26 Kasım 2009 Perşembe

Abigail Tatilde II



Deli Kasap için yazılmış tatil anılarım / Yaz 2009:

ABİGAİL TATİLDE (Epizod iki)

“Bikiniler! Şortlar! Hazır mısınız?”
“Hazırız Kaptan!”
“50 faktörlü kremler! Grup logolu tişörtler! Hazır mısınız?”
“Hazırız Kaptan!”

“O halde – OOOOOOOOOO! Hulivzinepaynepılandırdısi…..”diyerek tatil dizimizin ikinci sayısına başlayalım.

Naber okiş? (Geçen seneki yazıyı okuduğunu varsayarak - okumadıysan önce onu oku, koş! - samimiyete devam ediyorum). Naptın bütün sene? Ben bi ton yazı yazacaktım ama yazamadım iş hayatı denen necessary evil yüzünden. Oysa ne grup yazıları, ne albüm kritikleri yazacaktım, ve daha neler neler…Hepsini kafama yazdım. Neyse, yaz geldi, bunu emir olarak algılayıp hemen yazma içgüdümü telafi edebileceğim kadar edeyim bari.

Ben yine geldim yazlığa. Burası yazlıktan çok bir sanitarium, bir terapi merkezi benim için. Hidromasaj, fototerapi, audioterapi, cardio training, hepsi burada (deniz, güneş, müzik ve yüzmek diyorum)…Biraz olsun insan gibi yaşamaya yaklaştığım bir yer. Gerçi buranın adı çıktığından ve bütün herkes buraya doluştuğundan beri çok zorlaştı huzur bulma ve insanca yaşama olayı, ama yine de pis leş İstanbul’a göre biraz daha iyi işte. İşte burada, bu beldede, yine TR topraklarının en metal kadın bünyesinin tatil sayıklamalarıyla karşı karşıya kalacaksın ey okişkitom. Korkma, yaklaş. Sen de istiyorsun, biliyorum!:P

Ne diyorduk…Abigail ve sevgili kocası Metehan bey ve tabiî ki Merlin hayvanı Bodrum’a teşrif ederler yine ve ilk hafta plajdaki olağan yer kavgaları dışında olaysız geçer gibi. Bu ilk hafta aynı zamanda Metehan beyin yegane tatilidir.
Ama dur, azıcık düzen sağlayalım:

Bölüm bir: Nasal gençlik

Metehan ile baya gülüyoruz gençlere. Hepsi burundan konuşuyor, sanırsın hepsi yaz günü nezle olmuş. Gerçi denize bu sene tiineyç mekanı İnceburun’dan girmiyor, yine orta yaş ve üstünün rağbet ettiği Ortaburun’u tercih ediyoruz. Sebep? Hayatım teenage tayfanın içinde geçiyor, bari tatilde etrafımdaki insanlar benden yaşlı olsun istiyorum! Oh mis, emekli mode: on. Buraya takılan üç-beş yolunu kaybetmiş yavrucak da dalga geçmemize maruz kalıyor. Hele ki çocuklar – onlar iyice komik. İki tane ıslak çocuk var, onlar hep ıslak. Islak Çocuk – güzel Tim Burton şiiri olurmuş (okudun mu şiirlerini? Okusana! Hayat Nightmare Before Christmas marşandizleriyle geçmez!). Bir de “Şaşıran Çocuk” var ( “AAA yengeç gidiyo!!!” – E ya ne yapacağıdı??? Ya gidecek ya duracak. Fifti-fifti bi olasılığa şaşırmak??? Ya da şu tepki: “AAA balık!!!” E ya ne olacağıdı??? Fil??) Bi de bu kısalar her şeye hükmettiklerini falan sanıyorlar ya, şöyle replikler duyabiliyorsunuz mesela: “Balık! Gel!” Hahahaha! (Ehue diye gülmek vardı, nooldu sahi ona?)

Bölün: ikiye

Benim kafa her zamanki gibi çift kişilikli çalışıyür. Bi tanesi süper ciddi, entelektüel, rafine, elit, üstün insan kişiliği (kendimi övdüğümden diil, öyleyim, naapiim – ayrıca ukala değilim, sadece her şeyi herkesten daha iyi biliyorum:P). Öteki bildiin serseri. Bi de Metehan beylen yedibin yıldır yaptığımız kötü esprilere bağladık, plajda rohoho diye bunlara güldük tam public enemy olduk. Örnek mi? Bunu sen istedin, al:

- Kim o?
- Richard!
- Gere!

Rahaha! Al bi tane daha:

- Yemeğini Peter Jackson!
- Banane yaa! Eric Petersen!

Rohaha!!

Bu espiriklerden ve tonlarca Metal Hammer okuduktan sonra yine Ben Okri’nin “Starbook”unu okumaya devam ederek alegorinin derinliklerine dalar yine dengesiz kahramanımız. Hem edebiyatçı, akademik kişilik, hem metalci serseri aynı bünyede çok eğlenceli olüyür.

Bölüm üç: Tupaç Şakur

Kulağım tıkandı. Tıpaç almadım, teyze gibi yüzdüm bikaç gün. Kafayı sokmadan böyle. Çok acaip bi deneyimmiş.

Bölüm dirt: Insomnia

Gece yatamıyorum. Kedi hayvanım gelip kıllı yünlü bedenini bana yaslayıp uyumaktan yana, bense bu fikri beğenmiyorum. O ise sallamıyor insanının fikrini ve gelip kıllı yünlü bedenini bana yaslayıp uyuyor. Kırk derece havada battaniye çok süper hakkaten. Sonra kalkıp yemek yeme faslı var herifin merp merp. O da bitince “üzerini örtme” ritüeli başlıyor. Gece sessizliğinde yemeğini yer laminatıyla kapatmaya çalışan bir hayvanın fırş fırş sesleri en çok ihtiyaç duyduğum şeydi evet! Sağol varol Merlin!

Bari plajda yatiim diyorum, orada da hummalı bir “gölgeyle beraber hareket etme” ve “tavla sesine kafayı takmama” uğraşı içerisinde zor oluyor. Allahtan o kadar sıkışık ki şezlonglar, yanımdakinin gözeneklerini sayarak uykumu getirip beş-on dakika dalabiliyorum. Bu arada şu şezlongların sıkışıklığı öyle ki ortalık yatakhaneye benziyor. Hatta açık havadaki savaş hastanelerine. Top Secret filmindeki Latrine karakteri gibi hayal ediyorum herkesi. Yakında ranza modeline geçerlerse hiç şaşmam. Ya da komple denizi kapatalım betonla, üzerine yayalım alabildiğine sunbed’leri, oh herkes kurtulsun! Yeter ya, hadi kapatıyoruz denizi – dök betonu, dök hadi dök! Oh, mis gibi plaj oldu!

Bölüm beş: Speedo

Neden kimse beylere artık slip mayonun giyilmediğini söylemiyor? Hayır, çirkin. En fit, en kendine bakmış beyler bile lütfen giymesin artık şunu yahu. Ne güzel mayolar var beyefendi, taş haline getirdiğiniz ficudunuzu onun içerisinde sergilerseniz emin olunuz netice çok daha iyi olacaktır! Ve siz, hamur haline getirdiğiniz ficudunuzu Speedo’ya sıkıştırmış beyefendi, rica ediyorum! Ve siz, sayın gay çift, lütfen! Evet özellikle siz, Martin Gore model saçı olan! Aaaa kızıyorum bak.

Bölüm altı: James Hetfield’dan facebook’uma mesaj geliyor!!!

Yok artık deme, oku bak!
Bodrum’a gelmeden önce Unirock festivali vardı, ben de Kreator ve Amon Amarth’ın rehberiydim, daha önceleri de olduğum gibi (bunların detaylarını Unirock yazımda okuyabilirsin okişkom benim. Bu yazı bitince onu yazıcam). Mille’ye de sormuştum facebook’un var mı diye, “Var ama sadece tanıdıklarımı ekliyorum” dedi, beni ekledi. Baktım hakkaten sadece 150küsür arkadaşı var, hepsi de tanıdık organizatör, roadie, müzisyen falan – bi de James Hetfield. E dedim madem sadece tanıdıklarını ekliyor, gidip de “listemde bi Hetfield olsun da zengin göstersin” diyip de facebook’taki binlerce fake’ten birini eklememiştir. Gittim ekledim Het’i, bir de mesaj attım özelden.
Bir gün plajda yatıyoruz Metehan ile, dedim ki “Bak bakalım senin İphone’dan, benim feysbuğumda neler olmuş”. Bir baktı ki inbaks: 1! James Hetfield’den mesaj!!! “Thanks! You guys in Turkey rock! J”.
Plajda yaşadığımız duygu ve dumur seli birkaç şezlongu aldı denize döktü.

Gümüşlük’te tıkınırken Testament’i kaçırıyoruz, ama “Cey”den mesaj gelmiş, thrash adına daha kral hareket olamaz Bodrum’da! Bundan sonra “Hetfield mi? Haaa, bizim Cey yaaa…” diycem.

Bölüm yedi: Eric Adams

Manowar’ın rehberliğini yaptığım günleri anlatan yazımı okumuş muydun okurçup? Okuduysan bilirsin ki bu kişi benim o gün bugündür arkadaşımdır. O yüzden onun için üzülüyorum. Nettin sen Joey? Yapılır mı grup arkadaşına? Yanlış seçim, yanlış kararla adamı ne hale soktun!
Konu şu: Manowar’ın Türkçe’ye çevirilecek şarkısını ben çevirecektim. Hem birçok Türk grubunun şarkı sözlerini çevirmişliğim, hem bu müzikle içli-dışlılığımın boyutları, hem Master’lı edebiyat mezunu olmam, hem şu hem bu yüzünden ben seçilmiş ve bu görevi kabul etmiştim. Magic Circle Productions ile sözleşme imzalamıştım hatta (hayır, kendi kanımla değil:P). Fakat daha sonra araya bir hayli zaman girdi ve Joey devamlı bu bir parçayı bilmemkaç dile çevirme projesini erteledi durdu. Çok zaman sonra biz bitmiş şarkıdan haberdar olduk. Ve şunu söylemeliyim ki hiç beğenmedim – iyiki o işte parmağım olmamış!:) Eric’in telaffuzu ile parça Ah Canım Vah Canım Ahmet parçasına benzemiş ki, sen koskoca Eric Adams, kariyerini Ah Canım Ahmet olarak mı taçlandıracaktın! Heyhat!

Bölüm sekiz: XY kromozom tayfası

Bloody Rose’umuz Hakan’ımız Bodrum’a gelince erkek fazlalığı oldu bi anda. Fena mı oldu? Yoo. Kocam tavla-bira-sigara dilinden anlayan biri olunca biraz kendine geldi. Yalnız şu Bodrum maceralarını biraz atıyo gibi. (Naber Hakan?:P)

Bi de ben bu eksik kromozomlulara kılım! Benim burada yaptığım sporu onlar yapsa bir ayda ne biçim de biceps, triceps falan geliştirir, üstüne bi de zapzayıf olurlar, bir gram yağ mağ kalmaz. Gerçi bir ara oto sanayiye gitmek zorunda kaldım, orada geçirdiğim birkaç saat içinde testosteronum arttı, o gün baya kas yaptım ama ertesi gün yine östrojene bağladık, bitti Sparta hayali.

Bölüm dokuz: Blue Jean / Headbang

Çıkınca alıyoruz. Faith No More dinlerken FNM yazısı okumak güzel oluyor. Doğu’nun Lordi yazısına çok gülüyorum, mesajlaşıyoruz. Çağlan’la da yıllardır süregelen “kim daha metalci” ritüelimize sadık kalarak ona da “Çok pis metalciyim ha ona göre!” mesajları atıyorum. Bin yıl sonra hala daha birbirimizi bu kadar biliyorken bunun çekişmesini yapmak, hala birbirimize metalci olduğumuzu kanıtlamaya çalışmak süper absürt ve eğlenceli.

Blue Jean ve Headbang’i okurken şunu fark ediyorum ki bizim müzik dergilerimizde yazarlar kendilerini çok ön planda tutuyor. Kendimi de dahil ederek söylüyorum bunları. Oysa yabancı dergilerde – İngiliz Metal Hammer olsun, Alman Rock Hard olsun, böyle bir şey yok. İlginç bir kültür farkı, değil mi? Gerçi onlarda dergi çok, takipçi çok. Kimse yazarların ismini çok da aklında tutamıyordur. Bizde ufacık bir kitle olunca, o kitlenin içinde de 3-5 yazar olunca böyle oluyor demek ki.

Bölüm on: Hexe

Metehan beyi yolcu ettikten sonra hemen kendi ritmime geçtim. Bu da demektir ki tavuk mode: on! Aslında baykuş’umdur, gece yaşar, gündüz bir işe yaramam normal bioritmime bırakılırsam. Ama sabah denizinin ve bomboş plajın cazibesi balık burcu insanda yeri geliyor bioritmden ağır basıyor. Elementler beni çağırıyor. Bu sebeple erken yat-erken kalk modelini yaşıyorum tatil boyunca.

Bir sabah yine 7.30, deniz kenarındayım. Denize girmiş çıkmışım, kururken Beherit yazısı okuyorum. Benden başka bir tek Talat Bulut, bir de garson var. Birden radyo sesi duyuyorum! Ben sabahın körü kalkıp geleceğim sadece dalga sesi duyayım diye, bir de bakacağım ki radyo açılacak. No way! Tek isteğim olabildiği kadar doğal ortam. Biraz Wicca bir tavır olabilir, ki olsun zaten. Radyoyu kapattırıyorum. Beni sevmiyorlar.

Olsun, yine beş elementle başbaşayım: hava, su, toprak, ateş(güneş), ve müzik!

Bir Sepia kemiği geliyor bana denizden. Bembeyaz, mükemmel formlu. Evde oyuyorum üzerini. Ertesi gün denize bırakıyorum yine…ceremonial ritual (Satyricon, The Wolfpack)…
The imprint of my heart mingles with the waves. The heaving bosom of the sea will breathe it forevermore.



Cadı olduğu için grup arkadaşlarının korktuğu bir vokalist vardı bir de. Tabii canım, Türk grup. Şimdi anlatmayayım ama bir ara kitap yazarsam anlatırım.

Bölüm ohyeah: For those about to rock - Faith No More!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

İnanılmayacak bir şey. Sen git biz göremeden, daha değerini tam olarak kavramamışken dağıl. Sonra biz geçen zamanda değerini anla, göremeyeceğiz diye deli gibi üzül. Sonra sen git toplan! Reunion’lardan oldum olası tiksinen ben ilk kez birine sevin! Sonra bir de kalk gel sen İstanbul’a! Yok deve!!

Ve işte bu sebepten dolayı ben tatili böl, kalk git İstanbul’a! FNM gelir de tatil beldesinde durulur mu? Gökten kurbağa yağsa yine çıkarım o yola be!!!

Nitekim Abigail insanı gider o artık kutsanmış mekana. Haftalardır plajda FNM’den başka bir şey dinlememiştir konser öncesi gaza gelme etkinlikleri içerisinde. Ruh halini sen düşün. O yüzden artık kalp organcığı pıt pıt pıttiri diye atmaktadır düzenli düzensiz.

Mekana erken gidince tabiî ki ne yapıyorsun, bilumum erken gelmiş kanka ile hoşbeş yapıyorsun. Fakat herkes bi afal durumda, herkes bi inanamamakta. Böyle bi takım şaşkın insanlar olarak mekanda birkaç saat içinde tanık olacaklarımıza hala inanmakta güçlük çekiyoruz. Hatta İnkstanbul Artcore tayfasından Ebru (Gökçe) o derece hasta fan ki eve gitmeyi düşünüyor!!!:) Ben diyorum ki “Bişi olmaz, bak ben King Diamond’la ilk tanıştığımda sadece birkaç saniye hafıza kaybı yaşadım, sen de en fazla öyle olursun”. Ha bayıldı ha bayılacak derken bırakıyoruz ki beslensin, kan gelsin yüzüne yavrucağın. Biz gidiyoruz Nekrop Cevdet’le muhabbete. “Olm sizi dinlerlerse kesin kulağınızdan tutup ‘Hadi bakalıııım, turneye bizle devam ediyorsunuz!’ diyecekler” diyorum, ne güzel olur ve Nekropsi nasıl da cuk oturur diye konunun ayrıntılarına giriyoruz. Derken sıra geliyor merch standına. Bakıyorum girlie diye ola ola saçma sapan bi kolye desenli bişey gelmiş, el mahkum alıyorum. Olsun, kibar bişey, işe giyerim ben de. :)

Kimseyle röportaj yapmayacaklarını duymuştuk, ama acaba imza, fotoğraf mümkün olacak mı? Patton ulan bu, bırakmam!!! Dur bakalım. İç sıkıntısı had safhada.

Bu arada son dönemde ne çok alakasız, çakma, özenti, FNM fanı/uzmanı bilmemnesi kesildi dimi? Üzgünüm arkadaşlar ama sizin gibiler kendini o kadar belli ediyor ki! Acınası çabalarınızı bırakın da neyseniz o olun, rol yapmayın!!! Kesinlikle daha çok saygı görürsünüz o zaman.

Nitekim o gece alanı dolduran kalabalığın (ki böyle bir grup için asla yeterli bir seyirci değildi oradakiler) bir kısmı belki gerçekten grubu bilen, anlayan, seven fanlarıydı. Ama etrafıma baktığım anlarda gördüm ki çok sayıda “ay bu FNM dedikleri galiba önemli bir grup, şimdi konsere gitmezsem müzikten anlamadığımı sanırlar, dur gidip boy göstereyim de bi b.ktan haberim varmış gibi görüneyim” tayfasıydı.

Ama dur, sırayla:

Nekropsi sahneye çıktığında die-hard fanları olarak hemen önde yerimizi aldık. Yarım saatlik müthiş ama seyirci tarafından gereken ehemmiyeti görmeyen performansları sırasında bir de ne göreyim – Billy Gould geldi sahnenin kenarından grubu izlemeye. Üzerinde bizim Pedro’nun verdiği Radical Noise tişörtüyle üstelik. Metehan’a “Bak!!!” derken VIP alanındaki birkaç eleman hemen koştu imza almaya, ama bir-iki derken Billy “grubu seyrediim önce” anlamına gelen bir şeyler dedi ve geri çekildi.

Biraz sonra da Metehan “Aha bak vallaha da Patton geldi sahne kenarına!!!” dedi, fakat aynı olay ona da oldu. Gittiler bu sefer sahne üzerinden izlediler grubu. Nekropsi ve FNM, evet yahu, ne güzel, ne doğru diye geçirdik içimizden.

Nekrop’un bir parçasını saklı olduğu yerden eşeleyerek çıkarması, biterken de yine yavaş yavaş üzerini örterek saklaması keskin zekalarına ve müzikal yaratıcılıklarına apayrı bir örnekti yine. Hayran kaldık, ve arkadaşlarım adına tekrar gurur duydum. Nekroppaşa sen çok yaşa!

Nekrop bitince şansımızı zorlamaya karar verdik ve sahne arkasına gittik. Heyecanlı bir bekleyişten sonra nihayet Mike Patton çıktı ve içecek dolabına yöneldi. Ya şimdi, ya hiç diyerek öncü kuvvet olarak yanına gittim. Artık metal dünyasından herkesi tanıyorum, tanımaktan öte birçoğuyla kankayım, ama Patton ulan! Heyecan yaratıyor işte hala – nasıl yaratmasın!!! İmza foto falan olayını soruyorum, dünya tatlısı bir sıcaklıkla “Tabiî ki olur!” diyor. Dünyalar benim artık!

Hemen Metehan ile fotoları ve albüm kitapçıklarını “hallediyoruz”, oh, arşive son derece nadide parçalar eklendi diye rahatlıyorum. Daha sonra bir 5 dakika kadar da konuşma şansı yakalıyorum kendisiyle – onun uğruna Bordin ile tanışmayı satarak – ama ne konuştuğumu anlatamam, hiç uygun kaçmaz…;) Bir şehir efsanesi diyelim. Kendi ağzından öyle bir şey olmadığını öğreniyorum, vay be diyorum. Biraz da Nekropsi konuşuyorum, çok beğendiğini söylüyor. Aslında sorulacak onca Tomahawk, Mr. Bungle, Fantomas ve başka bilumum konu varken bunu mu konuşmalıydım, belki de tabiî ki hayır (!), ama o an konuşabildiğime şükür onca belirsizlik içinde. Daha sonra Patton ile Cevdet ayaküstü konuşuyorlar. Çok doğru bir sahne daha. Müzikal anlamda iki ruh eşi diye geçiriyorum kafamdan…

Konseri anlatmaya dilim varmıyor – tarihe tanıklık ettiğimiz, ömür boyu unutulmayacak bir geceydi. Seyrettiklerim ve daha seyredeceklerim arasında rahatlıkla her daim “Top 5” içerisinde yer alacak bir görsel ve işitsel şaheser olmanın yanı sıra, samimi bir “eski dostlar hepimiz yeniden buluştuk” havasında geçen, sanki büyük bir ev partisiydi de. Aslında Özgür Öğret’in Radikal’deki tadına doyum olmayan yazısı özellikle başlığıyla özetliyor her şeyi: “Bilenler bilmeyenleri ağlatsın”.

Ve Mike Patton, sen nasıl bir varlıksın ki ağaca tünemiş elemanı görüyorsun sahneden (“Tehlike altındaki bir tür olsa gerek! Çiftleşiyorlar mı ne?”), Ve karşıki otel penceresindeki çifti de takip ediyorsun, ışıkları kapattıklarını fark edecek kadar? Ve o ne tatlı soru sormaktır öyle “Takım elbiselerimiz güzel mi? Daha yaşlı görünüyoruz ama iyi görünüyoruz dimi?” diye. Ve ah o nasıl seyirciyi yönetmektir, o nasıl beatbox yapmaktır, o ne yaramazlık, ne delilik, ne dahilik, ne serseriliktir. O elindeki megafonla yönet bizi Patton! Nitekim, FNM yönetti ve delirtti ve kaç yaşındaki insanları – yaşıtlarını - azdırdı kudurttu, sesleri kısılana kadar şarkıları söyletti (aha yazar benden bahsediyor!) ve “ne varsa bizim jenerasyonda var kardeşim” duygusuyla doldurup bıraktı gitti.

Hemen o gece uçakları gidecekti, 1-2 saatleri vardı. Konser alanı boşalmışken baktık, Patton hala sahne arkasındaydı. Bir an için aklımızdan geçtiyse de yok dedik, o an hakikaten bozulmamalıydı, tekrar gidip konuşmayı aklımızdan aynı an sildik. O kadar mutluyduk ki. FNM seyrettik ulan. Hala o kadar mutluyuz ki. Bu konserin gerçekleşmesinde emeği geçen herkes cennetlik.

Bölüm oniki: Return of the Jedi

Konserin ertesi günü Bodrum’a dönüyorum. Kocamdan yine ayrı olmak fena bir şey, ama bir yandan da yine sevgili gibi telefonla görüşmek güzel. İstanbul’da çalışan kocaya tribute bağlamında Catafalque tişörtüyle gidiyorum denize. Kırmızı-siyah pareo ile metal konser afişi renklerine bürünmüş, plaj modasını kendime göre yorumlamış olmanın haklı gururu ile salınıyorum. Evet, şıklık abidesiyim. İkoncanlar halt etmiş. Hocadan az kullanılmış ikoncan.

İstanbul’a gitmeden önce Vega Tuğrul ve Deniz yavruları ile birlikte Bodrum’a gelmişlerdi, hatta Tuğrul ile FNM hakkında konuşmuş ve ben dönünce görüşürüz demiştik ama kısmet olmadı. Çocuklu aileyi yakalamak zor oluyor, farklı bir ritmde ve farklı plajlarda yaşıyorlar.

Gülhan’cım da Tanju Can’ını (Tanyukan) alıp da gelemiyor – iş hayatı sux!!! – o yüzden ben yine kitap ve müziğe gömülüyorum deniz kenarındaki asosyal insan köşeme çekilerek.

Bir ara öğrenciklerimi özlüyorum. Aslında yan plaja gidip (kesin 1-2 tanesi ordadır) Poetry of the 16th Century kitabını çantadan çıkardığımda gözlerinde belirecek olan dehşet ifadesini görmek yeterdi eğlenmek için ama yazık minicik gencecik yüreklerine, kıyamıyorum – o yüzden özlem duygumu bastırıp oturuyorum oturduğum yerde.


Bölüm ohnüç: What is it? It’s it!

Bir nesne gerçekten o nesne midir? Amacı gerçekten üretildiği amaç mıdır? Hayır, değildir – her şeyin bundan çok öte fonksiyonları vardır. Elimde misyon değiştiren objelere örnek:

Bardak? Hayır, odada yolunu kaybetmiş Süleymancığı yakalayıp bahçeye götürme aparatı.

Terlik? Hayır, suya düşmüş arıyı bindirip karaya, kurumaya götürme platformu.

Shiseido 25 faktörlü göz kremi tüpü? Hayır, plaj çantasının üzerinde son nefesini vermekte olan Yusufçuğu huzur içinde ölebileceği bir yere taşıma sedyesi.

Discman? Hayır, insan ruhuna mutluluk enjekte etme otomatı.

Bölüm ondört: Midlife Crisis

Sevgili benimle yaşayan kedi Merlin 60-65 yaşında bir insana eşdeğer şu an. Biraz aksi bir ihtiyar olma yolunda kendisi. Yatarken keyfini bozdum diye bir takım yollar açtı derimin içinde (haklı). Şimdilerde denizden çıkınca işlerim şöyle sıralanıyor: duş al, kurulan, mayo değiş, bir de koptu kopacak deriyi yerine yapıştır, biraz da ucundan çek ve düzelt. Çirkin tabi, ama onun açtığı yaralar kapanır yine.

Kapanmayanlar, görünmeyenler, kalbimi, ruhumu deforme edenler ne olacak esas? Anlaşılan o ki, o yaralar ölene kadar zaman zaman açılacak, içeriye kanayacak, iltihabını akıtacak damarlarıma…kimse görmeyecek, kimse bilmeyecek…sonra biraz iyileşir gibi olacak, ama en ufak dokunuşta o bir türlü tutmayan dikişler yeniden patlayacak…ama kimse görmeyecek, kimse bilmeyecek. Dış kabuğum artık bir zırh.

Bölüm onberşka: Ajans

Gazeteciler artık lütfen Bodrum’da bir yeri keşfetmesin, keşfederse de yazmasın! Gülse Birsel gitti dondurmacımızı yazdı, önünde park edilmez oldu. Dondurma alıcaz diye bin takla atıyoruz. Ayşe Arman gitti en sevdiğim balık restoranını yazdı, bunun üzerine en sevdiğim balık restoranı fiyatları uçurdu bir, kaliteyi düşürdü iki. Bir daha zor giderim her sene gitmeyi iple çektiğim yere. Git takıl, keyfini çıkar da yazma ya, lütfen yazma!!!

Bölüm onaltı: Hayvanat Alemi

Yengeçler:

Benimle aynı yerden denize giren, daha doğrusu denizden çıkan yengeçler var. İki tanesi ikiz, Berk ve Merve. İçlerindeki yen gençleri onlar (roha). Senkron hareketler yapıyolar dans eder gibi. Biri biraz daha büyük abileri, Burak. O da Rob Trujillo yürüyüşüyle geziniyor etrafta her gün. Eline bas veresim var. Bir de denizden hiç çıktığını görmediğim, çıksa yeri göğü inletecek bi ağır abi var, kayadaki delikte yaşıyor, o da Ömer olsa gerek ama uzaktan bakıp çekiniyorum, tanışmadık. Burak olanı her dalga ile dışarı çıkıp yerden bişeyler toplayıp kıp kıp yiyo. Bir keresinde baya büyük bi parça bişi buldu, böyle elinde yarım ekmek köfte olan çocuk gibi oldu, nasıl şirin anlatamam. On saat onu yedi bölüp bölüp ağzına lokmaları atarak, sonra rehavet çöktü, gitti bütün bacakları kıskaçları derleyip topladı (kedimin de öyle bi yatış pozisyonu var) ve şemsiyemin altına yattı, karşılıklı uyuduk. Ben zaten oksijen overdose’dan devamlı uyuklar durumdayım. Bir gün de yine öyle sırtını sağlama alarak direğe dayanmış, yere de yatmış komple kamufle olmuş uyuyordu ki dayanamadım, onun o kek anından faydalanıp parmağımı uzattım. Uyku sersemi “Yenir mi ki bu?” diye parmaamı tuttu bi an, sonra “Ay!” diye kendine gelip kaçtı suya. “Yengece elimi tutturdum ehehe” diye salak bi sevinç yaşadım.

İnsan belli bir noktada günlerini geçirdikçe orada yaşayan hayvanları da tanıyor yavaş yavaş. Oranın yerlisi. Ben bu saydığım yengeç tayfasını her gün görmezsem başlarına bir şey mi geldi diye meraklanıyorum. Neyse ki çıkıyorlar ortaya her zaman yeniden. Hatta ben bir ara meraklanmışken bizim güzeller güzeli Ekin-Serkan çiftinin (aile ferdim oluyor Ekin insanı) Serkan olanı suda dururken birini eline aldı gezdirdi, sonra tekrar suya bıraktı ve “Aa sevdiriyo bu kendini!” diye kafasını okşadı bir süre. Sanırım Yengeç burcu diye kan çekti.:P

Bi tane de (nerden aklıma geldiyse) sabahları zıplayarak gelen ve geçen bi örümcek var. Zıplamasa da nereye gidecekse efendi gibi yürüse çok daha memnun olacağım. Örümceklerin şu plansız programsız spontan hareketleri beni çok geriyor. One minute here and one minute there.

Balıklar:

Denizde hep aynı noktada yüzen bi balık var. Sanırım oranın muhtarı.

Bir de ben yüzerken etrafımda yüzenler var. Devamlı etrafımda konfeti ile yüzüyorum gibi. Her seferinde gelip bakıyorlar yenir miyim ki ben diye. Her seferinde yenmeyeceğime karar veriyorlar ama unutuyorlar işte.

Lodos estiği zaman deniz kirleniyor, bu balık tayfası da kafaları çıkararak yüzeyde otluyor. Hayal gücünüzü çalıştırıp onları sanki çok uzaktan izlediğiniz, avlanan balina sürüsü gibi düşünebilir, nordic bir hava katabilirsiniz olaya.

Bazıları da belli ki yunus sanıyor kendilerini, uçarak zıplayarak ilerliyorlar. Deli mi ne. Belki de acaip bir espri anlayışları var, bilmiyorum. Seviyorum balışları. Kan çekiyor. :)

Yalnız miniklere çok üzülüyorum. Bir grup yavru balık - başlarında bir tane bile koruyucu ebeveyn yok – birbirlerine sıkı sıkı bağlanmış, büyük bir balık illüzyonu yaratmaya çalışıyorlar. Birçoğu balık yemi olacak oysa. O kreş hali onları kurtarmayacak. Yazık bebelere.


Kediler:

Doğal seleksiyon anlaşılan bazen gayet de doğru bir şey! Ben daha buraya gelmeden annemler beyaz bir kedi yavrusunu ölümden döndürmüş, bir güzel beslemiş, bizim bahçeye de alıştırmışlar. Hayır, aynısını ben de yapardım. Ama kardeşim, ben böyle gıcık bir hayvan tanımadım! Herif kedilerin yüzkarası! Berbat bir karakter, hatta karaktersiz! Deli gibi tok olduğu halde ağlayıp zırlıyor bütün gün. Sabah uykusu diye bir şey komple yalan oldu Yavşağın önde gideni. Ne kural tanıyor, ne sınır. Küçük olduğu halde başka kedilere zerre saygısı yok, kendi kedimi de o derece sinir etmiş durumda ki dışarı bile çıkmıyor artık onun nalet suratı ile karşılaşacağına. Başka bir zavallıcık kedicik var, bir gözü kapalı, ben onu da besliyorum. Ama bu beyaz p.ç mesela bir şey verdik beğenmedi mi, ötekinin de yemesine engel oluyor! Kıskanç! Bu yüzden devamlı orkestra şefi gibi başlarında duruyorum yemek yerlerken, “Sen şunu ye, sen buraya gel, sen hoop topla sağ yap şu taraftan gel ” filan diye deliye bağladım.

Bir de burada mavi gözlü bir tekir var. İnsan gözlü gibi. Korkunç güzel.

Böcüşler:

Kelebeklerin sabah işe geliş saatleri varmış onu fark ettim. Ben her sabah 7.30da denize giderken bir çiçek bahçesinin yanından geçiyorum, orada devamlı fli fli uçuşan yaklaşık 20 tane kelebek oluyor (çok güzeller ama üstüme konmasınlar, kelebeğin ortası böcek çünki). Fakat bir gün 7de gittim, kimse gelmemişti daha! Demek mesai 7.15 filan gibi başlıyor.

Metehan ile ters dönmüş bi böceği düzeltmeye çalışıyoruz ama bir türlü kalkacak gücü bulamıyor kendinde. Denize girip çıktıktan sonra tekrar yanından geçiyoruz ki ölmüş. Ölü bi böceğin karıncalar tarafından yenip bitirilme süre 2-2,5 gün, onu da test etmiş onaylamış oluyoruz. Yanından geçtikçe bakıyorum, üzerinde karıncalar ne yapıyor, parçalara mı ayırıyorlar, parti mi veriyorlar belli değil. Ama nihayetinde sadece biraz kanat kalıyor o kadar. Onu da harcamamışlardır, o da gitmiştir, eminim. Doğada hiçbirşey harcanmıyor, hayranım.

Yalnız kardeşim, her türlü canlıya saygım sonsuzdur da bir konuda hakikaten ırkçıyım – o da bir takım başka haşerenin yanı sıra hamam böceği soyu!!! Burada böyle kahverengi olup hamamböceği gibi olup ama bi de çok lazımmış gibi uçabilen bi tayfa var ya, her canlının bir yaradılış amacı olduğundan yola çıkarak diyorum ki herhalde bununki de buranın cennet olmasını engellemek. O halde bu Böcek from Hell bu ölümlüleri buradaki hayatta tedirginlik ve dehşetten uzak yaşatmasın diye var sanırım.

Sabah denize giderken bahçede g.tü yenmiş hamam böceği görmek oldukça grotesk bir görüntü. Bu arada The Grotesque de ne şarkıdır ha! Bir ara 90larda bir firma Benediction montları üretmişti logoyu beğenip. Ne acaipti lan. Ne diyordum? Ha, bir de bahçede ters dönmüş ama bir türlü ölememiş (ölmüyolar bi de ya!) o böceğin iğrençliği apayrı. Bacaklar böyle hep hareket halinde. Iy. Yine çok Heaven & Hell bir durum (Dio nasıl acaba? Ne tatlı bir insandı, karısı da öyle. Beraber alışverişe çıkmıştık, Mevlana resimleri olan tablolar filan almıştı). Önceki gece kedinin mundar ettiği çekirgenin kalıntılarını yemiş bitirmiş arılar bu sefer böcek from hell’e saldırıya geçtikçe belgeselin kralını seyrediyorum bir süre, ama onlar bile başa çıkamıyor bu pislikle! Oysa ki can derdinde kuyruğu bile bırakmış ama yine de hayatını kaybetmiş zavallı Süleymancığın nasıl da birkaç dakikada bütün karnını yiyip omurgaya kadar indiler…

Bu arada düşünüyorum da, neden böcek iğrenç ama yengeç değil? Birinin suda yaşaması, ıslak olması mı? Yoo, ıslak böcek çok iğrenç mesela. Ya da bacaklar, eklemler, kıllar mı? Birininki iğrençken öteki neden değil? Yengecin de sonuçta ayrı ayrı hareket eden 10 tane uzvu var. İğrenç olmalıydı ama değil. Bacaklı bonbona benziyor. Herhalde cevap kollektif bilinçaltımızda gizli. Ne de olsa mağarada uyurken zehirli yengeçler tarafında ısırılıp ölen atamız yoktu herhal. Peki o zaman niye ben yılan mılan seviyorum, başkalarının korkusu onca evrilmeye rağmen hala geçmediyse? Evril Lavin.

Karıncalar ne tuhaf bir uygarlık. Bizim gibiler. Kardeş kardeşe bunu yapar mı ya? Büyük bi karınca küçüğe saldırıyor, inanılmaz bir can pazarı…Ayırmaya çalışıyorum, mümkün değil. Deadlock. Büyük, küçüğü aldı götürdü. Küçük hala direniyordu ama nafile.

Tespit böceği diye tekrar adlandırdığımız tesbih böcekleri çok şirin. Eğlensin diye yuvarlıyorum, heyooo diye gidiyo.

Uçan fil Dumbo:

Yani sanırım oydu. Böcek olamaz o. Olmamalı.

Kuşlar:

Baykuş sesleri, kırlangıç sesleri…ve tabiî ki cazgır minik serçeler. Plajda simit servis edilirken bakıyorum, bir anne serçe yavrusuna getirdiği bir simit parçasını yediriyor. Sonra sanki aynı noktada durmasını tembihliyor, hop gidip bir parça daha kapıp onu orada bekleyen velede getiriyor. Nasıl cici ufaklık, nasıl da şımarık. Kalk git kendin al anneden bekleyeceğine! Mis gibi uçuyorsun işte! Ama yok, gençlik hep tembel, hep dejenere! Okuduğum Shakespeare biografisinde adı geçen John Stow bile gençlerin hiç yürümediğinden, trafiğin korkunç olduğundan bahsediyor 16. yy Londra’sında. Antik Yunan’da bile aynı muhabbet var. Ama haklılar! Bence de gençlik çok bozuldu!

Aha işte örnek: iki adet 15 yaşlarında genç plaja gelip garsondan şezlong istiyorlar, bir gram yardım etmeyi akıllarına bile getirmiyorlar. Biri de dobiç üstelik. Azıcık k.çını kaldırıp yardım etsen belki zayıflarsın. Genç dediğin atletik olur. Bunlar hep sağlıksız, güçsüz muhallebi çocuğu. Ama sonra yüzmeye gidiyorlar – tabiî ki Iphone’ları filan öylece gelişigüzel ortalığa bırakarak. Kaybolsa bişi olmaz, babam yenisini alır nasılsa hesaabı. Vay be, çok coolsun adamım!


Bölüm onyedi: O kitap bu kipak şu pitak!!! Okipapşupitakpukitak!!! Şipidak!!

Okurcum benim, bunu üşenmeyip okuduğuna göre nefis kitaplar da okuyorsundur sen. Canımsın! Plajda da bi ufaklık var, 4.sınıfa gidiyor, o da devamlı okuyor, aferin. Benim de ufakken sevdiğim şeyleri okuyor – hani böyle arkadaş çetelerinin maceralarını anlatan kitaplar vardır ya…Türkçe karşılıkları var mı bilmiyorum. Benim sevdiklerim Fünf Freunde, Hanni und Nanni, Die Drei ???, Nancy Drew filan gibi şeylerdi. Bir de tabiî ki at romanları. Bille und Zottel en sevdiğim seriydi. Astrid Lindgren, Tina Caspari, Enid Blyton en sevdiğim çocuk ve gençlik kitabı yazarlarıydı. Sayelerinde deli gibi okuma alışkanlığı edindim. Çocuğum olursa onun da önüne koyacağım bunları.

Bu yazın okumaları ise şöyle sıralanıyor:

Jack D. Forbes – Columbus and other Cannibals (Bunu yaz tatiline çıkmadan bitirmiştim. Her insanın okuması şart koşulmalı!!! Türkçe’ye de çevrilmiş.)

Ben Okri – Starbook (Kapağının verdiği sözü tutuyor – hakikaten büyülü bir kitap! Alegorinin uç noktası).

Bill Bryson – Shakespeare (okuduğum en güzel Shakespeare biyografisi! Bu arada Shakespeare’in doğum ve ölüm tarihlerinin 23 Nisan olması birçok açıdan tuhaf ve önemli benim için).

Tonlarca Poetry of the 16th Century, Romantic Poetry, Victorian Poetry.

Yine bir ton Metal Hammer dergisi (içerik güzelleşti, baştan sona okutuyor kendini).

Michel de Montaigne – On Friendship ve başka denemeleri.

Ve şimdilerde başucumda olan, elimden düşmeyen ve ucundan kemirilmeye başlanmış olanlar:

Norse Mythology (özlemişim, yeniden okuyorum)

Marcus Aurelius – Meditations (ikinci yüzyıldan insanlık ve felsefe dersleri – hem de Gladiator filminden tanıdığın İmparatordan – yok yok, Commodus değil, babası olan;))

Das Ende des Römischen Reiches (Der Spiegel’in tarih dergilerinden, ancak dergi olduğuna bakmayın, kitap kadar bilgi dolu.)

Philip Matyszak - Legionary – The Roman Soldier’s Manual (Evet, Roma İmparatorluğu çok ilgimi çekiyor taa minicikken edindiğim Asterix hastalığından beri. Yalnız Tenten de candır!)

Jack Kerouac – On the Road (Beatniklerin en önemli eseri kabul edilir. The Dharma Bums’ı okumuştum ama buna ancak sıra geldi)


Bölüm onsekiz: Hayvan hakları

Üniversitedeyken en yakın arkadaşım olan Ömür Gedik, Hürriyet’teki bir yazısında Fear Factor’da oradan oraya atılan farelere değiniyor. Kendini ufacık bir hayvanın yerine koyup empati kurabilen bu içi ayrı, dışı ayrı güzel arkadaşıma teşekkür mesajı gönderiyorum.

Hala hayvanları birer obje, birer eğlence aracı olarak gören, duygusuz makinalar gibi değerlendiren tüm zihniyetleri kınıyorum.

Buradaki bir binicilik merkezine gidip at safari yaptığımızda da aynı durumla karşılaştım. Mekan harika, çok şık, hatta yenilenmiş, iyice göz alıcı olmuş. Ancak bütün o görsel göz boyamanın altında canlıya saygıyı yine mumla arıyorsun.

Mesela bir at safariye çıkıyor, o sıcakta ve hiç de rahat olmayan arazide çoğu yerde tökezleyerek bir saat boyunca birini üzerinde taşıyor. Bu binicilerin arasında at binmeyi hiç bilmeyen, oturuşu bozuk, dolayısıyla ata daha da fazla yük bindiren insanlar oldukça çok. Tekrar ahıra döndüğünden ise terini soğutmadan yine box’una götürülüyor. Eyer çıkarılmıyor bile, çünkü daha kimbilir kaç safariye çıkacak o halde…Bu arada daha tayını emziren kısraklar bile aynı durumda.

Bineceğim atın bana hazır getirilmesi zaten bana çok ters bir durum, ama biz daha oyalanırken ve konuşurken onlar bir at seçip getirdiler bile. Safarinin bitiminde bindiğim atı hemen ahırına götürmemize ise zaten kızmıştım. Neden bu hayvanı önce manejde biraz dolaştırmıyorum, neden döner dönmez kapattık box’una diye söylendim. Deli gibi spor yapıp aniden televizyon önüne oturmak kadar sağlıksız bir şey sonuçta. Bir ton laf kalabalığı yaptılar. Ama ısrar ettim, dedim ki en azından bırakın eyerini ve başlığını çıkarayım, biraz samanla ovup terini alayım, tımar edeyim, rahatlasın. Tuhaf geldi seyislere – alışmışlar prenses model tiplere, atı hazır isteyen, “işi” bitince de geri veren sosyetiklere. “Siz seviyorsunuz galiba” gibi birşeyler söylediler, “Tabii ki seviyorum, ata binmek de binmekten ibaret değildir, atın her işiyle sen uğraşırsın, bunu da seve seve yaparsın üstelik!” diye cevap verdim. Hala ısrar etti “Bari eyeri taşımayın, ağırdır” diye, ben de dedim ki “Çocukken de taşırdım” ve aldım yerine götürdüm. Ama atın yanına döndüğümde ne göreyim, hayvana ya yanlış eyer takmışlar, ya da işi bilmeyen biri takmış, kocaman bir yara! Zorla eyeri çıkarttırmasam kimbilir o gün daha kaç kişi binecek zavallı hayvana. Ortalığı velveleye verdim, veteriner çağırın dedim, blue spray getirin çabuk dedim, o sırada hayvancığın yanında bekledim, yaraya konan sineği kovaladım devamlı, sarıldım, sevdim, konuştum, gözümden yaşlar süzülerek…Sonra müdüre çıktım, nasıl olur dedim, bir hayli kafa şişirdim, bana sözler verdiler falan filan, ama bu deneyimden sonra bir daha bu şartlar altında asla bu at safari işine bulaşmam. Kendimi suça ortak edilmiş hissediyorum.

Hala telefon edip kontrol ediyorum. Ne bilebilirim tabii ta İstanbul’dan, bana ne anlatsa inanmak zorundayım. Ama en azından rahatsız etmiş oluyorum, o da birşeydir. Bunu daha fazla insan yapsa belki o hayvancıkların durumu da düzelir. Çünkü aslında atın doğasına ters bir şey değildir kendine uygun, iyi bir binici ile doğada gezmek. Bazı kurallara uyulursa, hayvanın da sağlığı, rahatlığı ve hakları gözetilirse iki taraf için de güzel bir şeydir.


Bölüm ondokuz: Tatt’s Life (Part Two)

Tatil dövmesi denen o rezillik nedir! Neden yaptırılır ki hiç anlamam. Bir de onu göstermek için kolu kıvırıp gezenler var ya, ne diyim bilemiyorum. Kışın da oldum olası sinir olurum bir barda falan dövmesini göstermek için atletle gezenlere. Ya da sırtındaki dövme görünsün diye kürek kemiklerini ortada bırakan atlet modelinden başka bir şey almayan kişiliklere.

Bir de velet kısmında görüyorum ki tatil tattoo’su camiası bir de bu geçici dövmelerin yaldızlısını gerçekleştirmiş, tam anlamıyla kuş kondurmuş.

Bölüm yirmi: Görgüsüzlük

Teknesini almış da burnumuzun dibine demir atmış sonradan görme tayfadan tiksiniyorum. Gidip teknelerini anahtarla çizesim geliyor.

Plajlarımızın doğal güzelliğini zaten “biiç” ettiniz, bi de tekneleriniz çıktı başımıza!

Peki ya o plajın etrafına taktığınız demir çubuklar ve halatlar ne oluyor? Senin bana “şıklık” ve “marine tema” diye satmaya çalıştığın o sakil zevksizliğe bakmak zorunda mıyım ben? Arkadaşım, doğa zaten alabildiğine güzel! Daha güzelini yapamazsın, kasma! O demir çubuklarından akmış pas mı güzel yani? O halatlara asılmış çeşitli mayolar ve deniz gözlükleri mi güzel? Nerede birkaç yıl öncesine kadar en büyük zevkim olan akşamüzeri kenarda oturup ayaklarımı suya sallandırarak balıkları seyretme zevki? Elimden aldın onu hayvan herif!!! Gözün doysun, paraya doymadın bir türlü!! O zevksizliğine, o sıkış tıkış şezlonglarına gelen kitleye ruhumuzu da sat da tam olsun! Artık utanmaz bir şekilde “ben bana para kazandıranı seviyorum” diyecek kadar da arsızlaştı bunlar.

Sabah kahvaltıda peynir-ekmekle beraber aklını da yemiş olan bir eleman da su kayağı yapıyor sabahın sekizinde. Hay ben senin Lacuna Koyil.

Bölüm yirmibin: Magazin basını

Dergiler, gazete ekleri, hepsi bir ağızdan nasıl görünmemiz gerektiğini dikte ediyorlar yine ve hala. Şunu giy, şu beden ol, aaaa bunun selüliti var, yok filanca kişi fazla kilolarıyla dikkat çekti vesaire. Bunu yazan ve düşünen tüm erkeklere sesleniyorum: siz de 300’deki Leonidas ve savaşçıları gibi olun! Pardon, ne dediniz? O bir illüzyon mu? O baklavalar makyajla mı çizilmiş? Kompütür cenereytıd efektler miymiş? O mankenler de bir illüzyon güzel kardeşim benim! Normal insan hayatı yaşayan kimse o manken ve oyuncu tayfası gibi olamaz. Özellikle 20li yaşları geçtiyse. Ve çalışıyorsa. Ve personal trainer’i, özel aşçısı, asistanı bilmemnesi yoksa. Ve fotoşop kullanmıyorsa! Ve günde bir adet kereviz sapı kemirmeyi insan haklarına aykırı ve çok da gereksiz buluyorsa. Haşhaşlı ekmek yönetir! Hmm şlap. Ver şurdan Nutella’yı!

Bir de şu cemiyet dergileri gözüme takılıyor hep. Plajdaki kokoşlar, acaba diğer kokoşlar naapmış diye Hello! OK! Şamdan gibi dergiler alıp okuyorlar. Çoğunluğu havadan gelen parayla kıyafetler alıp tek işi onları sergilemek olan veri importınt piipıl’ların beach’lerde yatarkenki resimleriyle dolu bu basın organları. (Bazı ağaçların kaderi ne kötü! Sen git kesil, kağıt ol, sonra üzerine bu basıl!). Alternatif dergiler olsa mesela? Naber? Tamam! veya Mum isminde olabilirler. Belki daha ilginç bir içerik söz konusu olur, kimbilir. Dudullu Postası gibi olur ya da. (Özgür basına saldırı! Fot.mak.kır.)

Bölüm yirmikin: Top three ways to be uncool (erkekler için speşıl)

Deniz suyu banyo suyu kıvamındayken on saat nazlanıp bir türlü girememek ve girince de “Çok soğukkkk!!!” demek. Özellikle genç erkek olup da bunu yapmak.

Köpeğin sahip gezdirmesi. O fitness center’da geçirilmiş saatler hep boşa.

Belli ki çok zengin olup ama bir tane bile ayak tırmak makası ve törpü sahibi olmamak. O ne be, Deli Ziya tırnağı gibi!

Bölüm yirmiüç: Vita Merlini

Kediden anlayanlar bilir, pek bağlıdırlar alışkanlıklarına. Yeni bir şey hayatlarına girdi miydi de hemen gelenek haline getirirler onu. Bizde de bu sene akşam beş balkon sefası ritüeli başladı. Akşam güneşinde hafif pembeleşinceye kadar kısık güneşte çevirdim de kendimi bu yıl bir-iki kez. Merlin de hemen “Aaa, hadi ritüel olsun bu! Hadi hadi hadi!!!” diye dayattı. Ben balkona çıktığım anda “E ben???” diye (“Meomeo!”) hemen kapının açılmasını talep ediyor ve o da güneşleniyor.

Bu sene güneşlenmek de nereden çıktı deme okiş, zaten 5 dakikayı geçmeyen bir olay, o da güneş batmadan hemen önce. :) Efenim, Estée Lauder sağolsun, benim için “Bronze Goddess” diye bir seri ürün çıkarmış – biliyorsun, arkadaşlarımın bana uygun gördükleri isim Goddess’tır ta eskiden beri. Ben de kıramadım, bari az bi rengim dönsün de ayıp olmasın kadıncaaza, o kadar tribute yapmış bana dedim. Olay bu.:P

Ne diyordum. Bu kedi canlıları bölgelerine pek meraklıdırlar bir de. Geçen gün bir başka erkek kediyle war for territory gerçekleşince olan oldu, güzeller güzeli kedişim soluğu veterinerde aldı. Neticede yaz günü hiç tanımadığı, bilmediği o boyunluklardan takmak zorunda kaldı göz kapağındaki çiziği kaşımasın diye. Ama Merlişimle neler atlattık, bunu mu atlatamayacağız? Öleceğim sandığımda yanımda bir tek o vardı, o ölecek gibiyken de ben…Gece karanlığında gözlerinin ışıltısı, o kocaman kapkara küreler…başını yasladığı kolumdan bana bakar, karşılıklı uykuya dalana kadar…Veterinerde geçirdiği gece hiç uyuyamadım.

Bölüm yirmidört: Olağan bir gün

Sabah iyice erken kalkıp önce fırına gittim. Dönüş yolunda bir Ağaçkakan gördüm, çok şanslı hissettim kendimi. Oradan hooop denize. Suyun hafif sabah ürkünçlüğünün zevki bambaşka. Kururken baktım yandaki kayada bir Martı. Onları doğal ortamlarında görmek o kadar güzel ki. İstanbul’un çöplüklerine hiç yakışmıyor bu muhteşem varlık. Haşhaşlı, taptaze ekmekle mükellef bir kahvaltı, ardından tekrar plaja iniş. Heavy Metal ve Heavy Literature ile günü geçiriyorum. Bir de arada Tarja Turunen’e, yok efendim Gus G.’ye sorulacak soruların İngilizceye çevirisini yapıyorum kocamla telefonda. Röportajları Yüxexes’te okuyabilirsiniz, çok tatlı, mütevazi insanlar. Metehan telefonla yaptı röportajları bu arada.

Akşamüzeri internet cafe’ye gidiş. On-onbeş oğlan çocuğu Counter Strike oynarken ben internet üzerinden Arka Koltuk (Rock FM 94.5, haftaiçi her gün saat 17.00-20.00 arası) dinliyor, Metehan’la biraz da bu yoldan hasret gideriyorum. Biraz da dolaşıyorum Bitez’de. Polisin izin verdiğinden daha güzel kızlar var, yerli-yabancı. Diğer cinste de vardır illaki de benim dikkatimi çekmiyorlar. Ama şu bir gerçek ki kimse kendi güzelliği yüzünden havalara girmemeli. Şu kadar minik bir yerde bile görüyoruz ki dünyada sayısız çok güzel insan var, senden daha güzeli, daha genci her zaman var, o yüzden hiiiç dikme o burnunu Kaf dağına! Sana diyorum – güzelliğini kendi marifetinmiş zanneden boş kafalı insancık! Çok pis burnunu sürterler, haberin olsun. Demedi deme sonra. İç dünyadan haber ver – maneviyat, farkındalık, merhamet, tevazu, inanç, karma, quantum’dan naaber?

Eve dönünce biraz yazı, biraz okuma veeee tavuk saati gelince uyku için odama çekilmece.

Metal Hammer’de okuyorum, Acrassicauda gelmişti ya Kemancı’da çalmıştı hani, US mülteci kapsamında Amerika’ya kabul edilmişler, Hetfield karşılamış. Bizim Cey yaa.

Bölüm yirmibeş: The remaining fragments of a dream

“İnsan bir kez sevdiğini hiç sevmemezlik eder mi?”

Bölüm yirmialtı: “Bizim Lars”

Bir sabah gazete alırken çok sevdiğimiz bir komşumuz ile karşılaşıyorum, beni görümcesiyle de tanıştırıyor o sırada. Sonra diyor ki “Senin konserin Radikal’de yazısı çıktı, sana ayırdım onu”. Çok seviniyorum, gazeteyi bulamayacağım sanmıştım. Derken görümcesi “Hangi konser? Metallica mı?” diyor. “Yok” diyorum, “onun üzerinden geçti baya - FNM vardı…”. “Ha, yoksa bizim Lars var, Metallica diye bir grupta çalıyor, bilir misin?” diyor, ben “bizim Lars” ifadesinde bi reset yaşıyorum. Nasıl yani??? Meğer Lars’ın babasıyla görümce hanımın kocası kankaymış. Bildiin Ulrich’lerle ailece görüşen insanlar yani. Oha diyorum - bir sabah yazlıkta gazete alırken “bizim Lars” ifadesi! “Geçenlerde Kopenhag’a gelmişti Lars, aslında şimdi Amerika’da yaşıyor…babası tenisçi, ama artık çok iyi görmüyor…” gibi komşunun oğlunu anlatma ifadeleri baya tuhaf, baya!!!

Bölüm yirmiyedi: Smiling with the mouth of the ocean

O da ne? Bir takım gelişmeler olunca Gülhan’cım (Dereli) birkaç günlüğüne gelebiliyor ve bizde kaldığı birkaç günü bir hayli eğlenerek geçiriyoruz. Kendisine denizle olan kısa süreli ilişkilerinden dolayı Lipton Sallama Çay nick’ini uygun görüyorum (bense balık burcu bir insan olarak arkadaşlarımla suyun dibinde ve üstünde fazlasıyla vakit geçiriyorum) ama bu farkımızın dışında ikimizin sayısız benzerliği su yüzüne çıkıyor (nasıl kelime oyunu?:P). Mesela ileriye yönelik planlarımız arasında huysuz aksi nine olmak var ki bunun çalışmalarına hemen başlıyoruz. Plajdaki gençlere hayvanları rahat bırakmaları konusunda estirdiğimiz terör o derece etkili oluyor ki artık gelip tekmil verir hale geliyorlar (“Biz o deniz kestanelerini suya geri koyduk.” - “Hmm. Aferin, gözüme girdiniz.”). Bir de şu konuda hemfikiriz ki her çocuk şirin falan değildir! Bir tanesi var ki, iki üç yaşlarında, iki bakıcısı da peşinde koşturmaktan helak oluyor ve şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalıyorlar gün boyu. Ben de bu velede o kadar uyuz oluyorum ki Ayşegül serisi yerine alternatif olarak Küçük P.ç Tatilde diye yeni bir çizgi roman öneriyorum. Gülhan’la bunun çeşitli epizodlarını adlandırıyoruz:

Küçük P.ç Balıkları Katlediyor
Küçük P.ç ve Hizmetçiler
Küçük P.ç Sörf Tahtasında
Küçük P.ç Nintendo’sunu Paylaşmıyor

Bu böyle gider.

Tatilin son günlerini beraber geçirmek ve birbirimize akabinde yol arkadaşı olmak harika oluyor.


Bölüm yirmisekiz: Yığınla depolama aygırı

LOST’taki Mr. Eko’yu bildin mi? Hah, işte bu ona verdiğimiz isimdi. Ama şimdi artık bir blog filan açarsam ona vereceğim isim olabilir. Zira yıllardır yazmış olduğum yığınla röportaj, konser anısı ve albüm kritiği, grup tanıtıcı yazıları vs. orada depolayabilirim. Bilirsiniz, senelerdir Laneth, Non Serviam, Blue Jean/Headbang, Yüxexes/Gürültü, Ağrı Kesici, Deli Kasap gibi dergilerde yazar dururum. Son zamanlarda www.delikasap.com’daki “Abigail’in Laneti” köşemde toplamaya başlamıştım eski yazılarımı ama site bir tuhaf olmuş. Köşeme koyduğum son on yazı filan görünüyor ancak. Bana da senin gibi okişler fikir verdi, dediler ki “Seyda abla, Seyda abla! Blog aç ordan okuyalım!” Ben de dedim ki “Blog ne?” Sonra baktı bunlar karşılarında teknol takozu bi insan var, oldschool bir yaklaşımla “Kitap yaz! Kitapta topla her şeyi!” Ben de dedim ki “Şimdi vaktim yok! Sonra kesin!” Ve bu garip muhabbet böyle sürer giderken dedim ki blog galiba güzel bişey mi ne? Yoksa galiba mantıklı olabilir mi acaba mikine?? Yoksam, yoğusam, aceba blog mu açiim? Bakarsın yaparım bunu! Bakarsın ben de teknolocik olurum birden! Yihu çok heycannı!

Bölüm yirmidokuz: Be aggressive! B-E aggressive! B-e-a-g-g-r-e-s-s-i-v-e!

Faith No More ne güzeldi ya. Neyse, başka bir şey anlatacaktım ben.

Şu Unirock Fest nelere kadir oldu. Bu yaz herkes – kendi aramızda “mosh çekmek” diye adlandırdığımız - “metalci selamı”nı öğrendi. Annemin ağzından Ronnie James Dio ismini duymak oldukça garip, ama köşe yazarlarına konu olunca bir anda büyüklerimiz, teyzem filan, hepsi öğrendi bir anda. Dio babanın rehberliğini yapmış biri olarak evde anılarımı anlatınca ilgiyle dinlenmesi çok şaşırtıcı. Aynı zamanda gazetelerin baş sayfalarında yer alan fotoğraflarda UÇK Grind bileklikleri görmek de tuhaf. Naber Tanju?:P

Oha! Bölüm otuz: Gute Mine zum bösen Spiel

Ben burada birşeyler yazıyorum ve sen, sevgili okur, bunları okuyorsun ya, aslında bak Starbook’ta ne diyor:

‘Misunderstanding is all that is possible between your people,’said one of the beautiful beings. It is simply not possible to understand one another, given the way you people are made. You do not hear what you hear, you do not say what you say, what is said is not what is intended, what is intended is not what is said. How can that which does not know itself know what it is saying, or wants to say? Nothing is as you see it or feel it or hear it. Your bodies are inefficient for the collecting of true information. All you can do is misunderstand. And so you may well make an art of it.’

Bu gerçekle yaşamak zorundayız galiba. O halde şöyle demeliyim: en iyi yanlış anlaştığım insanları özlüyorum tatilde – Metehan başta olmak üzere.

Umur’lar (Akaydın) da Bodrum’a gelecek ama tam ben döndüğüm gün, olmaz ki böyle bir zamanlama! Pagan Arda Bodrum’daymış diye duyuyorum ama onu da yakalamak mümkün olmuyor. Gülhan’ın birkaç günlüğüne yanımda olması ve üstelik dönüş yolu arkadaşı olması ise süper. Stres ve kirliliğin her türlüsünün beşiği İstanbul’a dönüş yeterice zor. Konserleri dışında çok az şeyini sevdiğim bir şehir. Yeşilliği yok denecek kadar az, gürültüsü inanılmaz boyutlarda, aşırı kalabalık…saymama gerek yok bunları, hepimiz biliyoruz. Ama işte dönme zamanı geliyor çatıyor. Hayatımızı idame ettirmeye yarayan o kağıtlardan kazanmak için yine hayatımızın büyük bir bölümünü rafa kaldırmak zorundayız her gün.

Buraya kadar yine okumaya dayandıysan sevgili okiş, o halde sana da kolay gelsin. Dilerim ki tatilin, dinlenecek ve eğlenecek, kitap okuyacak, doğada gezip kuşları dinleyecek, bisiklete binecek, uyuyacak, müzik dinleyecek zamanın bol olsun!
Git şimdi gözüne dinlendirici bir salatalık maskesi koy. Görüşmek üzere!

Seyda “Abigail” Babaoğlu

1 yorum: