benimle?” şeklinde serzenişte bulundu. Bunu fena halde geyiğe çevirdik sonra ilerleyen saatler ve günlerde, ne zaman Eden’la karşılaşsak “sen benle ilgilenmiyorsun, pis!” muhabbeti döndü, çok eğlendik. J Kendisine beraber içerken “Cheers, pretty!” diye hitap ettiğimde ise kendisinin “pretty” değil, “handsome” olduğunu iddia etti ama ben ikna olmadım hiç! Israrla “yakışıklı” değil, “kız gibi güzel” olduğunu düşünmekteyim.

Daha sonra Amon tayfasını meet and greet’e indirdim ve orada başlarında dururken birkaç arkadaşın fotoğrafını falan çekerek de yararlı faaliyetlerde bulundum. Efendim, işte böyle bir yandan oradan oraya koştururken, bir yandan da Amon Amarth ve OL ile muhabbetleri sürdürmekteydim. Aslında OL elemanlarına “Niye herkese stay orphaned diye imza atıyorsunuz ki, size öksüz kal ulan! diye bedduada bulunsalar hoşunuza gider mi??” diye sorma görevi vermişti bana bazı kankalar ama unuttuk onu da o kargaşada, napalm artık...

Bu arada OL yine yanlarında bir sürü arkadaş getirmişti. Bunlardan festival boyunca en ilgi çekeni Angel isimli vamp arkadaştı. Overknee çizmeleri ve örtünmekten çok teşhir görevi gören giysileriyle kadın-erkek bütün festival tayfasının ilgi odağı oldu. Kendisinin İsrail’de konserler düzenlediğini, gazetecilik yaptığını ve “metal model” olarak çalıştığını belirtelim merak edenler için.

Festivalin diğer bir gözdesi ise hayranlarının haftalardır “ölürüm senin yolunda hüleaynn!” şeklinde beklediği Epica solisti Simone idi. Çok güzel bir kız olduğu doğru – özellikle sahnede “kedi kadın”sı kıyafeti ve uçuşan kıpkızıl saçlarıyla inanılmaz görünüyordu - ama bana biraz havalı geldi doğrusu. Eh tabii, sabah akşam şöyle harikasın, böyle muhteşemsin denilen insanların maalesef çabucak popişkoları kalkıyor. Ama ne bileyim, Almanya kökenli biri olarak oralarda tonla onun kadar ya da ondan çok daha güzel (ve çok daha sempatik!) kız olduğunu söyleyebilirim. Herneyse, bu arkadaşlar tatsız bir de olayla karşılaştılar, bir süreliğine bazı çantaları kayboldu, neyse ki sonra ortaya çıktı tekrar kaybedilen eşyalar ve buradan mutlu ayrıldılar.

İlk festival günü sonlarına yaklaşırken Amon Amarth otellerine doğru yola çıkmaya hazırlandı. Ertesi günü biraz havuz/hamam tarzı eğlence ve dinlencelerle geçirmek istiyorlardı. Olavi benden ayrılırken fazlasıyla sıcak, fazlasıyla üzgün davrandı, noluyo falan oldum yani! J Epica’dan sonra bir anda herkes evlere dağıldı, KİMSE kalmadı ortalıkta! Order of Lust için büyük bir hayal kırıklığı oldu bu, ama “en azından bütün gün çalışmış olan bu insanlar için çalacaz ulan!” dedi vokalistleri ve hakikaten de orada kalmış olan ben diyim yirmi, sen de otuz kişi için çaldılar. Bu arkadaşlarla da daha önce VIP Lounge’da çok komik bir sohbette bulunmuştuk, elemanların hepsi espri üstüne espri yapmaktaydı...Klavyecileri Andi geçen seneki RTN’ye arkadaşı Kader’in (Megalomaniax) davetlisi olarak gelmişti. O zaman arkadaş olmuştuk, giderken de bana Order of Lust demosu bırakmıştı. Ben demoyu geçen yaz dinlemiş fakat daha sonra unutmuştum açıkçası...Andi’yle karşılaşınca bir anda hatırladım bu grubun adını nereden anımsadığımı, böyle çok mutlu bir kavuşma yaşadık, hatta Almanya’daki Kader’e telefon ettik hasret giderdik onunla da, bana “Gülüm!” diye hitap etmesine hastayım doğrusu! :)

Order of Lust’ı izleyemedim sonuna kadar zira artık otele gitmemiz gerekiyordu, ölmekteydim yorgunluktan. Süper VIP bir araçla (içi limuzin içi gibi) otelimize gittik ve hemen uyuduk. Saat zaten sayılamayacak kadar geçti ve en azından birkaç saat uyumamız gerekiyordu kalan iki günü de ayakta geçirmemiz için. Böylece ilk günü bitirmiş olduk. Bilanço: saatlerce koşturmaktan ve ayakta durmaktan kes-at en iyisi bu ağrıyı çekeceğine kıvamındaki bacaklar, tamamiyle boş bir mide, bayıltıcı bir başağrısı. Netekim baygınlığa benzeyen bir uykuya daldım.

Ve kalkma vakti geldi! Evet, günlerden 3 Temmuzdu ve biz kahvaltıyı kaçırmıştık! Bizi Venue’ye götürecek servisi beklerken hemen Aspirin, güneş kremi ve poğaça gibi yaşam fonksiyonlarımızı devam ettirmeye yönelik maddeler tedarik ettik. Bugün ilk sahne alan grup Self Torture’du, ardından her zaman çok tartışılan Moribund Oblivion sahne aldı. Onları biraz seyrettikten sonra kanka Özgür (Soul Sacrifice) ve ben sahne arkasındaki soyunma odasına geçtik, zira kendisine makyaj yapmamı istemişti ve ben senelerdir kendisini boyayan kişi olarak bu sefer de zevkle bu işe koyuldum. O sıcakta Özgür deli gibi terlerken ben ısrarla eye liner ile habire erimekte olan yerleri boyadım ve nihayet sahneye salınabilecek bir hale geldi. Canımız Soul’umuz performanslarına başladığında ben sahnenin kenarına konuşlandım, eğlendim, fotoğraf çektim, herşey süperdi...Ardından Affliction’ı da baştan sona seyrettim çünkü merak ediyordum onları, daha önce izlememiştim. Onlar da çok iyiydi bence.

Derken sıra yabancı gruplara geldi ve ben de koşuşturmaya devam ettim. More than Ever’in çocuklar çok sevimli ve komik tiplerdi, Caliban da gayet canayakındı. Aslında Caliban’ın vokalistini gördüğümde yaptıkları müzik hakkında şüpheye düşmüştüm, ama herif sahnede tam bir hayvana dönüştü iş arasında gördüğüm kadarıyla! Sonradan röportaj yaptığımızda Güven bir de dövmelerini göstermelerini istedi, davulcu bütün vücudu fullemiş olduğundan poposuna kadar açıp gösterdi her birini. Giderken de “Görüşürüz ve herşey için teşekkürler almanca bilen kadın!” şeklinde veda etti bana, komikti.

Katatonia asla ilgimi çekmeyen ve ilk gelişlerinden antipati beslediğim bir gruptu. Ne müziklerini severim, ne de tavırlarını. Dolayısıyla onlarla sevenleri zaten yeterince ilgilenirken ben sadece gerekli röportajı yapıp onun dışında uzak durdum, bana fazlasıyla soğuk ve burnu havada geliyorlar çünkü. Performanslarının çok azını izleyebildim ama gördüğüm kadarı da daha fazlasını izleme isteği uyandırmadı bende zaten. Sentenced da son derece ilgisiz olduğum bir gruptu, hele ki vokalistlerinin “genç kızların sevgilisi” modeli bir tip olması ve dolayısıyla pek bir kendini beğenmiş olması da itici bir durumdu. Sahnedeyken biraz seyredebildim ve bu elemanın ağzından duyduğum anonslar tüylerimi ürpertti, sanırım daha şımarık, daha terbiye yoksunu bir adam izlememiştim o güne kadar. Ben o uyuzlukla röportaja gittim konser sonrası, 2-3 soru soracağımızı, çok kısa süreceğini söylemiştik de öyle kabul etmişti. “Ben bilirim, hep öyle denir sonra uzar!” dedi, uzamayacağına ikna ettik de öyle lütfetti. Yanına oturdum, tanıştık. Bana “Merhaba, ben Ville” dedi, ben “Ne, Mille mi?” diye sorunca bu bir şaşırdı önce, sonra “Hayır, Ville!!!” diye üstüne basarak tekrarladı ve nasıl olur da benim adımı bilmez şeklinde baktı! Neyse, soruları sorduk falan, röportaj bitti, sonra bir anda “Yeter, ben karımı arayacağım!” diye yerinden kalkıp gitmeye yeltendi, o arada bir kız imza/fotoğraf için geldi de yine lütfedip bunlar için de biraz zaman ayırdı, sonra ayrıldı oradan.

Ben daha sonra tekrar VIP Lounge’da bulunurken bir baktım aşağıda bazı fanlar güvenlik görevlilerine Ville’yi işaret edip “Noolur imzalatın bunları ona” diye ellerine poster falan tutuşturmaya çalışıyordu. Bunların bazılarını teslim aldım ben, götürdüm Ville’ye ve bazı die hard fanları için olduğunu söyledim, o da – bu sefer daha sakinleşmiş ve daha pozitif bir şekilde – imzalamaya koyuldu, diğer grup üyeleri de öyle. O arada ona “Elinde kalem varken şu pass’i de imzala bari” diyip kendi pass’imi uzattım. Evet, grubu dinlemiyorum ama artık bir rakınrol müzesine dönüşmekte olan evimdeki koleksiyona katkıda bulunsundu! Kendisi hakkında bilgi sahibi olmadığım halde imzasını almamı garip karşılayan (ki anlaşılır bir tavırdı bu) Ville ile aramızdaki buzlar şöyle eridi: imza atarken “Sanki umurundaymış gibi!” diye söylendi. Ben de “Evet, doğruyu söylemek gerekirse Sentenced dinlemem. Nasıl diyim, benim müziğim değil işte...” diye cevap verdim. “Bir bağ kuramıyorsun yani, öyle değil mi?” dedi, ben de “Evet, bana birşey hissettirmiyor” dedim. “Ben daha extreme metal dinliyorum, ama sert müzik yapmaya başlayın, o zaman sizi de dinlerim bak!” diye ekledim. Gülüştük falan, o da “Tamam, yaparız o zaman!” diyip dürüstlüğümü takdir ettiğini de belirtti. Biraz daha konuştuk orada, sonra artık sıkı bir el sıkışması ve samimi “cheers!” ve “kendine iyi bak”larla ayrıldık, daha doğrusu ben imzalanmış posterleri beklemekte olan fanlara götürdüm. O sırada başka bir kızcık bana yöneldi ve bir yerden koparılmış bir kağıt parçasına yazılmış bir aşk mesajı tutuşturdu elime ve bunu yine Ville’ye vermemi istedi...Ben onu adresine ulaştırdım, Ville de okuyup “Benim için çok şey ifade ediyor bu” diyerek onu çantasına koydu. Kızı bir daha görüp de bunu söyleyemedim ama belki buradan okur...

Yine bir takım koşuşturmalardan sonra tekrar VIP mekanına geldiğimde Destruction gelmişti!!! Cenk en büyük fanlarından biri olarak onlarla ilgilenecekti daha önce de belirttiğim gibi ve muhabbete dalmışlardı bile. Ben oraya vardığımda Schmier’e selam verip “Hatırladın mı?” diyince o da “Aaaa! Tabiiki!” şeklinde sıcak bir karşılamada bulundu. (Not: geçen geldiklerinde Cenk ve ben onların herşeyiyle ilgilenmiş ve rehberliklerini yapmıştık, onları Ankara’ya da götürmüştük ancak orada Schmier ve ben feci bir kavga etmiştik. Konu alacakları paraydı ve ben para kısmıyla bizim bir alakamızın olmadığını söylediğim halde Schmier sanki onları kandırmaya çalışıyormuşuz gibi algılamıştı olayı. Ben bağırıp çağırıp kapıları çarpıp çıkmıştım, sonra Mike “Bakma sen ona, Schmier çok çabuk sinirlenir, sizin bir suçunuz yok” demişti, daha sonra sarılıp öpüşüp barışmıştık falan...). Eski olayları anıp gülüştük, bu arada yeni davulcu Marc ile de tanıştık, o biraz daha sessiz sakin bir elemandı. Gitarist Mike ise hastaydı, o yüzden otelde kalmıştı. Muhabbete Amon Amarth tayfası da eklenmişti bu arada, kendi idolleri olan Destruction’un yanına gelmiş ve çeşitli turne ve konser anılarını tazelemeye başlamışlardı, çok eğlenceli bir sohbet oldu. Olavi o arada Mercyful Fate tişörtüme bakıp “Bu tişörtleri giyip giyip delirtiyorsun beni!” şeklinde takdirini belli etti.

Derken sıra U.D.O.ya geldi, hepimiz, Schmier ve Marc dahil, sahne kenarından ve önünden bu efsane adamı izlemeye koyulduk. En büyük fanı olmasam da eski Accept klasiklerini severim ve onları canlı dinlemek benim için çok eğlenceli oldu o gece. Ve işte o da bitti! Sahne arkasına gelen bir çift ısrarla bu gecenin bir anısı olarak Udo’dan kemerini istedilerse de o vermedi J...Yaşına rağmen hala bu kadar “metal” olan bu adamı takdir ettik, sonra da Cenk ve ben Destruction ile birlikte otele doğru yola koyulduk.

Acıkmıştık, yol üstünde bir yerde durup yemek ısmarladık Destruction tayfasına. Zaten bir tek üçü artı tur menejerleri vardı, o kadar da misafirperverlik olsundu! Özellikle Türk yemekleri istiyorlardı ve yedikleri herşeyi çok beğendiler, özellikle zeytinyağlı fasulyeyi! Turnedeyken yedikleri en kötü şeylerden falan konuştuk, ayrıca benim Almancamın kusursuz olduğunu da söyleyip hangi yörenin Almancasına daha yakın bir soundu olduğunu tartıştılar :). Ama en güzel hareket Schmier’in beni Wacken festivalinin davetli listesine koyacağını söylemesiydi. (Yakında bir “Wacken Report” ile karşınızda olacağım, bekleyin!) Bu jest beni çok onurlandırdı. Neyse, yemek bitti ve otele gittik.

Biz ertesi gün Destruction’dan daha erken Venue’ye gideceğimiz için otelde Schmier bize merchandise’larını teslim edecekti ve beraber fiyatlarını ayarlayacaktık. Önce odasına çıktı, sonra bana “giyin çabuk!” diye uyarıda bulunup gülerek odamıza geldi elinde koca çantasıyla. Önce tişörtler sayıldı, fiyatları belirlendi (mümkün olduğunca ucuz olmasına dikkat edildi), sonra da bana uzun kollu bir girlie, Cenk’e iki tişört hediye etti. Ben “Yaa ama ben parasını vermek isterim bunun, zaten alıcaktım!” diye protesto edince “Sıs ılan!” tarzında babacan bir cevap verdi bana :). İyi geceler de diledikten sonra bu gün de sona erdi.

Vader’in gelmemesinin yanısıra Marduk’un da iptal oması benim için bu günün en vahim olaylarıydı. Bir death ve black metal fanı olarak beni bugün için gerçekten heyecanlandıran yegane iki gruptan olmuştum. Bu moral bozucuydu. Ama ertesi gün daha Malevolent Creation ve Destruction var diye avunarak uykuya daldım...

Nihayet sabah oldu ve bu sefer kahvaltıyı kaçırmadık, hatta aksine Affliction elemanları ile birlikte gülmekten yerlerde yuvarlandığımız çok keyifli bir kahvaltı oldu bu. Sonra tabiiki ver elini Venue! Northern Lights’tan sonra Nu.Clear Dawn sıradaydı. Vokalistlerinin geçirdiği kaza dolayısıyla gelememiş olması üzücü bir talihsizlikti. Cenotaph’ı heyecanla bekliyordum, elemanlarla daha önceden VIP Lounge’da oturmuştuk zaten, insanüstü davulcu Cem ile eskileri, tanıştığımız zamanları, sonradan nedense kopuşumuzu konuşmuştuk. Tekrar bir arada olmak çok güzeldi ve benim dört gözle beklediğim performansları başladı. Çenelerimiz yere düştü Cem’i seyrederken, Cannibal Corpse’dan “Hammer Smashed Face”i çalmaları ise Cenk’le beni duygulandırdı (“bizim parçamız”dır da :)).

Yine kötü bir haber vardı: Malevolent Creation – Türkiye’deki terörden korktuğu için!!! – gelmiyordu. Pes dedim, sen o kadar death metal yap, sert çocuk geçin, ondan sonra kork! Moralim bozulmuştu yine, festivalde görmek istediğim beş gruptan sadece ikisini – Amon Amarth ve Destruction’u – görebilmiş olacaktım yani bittiğinde. Lanet olasıca cahiller diye söylenerek geçirdim günü. Oysa Mike ve Schmier’e sormuşlar daha önce Türkiye’yi, onlar da “İçiniz gayet rahat olsun, gidin oraya, hiç bir sorun yok!” diye ısrar etmişler ama demek ki fayda etmemiş.

Doro’yla tanışmak ise süper oldu. “İşte gerçekten heavy bir kadın!” diye düşündüm. Konuşurkenki ses tonundan ve vurgularından tut, tavrına ve görünümüne kadar herşeyiyle heavy metal’di ve kendime çok yakın hissettim onu bu haliyle! Ayrıca çok doğaldı, çok komplekssizdi. Taş gibi olduğunu da söylemeliyim! Bizimle ve başkalarıyla yaptığı röportajlarda da aynı sevimliliğini korudu, bir sürü imza da dağıttı özene bezene. “Metal sister”im daha sonra sahneye nasıl çıkacağına karar veremiyordu, bana sordu ne giyeceğini! “Sence böyle tişörtle mi çıkayım yoksa montla mı?” dedi, “Mont nasıl ki?” diye sordum. “Şöyle gayet metal birşey!” dedi ve giyip gösterdi, “Tamam, budur!” dedim, o da daha iyi olduğuna ikna oldu, sonra saçlarını yapmaya koyuldu, makyajını tazeledi ve söyleyeceği “All we are” için sahne aldı...

Bu arada Zak Stevens gelmişti, ayrıca Blaze de. Blaze ile tanıştık, ne yaptığımı falan sordu, sonra kendisine Türkçe öğretmemi istedi, kağıt kalem aldık ve masa başına geçtik, söylemek istediği cümleleri ben ona Türkçe söyledim, o da nasıl okunuyorsa kağıda yazdı, sonra bunları çalıştık biraz. Hatta yanına her gelene “Merhaba! Hep beraber!!” falan diyerek hemen öğrendiklerini insanlar üstünde denedi de!

Zak Stevens çok sevimli ve sempatikti, onunla röportaj yapmak çok zevkliydi ve çok da canayakın davrandı. Blaze’le röportajı Özgür’ün yapmasını rica ettim çünkü benim başka bir işe koşmam gerekiyordu. O da kabul etti sağolsun (ve boynunda günün daha erken saatlerinde beraberce yırtmış olduğumuz Catafalque Metehan’ın tişörtünden bir parçayı kolye yapmış biçimde!) Blaze’in ifadesini aldı.

Nihayet Destruction da sayıları tamamlanmış olarak geldi, Mike ile sarılıştık, gribi biraz hafiflemiş, kendisi biraz dinlenmişti. Hazırlıklar, muhabbetler, fotoğraflar derken sıra röportaja geldi. Bu tabii ki Cenk’in hakkıydı ve ben izlemekle yetindim. “Tipik bir Destruction fanını nasıl tanımlarsın?” sorusuna verdiği cevap aslında bizi tanımlıyordu: “Metal için yaşar!” Evet, kesinlikle öyleydik ve Destruction’u da öyle oldukları için bir kat daha fazla seviyorduk! Sonunda vakit geldi ve sahneye çıktılar. Beklediğimiz an sonunda gelmişti!! Öne koştuk, Cenk’in Destruction delisi olması onu bütün set’i sahnenin dibinden, Schmier’in tam önünden seyretmesine sebep oldu. Kankaları Schmier ve Mike da zaten onunla sık sık işaretleştiler, gülüştüler falan. Cenk orada delirirken ben hem onu seyrediyordum – çünkü onu hiç böyle görmemiştim :) - hem de kendim pek ondan geri kalmıyordum...ben de sahnenin, daha doğrusu gitar tanrısı Mike’ın tam önünde, photo pit’te Cenk’in yanında boynumu kökünden kopartmak istercesine azıyordum. Bağırıp çağırmaktan sesim falan da kısıldı ama ne diyim ki, kesinlikle değdi! Festivalin headliner’ı bizim için kesinlikle Destruction’du ve ortalığı yıkıp geçtiler. Schmier anonslarıyla da sempati topladı ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bu inanılmaz konser de bitti.

Paul Di’Anno’ya sıra geldiğinde Destruction elemanları da yine sahnenin kenarına yerleşip onu izlemeye koyuldular, Blaze de oradaydı. Ben bir ara aşırı yorgunluktan gidip Blaze’in yanındaki sandalye’ye “Ayh, ölüyorum!” diye yığıldım. O da sırtımı bir süre ovuşturduktan sonra şöyle bir şansını denedi: “Eeee, bir erkek arkadaşın var dimi?...”dedi, ben de Cenk’i işaret edip “Evet, şuradaki iri adam!” diye şüphe bırakmadım bu konuda. “Hmmm...peki bir kız kardeşin yok mu? Ya da single kız arkadaşların falan?” diye devam etti. “Kız kardeşim yok, ayrıca bütün arkadaşlarım da erkek zaten!” diye cevap vererek benden ümidi kesmesine yol açtım. Sonra Paul ile birlikte düet yapmak için sahne aldı zaten ve biz sahne önüne giderek coşkuyla bu “dünyada ilk” olayı izledik.

Daha sonra Destruction’un meet and greet’ini yaptırdık, orada yine hem arkadaşlarla muhabbet, hem arada onu-bunu imzalatmaca’ya yardım ettim, fanların en çılgını olan Orhan’a baget falan tedarik ettim. O iş de bitince artık VIP Lounge’a geçip oturduk. Delikasap tayfası olarak Destruction ile röportaj yapacaktık ama Schmier konserin tamamını birilerinin kaydetmiş olduğunu öğrendiğinden çok sinirliydi, biz de sakinleşmesini bekledik. Schmier’in agresifliği ve çabuk köpürmesi dillere destandır zaten, nitekim bağırdı çağırdı, yumruğunu masalara vurdu falan (bütün bunları Mike gayet sakin ve alışkın bir şekilde karşıladı) ve sonunda sakinleşti, herşey yoluna girdi.

Delikasap olarak biz de röportajı yapmak yerine sadece bir “aile fotoğrafı” çektirdik, ne de olsa “Mad Butcher” ile isim babalarımızdı onlar. Bir de Paul Di’Anno ile resim çektirdim, biraz da sohbet ettik. Bu gece ilk kez gerçekleşen Blaze ile düetin aynı zamanda son da olacağını söylüyordu. “Blaze’e teklifi biz götürdük, o naz yaptı...Ulan, Blaze kim??? Kim oluyor??? O bir rock star olmaya çalışıyor ama boşuna!” diye tepkisini dile getirdi. Bunun dışında çok hoşsohbetti. Murat zaten bin saat konuştu onunla, sanırım ben bu satırları yazarken o da bunun hakkında birşeyler kaleme alıyordur.

Artık festival bitmişti, inanamıyorduk. Bu üç günü nasıl geçireceğiz acaba diye merak ederken gelip geçmişti bile. Pentagram da bitmişti, herkes toplanıyordu yavaş yavaş, vedalaşmalar başladı ve biz de yorgun ama mutlu bir şekilde bizi otele götürecek olan servise bindik çeşitli grup elemanlarıyla beraber. Blaze’in basçısı komiklikler yaparken Schmier bize içmekte olduğu rus votkasından ikram etti, Mike ise fenaydı, gitti kustu geldi, sonra yola çıktık.

Otelde önce parti devam etsin mi muhabbeti oldu ama benim yatacağım kesindi, daha parti marti düşünecek halim yoktu. Nitekim herkes de ölmek üzere olduğu için vazgeçildi, yatmaya gidildi.

Ertesi sabah kahvaltıda yine Affliction ile beraberdik, sonra Mike da bize katıldı. Mike’ın acaip derecede kitap kurdu olmasından dolayı sohbet bir süre edebiyat üzerine döndü. Çok gülüp eğlendiğimiz bu kahvaltıdan sonra lobide buluştuk, Cenk ve ben Destruction’u havaalanına götürecektik.

Herkesle vedalaşırken gece otelde parti yapan tek ekibin roadie’lerle beraber Angel’in olduğunu öğrendik...Roadie’lerden biri olan Danny (Klupp, eski Haggard elemanı) acaip şeyler anlattı ama burada aktarabileceğim gibi değil maalesef! :P

Otelden check out’umuzu yaptık, servisimize bindik ve Destruction ile yola çıktık. Yolda bir benzinciden bira aldık. “Sabah sabah nasıl içiyorsunuz?” diye merak etsek de Alman oldukları için bunun normal olduğunu, hem akşamdan kalma durumuna ve başağrısına iyi geldiğini söylediler. Yolda filmlerden konuştuk, “Dünyayı Kurtaran Adam”ı anlattık onlara, hastası oldular! J Onun dışında Schmier’in garip dizaynlı saatini sordum ona, bir yerde görmüş ve “Aha işte tam bir metalci saati!” diye almış! (Hastasıyım bunların metalciliğinin – aynı biz!!! :)) Mike’ın da en iyi arkadaşının bir Türk olduğunu öğrendik bu arada. Resmen bebe oldukları dönemden beri tanışıyorlarmış, hatta o çocuk Almanya’ya yeni taşındıklarında Mike’la top oynarken falan öğrenmiş Almanca’yı!

Ve havaalanı: önce girişte herkes habire öttü tabii, botlarımızı falan bile çıkarıp öyle geçtik ancak içeri. Bir ara tırnak makası sorun yarattıysa da o da halledildi ve bagajları vermeye gittik. Oradaki görevli eski metalci çıktı! Onunla konuştuktan sonra yemek yemeğe çıktık. Burada uzun ve keyifli bir yemek ve sohbetten sonra da artık ayrılma vakti gelmişti. Pasaport kontrol’ün önünde son birkaç resim çektik, sarıldık öpüştük ve uğurladık elemanları.

Evime döndüğüme inanamıyordum – kaç günlük yorgunluk, stres, uykusuzluk ve gürültüden sonra ev bana fazlasıyla sessiz ve sakin geldi. Bu yüzden beni ancak Wacken paklar diyip çantamı hazırlamaya gidiyorum – ve hepinize “Stay heavy!” diyorum!!!

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder