19 Nisan 2010 Pazartesi

Yolculuk nereye?


Güzel geçen bir haftasonuydu. Cumartesi taşkınlık dolu oldschool bir Dorock gecesi yaşadıktan sonra - (Münir! Boşa para veriyoruz diyorum!! Hiçbişi olmuyo!!! :P ) - Gülhan ve Tanju Can çiftinin evinde kaldık Hakan ve Sezin güzelleri ile birlikte. www.haykotube.com cicilerinin bana getirdiği kocaman çiçek buketini suya koyduktan sonra hoppacık diye son zamanların en zevkli uykularından birine daldım.

Ertesi sabah Peter Steele'i rahmetle andığımız, October Rust eşliğindeki mükellef bir pazar kahvaltısının ardından Gülhan'cığımla balkonda kahve içme outfit'imi anlatmak istiyorum: ponponlu çoraplarım, çizgili şortum, Pirate Girl baskılı tişörtüm ve hepsinin üzerine deri motorcu yeleğim! Böyle de rakınrol bi insanım sabah kahvesi esnasında bile - cehennem evet!!!:)

Derken Yeşilköy sahilde bulduk kendimizi. Golden Retriever'ların en tatlısı Herkül Can diğer köpüşlerin her biriyle tek tek tanışmayı ihmal etmedi. "Add a friend" hadisesinde tavan yaptı herif!! Yalnız Kangal köpüşünün arkasından havlayıp artislik yapmak için önce geçip uzaklaşmasını beklemesi de efsane bir enstantane oldu.

Yeşilköy sahil saçma derecede Teletabi bir ortamdı. Böyle herkes bi mutlu, bi çocuk sesleri, bi koşturan köpekler, bi pespembe erguvanlar, masmavi gökyüzünde uçurtmalar. Noluyo dedik, alternatif bi evrene mi geçtik nedir? Bu volkanların patladığı, depremlerin ardının arkasının kesilmediği dünya değildi sanki. Klip çekimi olmasındı? Bak kıllandım şimdi!

(Bu arada ikibinon yılındayız ve hala yanardağ falan patlıyor ya, şaka gibiyiz ya kendimizi çok güvende, çok ileri filan zannettiğimiz için, buna çok gülüyorum ben.)

Akşam, yengesi olduğum insan yavrusu tam bir yıldır bu dünyada var diye onu kutlamaya gittim. Leziz pastalar, kayın-ailemin sevgili fertleriyle muhabbet derken artık da haftasonunu noktalama vakti geliyordu. Eve gidildi yatıldı netekim.

Hayat yolculuğumun bu durağını da böyle geçtik. Bakalım buradan nereye çufçufluyoruz...
Yol arkadaşlarıma teşekkürler, kucaklar, öpükler!!!

16 Nisan 2010 Cuma

In-to-the-pit!!! INTO THE PIT!


Şu ana kadar bu blog'a yüklediğim yazıların aksine bu eski bir yazı değildir. Şu an taptaze oluşmakta olan bir günlük yazısıdır kendileri.

Bunca zamandır şu blog'u düzenleme fikri var kafamda. Bütün yazılarımı tek bir adreste toplama isteği, yükseleni Başak olan bir insanın düzen intizam takıntısı...ama vakit ve enerji ayıramıyorum bir türlü. Ancak yavaş yavaş toparlamaya başladım gibi. Tabii ki teknoloji sevmeyen bir insan olarak fotoğraf yüklemeye filan da yeni başladım daha.

Fakat konumuz bu değil. Esas diyeceğim şu ki SAHALARA GERİ DÖNDÜM sayın seyirciler!!! Uzun bir ayrılıktan sonra, neredeyse bir yıldır uğramadığım Dorock'a gittim geçen Cumartesi, ve yarın yine gitmekte hiçbir beis görmüyorum üstelik!!

Herşey çarpık, herşey ters, herşey acaipken insan biraz normallik, aşinalık arıyor hayatında. Hayatımızın çapası, bizi yerimizde ve sağlam tutan şey, dalgalara kapılıp sürüklenmekten, batmaktan kurtaran şey nedir hayatımızda? İş mi? Para mı? Başarı mı? Asla. Ailedir! Sadece kan bağından değil, seçilmiş ailemizden - eşimiz ve dostlarımızdan bahsediyorum.

Bu sebeple attım kendimi dışarıya, özlediğim arkadaşlarımı görmeye. İkinci adresime gittim. Örümcek bağlamış her yeri, güzel bir bahar temizliği yaptım!

GODDESS is back!

Rock the Nations Festival I



29 HAZİRAN 2003, PAZAR

ROCK THE NATIONS FESTIVAL

Dio'nun rehberi olmam istendi. Süper! Onunla ilgilenmek ilginç olacaktı, müziği "benim müziğim" olmasa da... Koskoca Ronnie James efsanesi! Yine de "keşke Kreator olsaydı" diye düşünmeden edemedim. Esas adamlarım onlardı! "Neyse, dur bakalım" diyerek 28 Haziran C.tesi günü öğlen saatlerinde otele gittim. Dio'yu havaalanında karşılayacaktım.

Otelde Emre (Alkoç) ile muhabbet ederken acaip bir çift çıkageldi, tam anlamıyla "oha"ydılar. Kız sarışın, uzun boylu, full dövmeliydi. Kocası piercing'li, yine komple dövme kaplı, acaip kaslı iriyarı bir herifti. Tanışır tanışmaz çok canayakın davranan bu iki Alman, Rolf ve Petra, Almanya'da Amazon Tattoo isimli dükkanın sahipleriydiler. (İlgilenenler web sitelerine baksın –İstanbul'da da bir dükkan açacaklar ve her 3 ayda bir, bir aylığına gelecekler). Rolf aynı zamanda 3 kez Thai Box Avrupa Şampiyonu olmuş bir herif. Peki kimdi bu kişiler? Megalomaniax Kader'in arkadaşlarıydılar. Söz konusu kişiyle Asafated partide kaynaşmıştık, şimdi tekrar karşılaşmaktan dolayı mutluyduk. Yanında iki arkadaş daha getirmişti: basçısı Andi ve Rock am Ring festivalini yapan kız Julia. Bu renkli topluluk Kapalıçarşı filan gezmek istediler ve "aaa, valla sensiz olmaz" diyip Emre'ye birlikte beni de aldılar yanlarına. Bu durumda Dio'yu karşılama işi başka arkadaşlara devredildi ister istemez.

Otele döndüğümüzde Ronnie James, karısı Wendy ve tüm grup elemanları barda takılıyordu. Ne minik bir adamdı Dio, ama ne kadar "baba"ydı aynı zamanda. Etkileyici konuşma tonuyla Türkiye'de kadının konumu hakkında binbir soru sordu bana. Karısı Wendy de bu muhabbete katıldı, çünkü Amerika'da Türk arkadaşları ona "Türkiye'de kollarını örtmelisin" demişler, o da sıcakta bir tünik giymişti üzerine bu sebeple. Bu arada habire foto ve imza isteyen fanlarına (bizler ve oteli bulan 5-6 kişi daha) "Of course, I sign everything!" diyerek sonsuz bir sabırla yaklaşan Dio'yu bu mütevazi tavrı konusunda takdir ettim. "Fanlarıma çok önem veririm, herşeyi onlara boruçluyum" diye yanıt verdi. Rock star tavırlarından çok uzaktı.

Barda bu arada Kader ve arkadaşlarıyla birlikte Kreator'da belirmişti. Mille'yi sabah otelden apar topar çıkıp gezinmeye giderken uzaktan görmüştüm. Şimdi benim olduğum tarafa doğru geliyordu. "Selam, seninle 1998'deki konserinizde tanışmıştık. Hatırlarsan uzun uzun Türkiye'nin sağlık sistemini konuşmuştuk" diye konuya girip kısa bir duraksama yaşattım Thrash tanrısına. Hemen ekledim "O gün çektirdiğimiz fotoğraf rezaletti, ikimiz de berbat çıkmışız, yeni bir foto istiyorum" diye. "Aaaa, niye kötü çıkmış ki?" oldu ve yenisini hemen orada gerçekleştirdik.

Esas ilginç olan, Mille'nin Dio'yla tanışmak için saygılı bir tavırla konuşmasının bitmesini beklemesiydi. Sonra utangaç bir fan edasıyla gidip elini sıktı, konuşmaya başladılar, bütün bu süre içerisinde Thrash titanı Mille çekingen bir öğrenci gibiydi. Çok sevimli, çok insancıl bir sahneydi.

Bar muhabbeti oldukça uzun sürdü. Bu arada tanıdık başka bir yüzle daha karşılaştım. King Diamond'la daha önce Türkiye'ye gelmiş olan roadie, Niklas, Dio'yla gelmişti. Benim için KD'nin ne demek olduğunu bilenler bu karşılaşmadan da ziyadesiyle mutlu olduğumu tahmin edebilirler.

Yemek vakti geldi, Akşam yemeğini yemek için gittiğimiz restorana Rotting Christ yerleşmişti bile. Beni gören RC davulcusu bana el salladı (geçen gelişlerinde de "Seni tanıyorum!" demişti – "Ya, bunu benim demem gerekmez miydi?" diye düşünmüştüm o zaman bile. Yani ne bileyim, normalde öyledir ya... Sanki Rock Star olan benmişim gibi. Güzel duygu ama!). Sakis'teydi bu sefer sıra: "Hey, I know you!" demez mi?!! "Ben de seni tanıyorum" diyip Emre'lerle onların masaya yerleştim.

İlerleyen saatlerde Mille geldi benimle oturmaya. Müzikten konuştuk bir süre. "King Diamond'a ölüyorum" dedim, "Kim sevmez ki zaten onu" diyip yüz puan aldı. (Ben King Diamond muhabbetini affetmeyip Nick Holmes'a da yapmıştım. O da zamanında dinlermiş ama Mercyful Fate'de daha çok hoşlanırmış).

Sonra sosyopolitik konulara kaydık. Türkiye'nin Avrupa Birliği yönündeki çalışmaları ve son durumun ne olduğu ilgisini çekiyordu. Hala kan davalarının güdülmesi gibi faktörlerden bahsetti. "Euro bizi mahvetti, sizin de ekonominizi altüst edecektir" dedi.

Bu arada ben Kreator'la ilgilenen kişi oldum doğal "bağ"larımızdan dolayı. Gerektiğinde Dio ile de ilgilenecektim ama.

Yemekten sonra Kemancı'ya gidilecekti. Kreator'la minibüse binip yola çıktık. Yolda Mille'nin enteresan muhabbeti devam etti.

Kemancı'ya vardığımızda bir kargaşa yaşandı. Eleman nefes alabilsin diye Mille'yi üzerine atlayan, sarılıp öpen kalabalığın arasından mümkün olduğunca çabuk sıyırıp barın arkasına götürdük. Ancak burada da fanlarının hücumuna uğradı. İmza ve fotoğraf faslı biraz abartıldı desem yanlış olmaz herhalde. Normalde son derece sakin ve anlayışlı, cool ve herşeyi alttan alan bir tavır sergileyen Mille bir yerden sonra hafiften tedirgin olmaya başladı. Üzerindeki bakışlardan dolayı " hadi dışarı çıkalım" dedi. DJ kabininin yanına gittik, orada şundan bundan konuşurken yine saniye rahat vermedi kimse. Hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibi hissetmeye başladı kendini bir noktadan sonra, fanlarını çok seviyordu, ilgilenmelerinden dolayı çok mutluydu ama sürekli izleniyor, öpülüyor, çekiştiriliyor, duvara sıkıştırılıyor olmak –tam da birşey konuşmakta olduğu hiçe sayılarak – herhalde herkesi biraz huzursuz eder. Bu sebeple mekan değiştirmeye karar verdik. Ex-Bronx'a gidip çatı katına çıktık. Solumda sevgilim Cenk (Turanlı), Ventor'la muhabbet ediyordu. Ben ise bütün gece sağımdaki Mille'yle özellikle ilişkiler hakkında konuştum. Bu konudaki fikirlerimiz çok benzeşiyordu, başımdan bir evlilik geçmiş olması ise çok ilgisini çekti, bu konuda birçok soru sordu bana. Sonra kendi ayrıldığı kız arkadaşını anlattı bana, ayrılma sebeplerini, nasıl bunları uzun bir süre görmezden geldiğini, insanın bazı kabullenmek istemediği şeylere nasıl kılıf uydurduğunu filan. Modern insanın, kadın olsun, erkek olsun, nasıl duygusal açmazlar, çelişkiler yaşadığını konuştuk. Çok samimiydi, benim açımdan çok ilginç bir geceydi. Uyuşturucu konusunda da hemfikir oluşumuz (kesinlikle karşı olmak yönünde) ayrı bir güzellikti tabii.

Daha sonra herkes yatmaya gitti. Ne de olsa ertesi gün ilk Rock festivalimiz gerçekleşecekti!

Sabah tekrar otele gittim. Dio'nun elemanları ortalıkta takılıyordu. Çağlar (Neçelik) arkadaşımızla birlikte Simon Wright ve Jimmy Bain'le oturduk, kahve içildi. Klavyeci de bir ara bizleydi. Bir "strip bar" ziyareti iyi olurdu dediler ama bunun pek mümkün olmadığını anlattık bir şekilde... Çok tatlı ve kibardılar aslında, hiç yakıştıramadım valla, cık cık cık...

Bazı teknik aksaklıkları haber aldıkça tedirginliğimiz artıyordu – konser gecikecekti belli ki. Bunun olmaması için gün boyunca herkes insanüstü bir çalışma sergiledi. Bu sebeple gerginlik bütün gün had safhadaydı. Konseri izleyenler bunun farkına varmamıştır ama sahne arkasında yaşananlar adamda sağlam sinir bırakmayacak cinstendi.

Mille uyandı sonunda, lobide "başbaşa" kahve içerken sürekli sağ kaşındaki piercing'i çekiştirmesi bir yerden sonra gözüme takıldı, "Oynamasana şu piercing'inle!" diye kızdım, azarlanmayı beklemiyordu, güldü, uslu bir çocuk gibi çekti elini. Sonra onu ve crew'dan Frank'ı alıp bir balık restoranına götürdüm. Ben ise kısa bir süre oturup otele döndüm çünkü Dio, Wendy ve Julia ile alışverişe gidilecekti!

Pazar günü olmasından dolayı her yer kapalıydı ama sonunda açık bir "Bazaar" bulduk. Dio ve Wendy üzerinde Mevlevî motifleri olan papirüsler beğendiler ve birkaç tane satın aldılar. Bu arada ben otele dönme ve oradan Venue'ye gitme planları yapıyordum. Dio'yu bodyguard'ı ve Emre (Çapar)la bırakıp Rotting Christ elemanları ve Özgür arkadaşımızla birlikte minibüse binip mekana gittim. Ortalık süperdi, aklım kaldı, ama bin türlü sorun çözülmeyi bekliyordu, eğlenmeye vaktim yoktu! Gidip Kreator'u getirmem gerekiyordu, hatta aceleden yıllardır görmediğim çok sevgili bir dostumla bile doğru düzgün konuşamadan yine otele döndüm.

Otelde Dio ve Wendy'nin diğer yüzüyle karşılaştım. O iki dünya tatlısı insan sahne alış saatinin gecikmesi ihtimali üzerine son derece katı, profesyonel bir havaya bürünmüş, şartlarını sıralıyorlardı bize. Ortamı biraz yumuşattım ve gerekli konularda anlaştık. Bu arada Wendy bana "Merak etme, Dio fanlarını hayal kırıklığına uğratacak bir şeyi asla yapmaz" garantisi verdi.

Kreator'u toplayıp tekrar minibüse bindim. (Bu arada Opeth de gelmişti, otele yerleşmişti. Biraz laflamıştık ve Venue'ye gitmişlerdi.) Yolda yanımda oturan Mille'yle filmlerden konuşuyorduk, konu Matrix Reloaded'dan açıldı. Mille filmi çok sevmemiş, "anlamak için belki birkaç kez daha seyretmem gerekir" diyordu. Oradan tam bir Matrix uzmanı diyebileceğimiz Ventor dahil oldu konuya ve filmi en ince ayrıntısına kadar yorumladı. Bu arada Mille'nin Yılmaz Güney ve Akif Pirinçci hayranı olduğunu da belirteyim.

Venue'ye vardığımızda yine başımı kaşıyacak vakit bulamadım. Opeth'in ancak bir parçasını falan izledim, RC'ı hiç (ama onlar nasılsa "bizden" artık, yine gelirler!...). Gerginlikle stres had safhadaydı, sürekli oradan oraya koşturuyorduk. Sonunda Kreator sahne aldığında artık " dur" dedim kendime, sonuçta en başta onlar uğruna bulunuyordum orada. Mümkün olabildiği kadar Kreator'u baştan sona izlemeye gayret ettim. Harikaydı, hele 98'deki o cehennem sıcaklığındaki konserden sonra şimdi onları açık havada, rahat rahat seyretmek ayrı bir keyifti.

Kreator set'inin bir kısmını sahneden izledim. Bu arada Dio'nun adamları terör estiriyorlardı gecikecekler diye. Bir ara Mille'nin önüne bir not getirildi, iki parça daha çalıp inmelerini istiyorlardı. Bize de söylemişlerdi bunu. "Var mı böyle birşey, koca Kreator'a nasıl yeter artık, in sahneden deriz ulan!" demiştik. Mille de "nah inerim" tavrıyla aynen devam etti tabii ki. Tabii bu arada Dio'nun da bu ısrarını açıklamak gerek: ertesi sabah çok erken Yunanistan'a uçacağı için doğal olarak belli bir saatte otele dönüp uyumak istiyordu. Bir profesyonel olarak ertesi günkü konser performansını da düşünmek zorundaydı. Ancak Kreator da daha parçalarının yarısını bile çalmamışken sahneden inecek değildi. Neyse ki konser sonrasında herkes öpüşüp barıştı...

(Bu arada basçı Christian'a da "elektriğinizi keseriz" tehdidinde bulunmuşlar. Grubun sinirlisi Christian da "hele bir yapsınlardı, bak neler olacaktı o zaman" diye andı sonradan bu olayı, hep beraber konseri irdelerken).

Kreator sahneden inince onları minibüsle alıp kulisin olduğu binaya götürdük. Dio'yu ancak bir parça boyunca izledim. Yorgunluktan dolayı Mille, Julia ve ben arkada şarap için muhabbet etmeyi tercih ettik. Cenk de katıldı bize, sonra da Kreator’dan Sami.

Sami kız güzeli bir eleman olduğundan grubun ona sürekli takılmalarına maruz kalıyor. "Gruba bir kız lazımdı, o yüzden Sami'yi aldık", "Türk kahvesi iç belki göğüs kılların çıkar" tarzı cümlelerle ona olan sevgilerini belli ediyorlar devamlı. Sami de adeta bir İngiliz beyefendisi havasıyla gayet centilmence ve soğukkanlılıkla karşılıyor grup arkadaşlarının nüktedanlığını.

Mille'ye "gördün mü beni direklere tırmanırken" diye sordum, o da "Yoo, ilk 3 sırayı zor görüyorum, miyopum" dedi.

Mille, Julia ve tüm crew'in övgüleri beni ziyadesiyle mutlu etti. "Süperdin, her sorunu çözdün, çok mantıklı ve güvenilirdin" gibi sözlerle güzelce gaza geldim. Bu gazla hemen 183 grubun katılacağı 17 gün sürecek bir festival düzenlemeye karar verdim. Bekleyin.

Birlikte otele döndük. Gece daha otelin terasındaki çardak'ta devam etti. Dio yatmıştı bile, diğer herkes, grup elemanları, crew’lar filan oradaydı. Bu muhabbetler sırasında Opeth'in vokalisti Mikael, Kader'le bana İbrahim Tatlıses'i ne kadar çok sevdiğini anlattı. "Delirmiş olmalısın" dedik. "Ama İsveç'te hiç böyle müzik yok!" dedi. "İyi ya işte" diye cevap verdik. "Yok yok, bana çok ilham veriyor" diye öve öve bitiremedi. Hatta İbo dinleyip sonra da Opeth için bir parça yazmış!!!

Ertesi sabah - ben de otelde kalmıştım - Mille ve adamlarıyla kahvaltı ettim. Diğer gruplar erkenden gitmişti, Kreator ise ertesi gün dönecekti. Bu boş günü değerlendirmek gerekiyordu, bununla ilgili bir karar vermeye çalıştık. Tabii arada müzikten de konu açıldı, hatta bir ara Manowar ve onların fan kitlesinin alışkanlıkları eğlence konusu oldu.

Mille feci yorgun olduğu için yine yatmaya gitti, biz de Ventor, Speesy ve crew'dan Frank ile birkaç kişi Kapalıçarşı'ya ve Sultanahmet Köftecisi'ne gidip vakit geçirdik.

Ventor 30 yaşına kadar sırf metal dinlemiş ama artık herşeyi dinliyormuş.

Evinde bir odayı dövme yapmak için kullanıyormuş. Dövme yaparken Rush dinlermiş.

Sinirli Speesy (Christian), Frank'in habire kot pantolon denemesine de sinirlenmekte geri kalmadı. Bu arada onun acaip sporcu bir herif olduğunu da öğrendik, yapmadığı spor yok resmen.

Otele dönüşte günün geri kalanı terasta geçti – önce çardak muhabbeti, daha sonra akşam yemeği.

Yemekte Mille ve piercingci Ralf politik görüşlerini tartışırken bana da bir "yaz tatili kitabı" olarak Michael Moore'un "Stupid White Man"ini önerdiler. Aldım yanıma, okuyacağız bakalım...

Oradan artık eve gitme vakti gelmişti, saat geç olmuştu, elemanlar da sabahın köründe ayrılacaklardı otelden. Sarılmalar, öpüşmeler, vedalaşmalar bitince Emrelerle çıkıp evlerimize dağıldık. Yorgundum ama tüm stresine rağmen çok güzel ve eğlenceli üç gün geçirmiştim. Tek üzüldüğüm şey konseri doğru düzgün seyredememiş olmamdı. Antisilence'ın da son performansını göremedim (neyse ki daha önceden bol bol seyretmişliğim vardı!)

Mille'yle daha sonradan e-mail'leştiğimde konserle ilgili olan sıkıntılar çoktan gitmiş ve yerine yine cool ve anlayışlı bir tavır gelmişti. Böylece bir konser daha, daha doğrusu ilk metal festivalimiz gerçekleşmiş oldu. Darısı nicelerinin başına diyorum ve artık denize girmeye gidiyorum!!!...

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Sepultura konseri 2003



SEPULTURA / 1 HAZİRAN 2003, PAZAR

Daha Paradise Lost konserinin heyecanı geçmemişken yeni ve daha da heyecan verici bir haber aldım: Sepultura'nın basın toplantısındaki tercümanı olacaktım! Hilton'a gittik, lobide bekleşirken bir süre sonra hakikaten Andreas Kisser, Igor Cavalera, Paolo Jr. ve devasa kişi Derrick Green, crew'leriyle birlikte damladılar.

Max Cavalera olmadan Sepultura benim gibi birçok fanın gözünde önemli bir kimlik kaybı yaşamıştı ve artık eski parlak günler geride kalmıştı. Her ne kadar Derrick Green hakkındaki ileri geri konuşmalarımı kendisini tanıdıktan ve konser performansını izledikten sonra biiir bir yuttuysam da Max'in hala gönlümde özel bir yeri vardır. Bu müthiş frontman'le yollarını ayırdıktan sonra Sepultura isim değiştirip devam etseydi sanırım hem kendileri, hem de Derrick Green birçok haksız ve önyargılı eleştiriye uğramaktan kurtulmuş olacaklardı.

Herneyse, öyle ya da böyle karşımızda Sepultura duruyordu ve bu da kesinlikle çok önemli bir andı. Tanışma faslı sırasında hepsinin T-shirt'lerini gıpta ile inceleme durumu yaşadık. Andreas Kisser'in nefis Hellhammer T-shirt'ü canlı renkleriyle göz doldururken Igor Cavalera da "Death to Nu Metal" T-Shirt'ü ile kıskanç bakışlara hedef oldu. J

Basın toplantısı benim açımdan heyecan verici olsa da biraz "tutuk” geçti, zira tahmin ettiğim kadar soru gelmedi. Genelde soruları Kisser yanıtladı grubun yeni beyni olarak, ancak Derrick Green de son derece açık yürekli ve sıcakkanlıydı cevapları sırasında. Ama bunları başka biri anlatsın –sonuçta DK oradaydı (ve bütün biraları tüketti!:))...

Herkes otelden ayrıldıktan sonra Enis ve ben grubun hazırlanmasını bekledik lobide. Sonra beraberce minibüse yerleşip Venue'ye doğru yol almaya başladık. Yol boyunca Derrick Green'in ne kadar sakin, kendinden emin ve ürkütücü cüssesinin ardında ne kadar "dünya tatlısı" biri olduğunu daha iyi anlama şansım oldu (yine de sinirlendiğinde hedefi olmak istemem doğrusu!) Türkiye ile çok ilgiliydi, birçok soru sordu bana insanlarımıza ve coğrafyamıza dair. Özellikle başörtüsü meselesi tabii ki bunların başında geliyordu.

Benim Almanya geçmişimi öğrendiğinde bana "Sprechen Sie Deutsch?" diyerekten kendi Hollanda zamanlarından bahsetmeye başladı. Zamanında orada bir arkadaşının yanında kalmış, Almanya'da da bulunmuş, biraz Almanca biliyor.

Konu tabii ki konsere geldi bir ara. Bilet fiyatları, fanların kısıtlı alım gücü, Megadeth'e kaç kişinin geldiği, bugün acaba kaç kişinin geleceği hep merak konusuydu. "Keske herkesin gelebilmesi için eski, kullanılmayan bir fabrika binası ya da benzer bir yerde olsaymış konser" dediler ve merak etmeye devam ettiler bilet alabilecek fan sayısını.

Acaip mahallelerden geçerken konu “İstanbul'daki yapılaşma Brezilya'ya benziyor mu”ya döndü. Andreas Kisser "Yok, sizin gecekondularda en azından duvar filan var, belli bir yapı sözkonusu en azından" diye aydınlattı beni. Beterin beteri varmış anlayacağınız.

Sonunda Venue'ye vardık. Grubu arka kapıdan içeri sokup backstage'e yerleştirdik. Arada İngiliz Metal Hammer'ı için fotoğraf çektirmeye sanayi sitesine gidip geldiler Sıra soundcheck'e geldi ve işte o an Derrick Green'le ilgili herhangi bir şüphe kalmış idiyse bile hepsi yerle bir oldu. Tek kelimeyle müthiştiler, tüylerim diken diken oldu dev adam Green "We who are not as others" diye böğürürken! Soundcheck'ten sonra foto, imza filan hallettik ne eksiğimiz kaldıysa(!), sonra Igor koltukta mışıl mışıl uyuyakaldı. Bir melek gibiydi adeta:)

Bu arada crew elemanlarından biri 4 yıl Motörhead'in roadie'si olarak çalışmış, hemen fırsattan yararlanıp penalarını sömürdük.

Ve konser saati geldi nihayet! Yıllardır beklediğimiz an!! Sepultura kanlı canlı karşımızdaydı ve uğrunda boyun omurlarımızı harap ettiğimiz parçaları çalıyordu işte. Kendimi kaptırmış direkle tırmanırken bir çocuk gelip omuzuma dokundu. Kocaman mavi gözlerini inanamaz bir ifadeyle açmış "Sen bizim okulda hoca değil misin??" diye soruyordu bana.

"Evet" deyip "noolmuş yani?" tavrıyla tırmanmaya devam ettim. O ise yanındaki arkadaşını dürtüp "Bak bu bizde hoca!" dedi. Güldüm. (Ertesi gün okulda –her nedense (!) –bir takım öğrenciler bana gelip gelip "Hocam konser iyi miydi?" filan diye sorular sordular. Çocuktan al haberi durumu...)

Konseri yarı trans halinde izledik. Setlist eski-yeni herşeyi barındırıyordu, hiçbir hevesimiz kursağımızda kalmadı, hatta en gerilere gidip anonslarda Igor "Skullcrusher" adını bile anmış olduk.

Konserin son parçalarını sahnenin yanından izledim. Elemanların her detayını çoraplarına kadar incelerken hala daha "Paolo o kadar saçı neresinden çıkardı??" diye düşünüp duruyordum, zira gün boyunca minnacık bir topuzumsu ile dolaşmıştı, açınca o minicik topçuk nasıl bir sepet saça dönüştü anlayamadım bir türlü!

Konser sırasında bazı aksaklıklar yaşandıysa da (Igor ilk parçada gitarı duyamadığı için, sonra da spotlardan biri düştüğü için bir ara çok öfkeliydi) unutulmaz bir gece geçirdik ve sanırım bitiminde herkes mutlu bir biçimde ayrıldı mekandan.

Ben, iş-güç sahibi, sorumluluk bilinciyle dolup taşan bir şahıs olaraktan evime gidip mutlu bir uykuya daldım, ancak sevgili sevgilim Cenk (Turanlı) ve dostumuz Barış (Ertunç, Antisilence) daha İstiklal'de takılırken bir de Sepultura ile beraber "Hala" da yemek yemişler! Barış, pogo sırasında kırılan dişini göstermiş gruba, Cenk ise Kisser'le özellikle Sepultura/Voivod turnesi ve Jason Newsted ile olan yakın arkadaşlıkları ve Kisser'in soundtrack çalışmaları hakkında konuşmuş, zira Sepultura'ya film müziği teklifleri geliyor ve onlar da bu değişiklikten hoşlanıyorlarmış. Ayrıca Brezilya'daki gençliklerinden bahsetmiş. Aynı bizim gibilermiş onlar da, orijinal hiçbirşey bulunmazmış o zaman, hep çekim kasetle filan idare eder, değiş-tokuş yaparlarmış (ne güzel günlerdi onlar...)

Igor'un Max ile ilgili verdiği bilgiler ise ailecek görüştükleri, ama işi hiçbir zaman karıştırmadıkları yönündeymiş.

Evet, Sepultura efsanesi de böylece gelmiş ve geçmiş oldu hayatlarımızdan, sokaklarımızdan. Şimdi bir de Soulfly gelse de "eksikleri tamamlasak" demekten alamıyorum kendimi...

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Paradise Lost / Lacrimas Profundere Konseri 2003




18.5.2003 PAZAR

PARADISE LOST / LACRIMAS PROFUNDERE

• Kısa Kısa •

17 Mayıs C.tesi gecesi LP Caravan'daydı. Biz de oradaydık. Dostum Hakan feci fanları olduğu için beni duygularına ve sorularına tercüman olarak seçti. Hepsine merak ettiği şeyleri sordurdu bana. Ben ise grubu daha önce ancak bir kez dinlemiş biri olarak müzikle ilgili değil de Almanya'dan dolayı bir nevi "hemşerilik" muhabbeti oluşturdum ("Almancı" denen türdenim de). Sevimli tiplerdi, davulcu Willi'nin "poser"lığı bile zararsız türdendi. Vokalist "dandy" tarzı ve yüz güzelliğiyle Ville Valo'yu hatırlatıyordu, ancak ondan bile daha kadınsıydı. Foto çektirdikten sonra "Kemancı'da görüşürüz" diyip ayrıldık. Aldığımız haberlere göre PL'da oraya gelecekti.

Bir süre daha Caravan'da takıldıktan sonra Alt Kemancı'ya gittik. Gerçekten de kısa bir süre sonra içeri PL elemanları girdi! "Oha!" olduktan sonra kendimizi tanıtıp hoşgeldiniz falan dedik. Nick Holmes basit bir kot ve kot mont'la geldiği halde karizmasıyla göz dolduruyordu –fena halde "cool" bir herif! Stephen Edmondson ve Aaron Aedy çok sıcakkanlıydılar tam tersine. Ancak gecenin sürprizi kesinlikle Gregor Mackintosh'du. Yıllardır "ne sert herif be, hele o saçlar nedir öyle" falan gözüyle baktığımız "baba" Mackintosh kadınsı tavırları ve görünüşüyle hepimize dumur yaşattı! Marilyn Manson'dan kaçmış gibi bir hali vardı. Bütün gece LP'nin klavyecisiyle muhabbet edip o kadar çok içti ki bir ara yere bile kapaklandı. Nasıl üzüldüm anlatamam. Her şeye rağmen koskoca Mackintosh'du o, canımızdı! Herneyse, benim ilk "iş"lerimden biri Aaron'a True Belief'i çalacaklar mı diye sormak oldu. "Artık çalmıyoruz maalesef" dedi. Hemen duygu sömürüsüne giriştim. "Ama bu Türkiye'deki ilk konseriniz, herkes bunu bekliyor" filan dedim. "Valla Nick'le konuşmak lazım" diye cevap verdi ama pek ümitli değildi. Bu arada Nick Holmes'e sorduğum ilk soru '95 yılından beri merak ettiğim birşeydi: "Sen 1995 Queensryche konserine gittin mi, Royal Albert Hall'deki?" dedim. "Evet, oradaydım" dedi. " O halde önümden geçen sendin, daha uzun saçlıydın o zaman, üzerinde yine kot takım vardı" dedim ve merakım giderilmiş oldu. Hayat ne tuhaf!!..

Bir ara bir şarkı çalıyordu, pop-vari birşey, Nick Holmes bana gelip "Bunları tanıyormusun?" dedi ve şu an hatırlayamadığım isimlerini söyledi. Meğer aynı stüdyoyu paylaşıyorlarmış. Gece boyunca Nick Holmes ile uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Sanki "normal" bir arkadaşımla konuşuyormuş gibiydi. Bazı kısa notlar:

Hakkında "arrogant", yani kendini beğenmiş, denmesini kabul ediyor, şöyle ki tanımadığı kişilerin gelip üzerine saldırırcasına sarılmalarından, oraya buraya sürüklemelerinden hoşlanmıyormuş. Kendisine "normal" biri gibi davranılmasını seviyor.

Karındeşen Jack efsanesi ilgisini çekiyor. Bizde de benzer bir seri katil olduğundan bahsettim, hani şu "bacak kesen". Hayretler içinde kaldı, "Ona bir isim verildi mi peki?" diye sordu. "Konser sırasında ondan bahsedeyim mi?" dedi, "Yok kimse anlamaz, şu an gündemde değil" dedim.

True Belief'i artık çalmıyorlarmış çünkü her çaldıklarında rezil oluyorlarmış, beceremiyorlarmış. Yine de ona da ısrar ettim durdum. "Hmm dur bakalım" falan dedi.

Bir de çok şirin bulduğu bir olay, fonda PL çalarken Nick Holmes'ün de herhangi bir bar müdavimi gibi parçaları(nı) söylemesiydi.

Gece bitti, herkes evlere/otellere dağıldı. Sonra konser günü geldi çattı. Öğleden sonrayı Kemancı'nın üst kattaki terasında geçirdik, PL ve LP elemanları da oradaydı. Aaron Aedy beni görür görmez dedi ki "İkna oldular, True Belief'i çalacağız!" Süper sevindim, zira o bir klasik ve istedikleri kadar kötü çalsınlar, yine de bu parçayı PL'den canlı olarak bir kez olsun dinlemek şarttı. Stephen Edmondson ile Türkiye muhabbetine daldık: meğer nişanlısıyla sık sık gelirlermiş, hatta buraya yerleşmek istiyormuş, ama iş bulamazmış!... Nick Holmes ise pek espiriliydi –bir İngiliz'e göre! Bir ara laf açıldı, "Believe in nothing" albümü bende yok dedim. "Bende de yok" dedi. Biraz sonra son albümdeki bir parçadan bahsediyorduk, " O parçayı henüz bilmiyorum" dedim (diğerlerinin sözlerini bayağı ezberlemiştim zira), "Ben de bilmiyorum" dedi.

Daha sonra soundcheck'e sıra geldi. PL sahneyi doğal olarak gayet küçük bulmuşlardı, ancak bugüne kadar hiçbir konseri iptal etmediklerini, buraya kadar gelmişken tabii ki çalacaklarını söyleyerek ortalıkta dolaşan bazı söylentilere bir son verdiler. Onlar soundcheck yaparken biz de LP elemanları ile muhabbete devam ettik, özellikle davulcu ve klavyeci ile. Diğerleri de oraya gelip katıldı bize. Böylece konser saatine kadar vakit geçirdik.

Konseri pek anlatmama gerek yok herhalde. Orada olan herkesin hatırlayacağı ilk şeylerden biri LP çalarken soundun inanılmaz kötü olmasıydı. Konser sonrasında "biz de hatalıydık" deseler de yine de moralleri kötüydü. "Neyse canım, bugün ne çaldıysanız artık CD'den dinler, fikir sahibi olurum" diyerekten daha da beter ettim morallerini. J

PL sahneye çıktığında çok heyecanlıydım. İlk 3 parça boyunca kolonlardan birinden ses gelmemesine rağmen müthiştiler. Nick Holmes ve adamları sahnedeki varlıklarını mükemmel bir biçimde ortaya koyarak "hem göze, hem kulağa" hitap etmesini bildiler. Hep bir ağızdan söylenen parçalarla adeta büyülü, elektrik yüklü bir konser yaşandı. Headbang'den kafam kopacaktı neredeyse ama koparsa kopsundu – uzun zamandır bu kadar iyi vakit geçirmemiştim! Orada bulunan hiçbir fan da bu konserin etkisinden daha günlerce kurtulamamıştır zaten. Parçalar oldukça dengeli olarak şekilde hem eski, hem yeni PL'yi yansıtıyordu, böylece herkes oldukça tatmin olmuş bir biçimde ayrıldı Kemancı'dan.

LP elemanlarının daveti üzerine bir de otele gittik konserden sonra. Lobide onlarla ve PL ile biraz daha muhabbet etme fırsatı bulduk böylece. PL gayet memnundu konserden ve fanlardan. LP'da rahatlamış, gevşemişti. Onlar yemeğe çıktıklarında biz de evlere dağıldık veda edip. Arkalarından baktım – Nick Holmes Taksim meydanına doğru yürüyordu... Tuhaf, kimler geldi geçti bu sokaklardan...

Seyda “Abigail” Babaoğlu