20 Kasım 2009 Cuma

Igor Cavalera ile muhabbet

2005 tarihli bir Deli Kasap Yazısı:

Sepultura konseri sonrası notları (nasıl başlıksa bu)

(Bu arada bu yazı iki bilgisayarda yazılmıştır, birinin Türkçe karakterlerinin nereden çıktığını bilmediğim için yarısı normal, yarısı bozuktur. Naapiim teknolojiyle ilgilenmiyorum. Olsun, King de ilgilenmiyo! :) Sanki çok önemli, allalla. Okuyun işte böyle!!!)
Uzun zamandır birsey yazmadım, yazasım yoktu...Daha yılbaşı Destruction partisini filan anlatacağım güya...neyse, bir ara yaparım belki nostalji tadı içinde...simdi sadece yapacak işim yokken ve tazeyken biraz Sepultura anlatasım geldi.
Konserle ilgili anlatacak birşeyim yok pek. Zaten oradaydınız, nasıl olduğunu, ne çalındığını biliyorsunuz. Ses çok kötüydü, hiçbirsey anlaşılmadı, ben de madem müzikten birşey anlamayacağız bari öne gidip ölüm kalım savaşı vererek meşguliyet yaratalım kendimize diyip yanımdaki Catafalque Alper’in „öne mi gitsek“ düşüncesine atladım hemen. Kalabalığı yara yara ikinci sıraya kadar vardık. Bu ortamda yaşam mücadelesi, aylardır morbid morbid dolaşan bana ilaç gibi geldi. „Sanırım küçük parmağım kopacak birazdan. Aaa kopmadı. Vay be ne dayanıklıymış bunlar meğer“, „Dur kafamın üstünden şu eleman da geçsin, birazdan nefes alırım herhalde yine“, „Burnum kırıldı mı? Aaa kırılmamış“ falan diye vakit geçirirken çok eğlendim, yaşadığımı hissettim. Uzun zamandır moshpit’e girmemiştim, iyi geldi. Ara sıra dalgalanan kalabalığın içinden döne döne gelen tanıdık yüzlerle karşılaşıp „ooo naaber yaa“ diyip sonra yine ayrı düşüyorduk. Bu arada testosteron yüklü bu ortamda nereye dönsem terli ve yarı çıplak erkek bedenleri ve kesif bir ter kokusu, arada da ben vardım tek dişi olarak. Alper’e, kendi can güvenliğini hiçe sayarak kendini bana siper ettiği için buradan cok tesekkürler! ;) Sonra bir pogo dalgası ile arkalara atılmış bulduk kendimizi. „Aa oksijen buldum burda!“ diye sevindik, orada kaldık. Tabi coşmuş bünye bir kere, dur durak bilmez. Özgür’lerle (Soul Sacrifice) pogoya devam ettik (yumuşacık göbeğinden sekmeyi cok seviyorum boing diye). Sonra konser bitmiş.
Ben sanki denize girmis cikmisim gibi su icindeydim. Eve gittim dus aldim, ertesi sabah da cürük ve agri icindeki bedenimi 3,5 saatlik bir uykuyla okula sürükleyip ders verdim bi de. Zevkliydi! („Hoca pogoya girmis!“ gibi yorumlara da cok gülüyorum bu arada. Cocuum, sen daha „dur su dolaba kadar sürüniim de kendimi ona tutunarak yukari cekiim, süpermis olm ayaa kalkmak“ seklinde takilirken biz pogodaydik yavrucuum! Kendimizi bilelim biraz!)
Neyse ya ne anlatiyordum...ha, bu benim cok uzuun zamandir calisan olarak degil, sadece seyirci (halk, sade vatandas) olarak seyrettigim ilk konserdi. Bu tuhaf duyguyu doya doya yasadim, „dur suraya kosmam lazim simdi de“ demeden arkadaslarimla muhabbet edebildim istedigim kadar. Ne güzelmis! Unutmusum! :) (ukala) Bilet falan almak ne garipmis. (simarik!) Sakliyorum evde. :P
Ve aslinda bu seferki Sepul macerasi da orada bitecekti benim icin, ta ki dün yukarida bahsi gecen derslerden sonra servisi bekleyip eve gidip yatmayi planlarken, grubun rehberi olan Erdem arayıncaya kadar. Istiklalde Igor’la alisveristeydiler, ben de katildim onlara. Beni daha önceki gelislerinden (o zaman rehberleri ve basin toplantisindaki tercümanlari bendim) taniyordu zaten. Puma magazasina baktik önce. Sonra da Taksim Anit Büfe’de yemek yedik beraber. Sonra otelin lobisinde Kapalicarsi’dan dönmüs olan ve yemekte olan digerlerini bekledik.
Esas anlatacaklarim aslinda Igor’la olan bu muhabbetler (yuh, giris bölümüne gel!). Gecen sefer en cok muhabbetim Derrick’le olmustu, o yüzden Igor’la uzun uzun konusmanin zevkini cikardim bu sefer, paylasmak isterim.
Söyle kisa kisa notlar halinde mi yazsam naapsam...dur bakiim nasil olcak:

Seyda (bundan sonra S olarak anilacaktir): Hadi yaa yeni albüm cikarin artik. Var mi yeni parcalar?
Igor (bundan böyle I olarak anilacaktir): Var var, cikarcaz yakinda. Yarin Dubai’de bir festivalde calicaz (ilk kez oraya gidiyoruz, cok heyecan verici! Burj el Arab’da kalmak istemezdim ama, bi su bile icmeye korkarsin orda yaa, yüz dolar falandir herhalde!), sonra eve dönüyoz, caliscaz!

S: Max’la araniz iyi mi?
I: Iyi, gayet kardesce. Araya isi karistirmayinca sorun olmuyor.

S: Aaa, bakiim, ne güzel Emily the Strange cantasi!
I: Evet, kiz arkadasima aldim, cok seviyo!
S: Baska neler aldin? Müzik buldun mu?
I: Evet, Türkce rap albümleri aldim, Ceza ve Barikat. Yabanci dilde rap dinlemeyi cok seviyorum.
S: Hmmm...neyse! Sepultura’nin müzigini etkilemesin de...
I: Yok yaw, Andreas da bisürü klasik dinliyo ama Sepultura’nin müzigine yansitmiyor bunu.

S: Misfits küpelerinin hastasi kaldim, nereden buluyorsun böyle seyleri?
I: Almanya’da bir Tattoo Convention’da bulmustum, süper dimi?
S: Cok kiskandim. Hastasiyim Misfits’in. Tabiiki özellikle Danzig’li döneminin.
I: Eh tabii ki.
(Misfits sirt cantasi da var elemanin, fanin biri vermis ona, süperdi!)

S: Yaa seni görecegimi bilseydim Alman Tattoo dergimi getirirdim. Dövmeci bir arkadasim getirmemi istemisti, tabi icinden Igor Cavalera Special cikinca vermedim! :) Hala duruyor evde.
I: Hadi yaa!!! Çekimi hatirliyorum ama dergiyi hic görmedim!

S: (Tavuk dürümünün yarisini Igor’a vererek paylasir) Nasil?
I: Süpermis! (Sonra da Iskender’inin yarisindan ekmek arasi yaparak bir porsiyon yemekten iki adet yaratir) Ama boyut bana az gelirdi. Doymuyorum!
S: Normal, davulcusun...

Dil bilenlere özel not: S, I ve Erdem (on saat Ingilizce’de Nar meyvesinin adini hatirlamaya calisirlar, bulamazlar. Brezilya’da bir sene bulunmus olan Erdem ve Igor ülke meyvelerinin güzelliklerinden bahsederken S’nin aklina ayni muhabbeti yilbasinda Destruction’la da yaptigi ve Schmier’in Almanca “Granatapfel”i Ingilizce’ye “Ammunition Apple” olarak cevirdigi gelir, icinden güler, bunu da burada niye anlatir bilinmez).

Konu Metallica’nin yeni DVD’sine ve dolayisiyla grubun kendisine gelir.
S: Hastasıyım Saint Anger’in. Başta sevmemiştim ama sonra çok acaip geldi. Davulun tangırtılı soundu, hiç gitar solosu olmaması ve albümdeki genel agresiflik çok underground ve aynı zamanda çok da yenilikçi geldi bana.
Erdem: Ben sevmiyom! Eskileri seviyorum sadece.
S: Tamam, onlar benim de esas favorilerim, o Load/Reload dönemini falan ben de sevmem (tek tük parçalar hariç) ama St.Anger’e şans ver bence.
I: Ben Metallica fanı olmadım hiçbir zaman.
S: Ben Rob Trujillo’ya gıcığım. Caaanım Jason’un yerine geldi, üstelik sahnede goril gibi hareket ediyor.
I: Öyle mi?
S: Arkadaşın mı?
I: Kankam. Ama onun hakkında istediğini düşün tabii, nolcak ki...
S: Iğğğğ...eağğğ...tamam da kıl oluyorum işte yine de! Jason’u seviyoduk biz!

Bir şekilde konu Dimebag’e döner.
S: Okudunuz mu, Dime’ın ölümünden sonra Dave Mustaine kavgalı olduğu eski grup arkadaşlarına çağrıda bulundu, „Bu olay gözümü açtı, 20 yıldır süren kavgaları bitirmek istiyorum, Metallica elemanları lütfen bana ulaşın“ dedi.
Bunun üzerine Dave’in ne kadar egzantrik bir kişilik olduğu konuşulmaya başlandı. Ben Dave’le aramda geçen muhabbetleri anlattım, sonra da Igor şunu anlattı:
I: Mike Patton çok yakın kankamdır. Bir gün bir festivalde oturmuş bir elemanla muhabbet ediyormuş. Birden Dave Mustaine gelmiş, oturdukları masaya oturmuş, muhabbete dahil olmak istemiş. O an Mike ona bakıp „Eeee, sen kimsin?“ diyince Dave tanınmadığına inanamayarak „Dave!?!“ demiş. Mike da „Hmmm, peki“ diyip muhabbetine kaldığı yerden devam edince Dave kalakalmış.
Ben Mike Patton’dan devam ettim:
S: Mike kankansa başından geçen stalker’lık olayından da haberin vardır dimi? (Igor az çok biliyordu, biraz daha anlattım. Olay bir Türk kızıyla ilgili zira...ismi lazım değil, bizde kalsın.)
I: Çok garip! Ama oluyor bazen bunlar. Kardeşime de kanla yazılmış mektuplar geliyordu bir ara sürekli, ama cevap vermeyi kesti ve mektupları da polise verdi, ondan beridir olmuyor.

Otelde lobide yayılmış takılırken muhabbet daha kişiselleşti, aile, kız arkadaş falana döndü. Bize küçük kızıyla ilgili şunları anlattı:
I: Şu an yedi yaşında. Geçenlerde okuldan geldi dedi ki „Baba, neden okula gitmek zorundayım?“ Ben de orada gerekli şeyler öğreneceğini filan anlattım. Ama ikna olmadı, „Ben bunlarla ilgilenmiyorum ki ama, neden teletransportasyonu falan öğretmiyorlar bize?“ diye sorunca ben afalladım kaldım! Neyse ki sonra „Eeee, önce okuldaki temel şeyleri öğrenicen ki sonra bunları öğrenebilesin“ diyerek inandırdım onu. Ama gittikten sonra „Off, bu sefer de sıyırdık!“ diye iç geçirdim!
S: Yandın sen, daha yedi yaşında bunları soruyorsa sonra neye dönüşecek bu acaba!?
I: Yaa ne biliim, çok zeki. Herhalde ona „Bırak bana soru sormayı, ben sadece bir davulcuyum, git öğren de gel SEN bana bişiler öğret!“ diycem ileride...

Bu arada çocuklarının annesinden ayrı ama istediği zaman çocuklarıyla görüşüyor. Bir de kız arkadaşı var (fotoğrafını gösterttim, bildiğiniz klasik Brezilya güzeli gibi görünüyordu, pek hoş), sanat müzesinde çalışıyor, engellilere filan da workshoplar veriyor orada. Kıskançlıktan bahsetti, kız arkadaşına güvenmediğinden değil, etraftaki insanlardan fena halde kıllandığı için hissediyormuş bunu. „Bazıları hiç umursamıyor erkek arkadaşı var mı yok mu diye, o zaman onları akıllandıracak tek şeyin temiz bir dayak olduğuna inanıyorum!“ dedi. Kıskançlığın azı karar çoğu zarar fikrinde karar kıldık ama konu uzadı tabii Erdem de kendi fikirleriyle katkıda bulununca ve ben Türk erkeklerinin özelliklerini Igor’a biir bir sayınca! Erdem „Hayır, Türkler değil bütün erkekler öyle!“ diye savunmaya geçse de ben hiç ikna olmadım. (Savunulacak şeyler değil zaten! Neyse, konumuz bu diil!)

Kız arkadaşının ve kendisinin yaptıkları çıkartmalardan da verdi bize. Kendi yaptığında bir Pentagram var, ortasında takkeli bir adam resmi ve etrafında „No és muerto“ (= ölü olmayan/ölümsüz şeklinde çevirdi) yazıyor. Ne anlatmak istediğini sordum, „Hiiç, düşündürmek istedim“ diye yanıtladı. Düşünüyorum ben hala...

Yanında taşıdığı Vinyl case’in içindekileri de gösterdi bize. Grandmaster Flash plakları, Run DMC falan...“Tüh rezil, bi de metalci olacak!“ diye düşünsem de „Aaa ne hoş, seksenler ehehe...“ filan diyerek tepkimi belli etmedim. Ayıp, misafir o. :)

Sonra bir anda haber geldi, grup hazir havaalanina gitmek icin diye. Biz de toparlanip onlarin oldugu diger otelin önüne dogru gittik, minibüse yerlesmekteydiler. Derrick beni taa uzaktan görüp el salladi minibüsün icinden, “Vay!” dedim, “Harbi cocukmus, unutmamis!”. Minibüse bindim, muhabbet ettik biraz. Bu sefer biraz Istanbulu gezebildikleri icin mutluydu ama soundun kötü olmasina da üzülmüstü. Ondan bundan konusurken gitme vakitleri geldi. Vedalastik, eve gittim. Budur.

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder