Helloween / Andi Deris ile muhabbet

2006 tarihli bir Deli Kasap yazısı:

ANDI DERIS ile Helloween ve her şey üzerine…

Helloween-sevmez bir kişi olarak 2004 yılında Wacken’da bile beş-on dakikadan fazla izleme ihtiyacı hissetmemiştim bu grubu ve ilk fırsatta kendimi gölgeye atmayı tercih etmiştim. Doğal olarak “Helloween Türkiye’ye geliyormuş” haberleri de beni etkilememişti, gitmeyi de asla düşünmezdim, ama her şey farklı gelişecekti…Haberi alan Michael adlı Alman bir iş arkadaşım bana “Helloween geliyormuş!” dediğinde sadece “Hm evet, noolcek?” diye cevap verdim, ama onun derdi başkaydı: “Olm müziklerini ben de sevmem de vokalistleri okuldan kankam, beni görüştürebilir misin onunla, sürpriz yapalım?” dedi, “Nasıl yani???” oldum. “Yahu yedinci sınıftan itibaren lise bitene kadar hem sınıf arkadaşımdı, hem de kankam. Benim burada çalıştığımı bilmiyor, süper olur konserde bir görüşsem!” “Oha tesadüfe koş!” dedikten sonra “Kankalarla konuşur ayarlarız yahu ayıpsın” diye güvence verdim kendisine.
Sevgili dostumuz Adil grubun erken geleceğini, dolayısıyla konserden önceki gün daha rahat görüşebileceğimizi söyledi, eh biz de zaten bunu tercih ediyorduk. Dolayısıyla 31 Ocak 2006 günü evde “Ay ne giysem ayol…hmm, King Diamond tişörtüm kirli, Kreator olmaz şimdi, o da Alman, hah, Overkill giyiim, daha nötr ama aynı zamanda ben sizi diil bunları dinliyom mesajı da veriyor, tamam!” şeklinde hazırlanıyor ve bir taraftan Michael ve Adil ile ne yapılacağını konuşuyordum. Uzun lafın kısası, Michael ile akşam saat on’da Helloween’in kaldığı otele vardık.
Lobide kalabalık bir masa hemen gözümüze çarptı – bütün Helloween tayfası ve bir kısım roadie’leri oturmuş kendi hallerinde takılıyorlardı. Organizasyondan kimse yoktu, onlar backline ile uğraşmaktaydılar o sırada. Masaya doğru yaklaştığımızda Andi Deris’in gözlerinde önce “Bunlar kim yaa, niye geliyorlar acaba bana doğru??” sorusunu, sonra da “OHA!” nidasını gördüm. Sadece gözlerinde kalmadı, dışarı da taştı bu ve iki arkadaş sarmaş dolaş oldular, çok cici bir kavuşma anı yaşandı. “Napıyorsun olm burada???” sorusuna Michael’in “Öğretmenlik!” cevabı Andi’yi iyice dumur etti. “Nee? SEN öğretmen mi oldun???” diye şaşırdı, Michael de “Tabi olm, bak bu da iş arkadaşım” diyerek beni tanıştırdı. Herkese de merhaba dedikten sonra oturduk ve diğerlerinin ilgili bakışları altında dört saat sürecek bir muhabbet başladı.
Nereden başlasam bilmiyorum, dur bakiim, ilk önce neredeyse kum havuzundan beri arkadaş olan ama yaklaşık on yıldır görüşememiş olan bu iki kankanın okul zamanlarından başlayayım en iyisi.
Hani klasik bir iddia vardır “okulun en fırlama sınıfı bizdik” diye, işte aynı iddiada bulundu bu ikisi ve sonra başladılar anlatmaya. İkna oldum. Berbatlarmış gerçekten yahu! Bu Andi de sınıfın en serserilerinin önde gideniymiş zaten. Bir ton anekdot anlattılar, hocalar herhalde bayram etmiştir bunlar mezun olunca! Bu arada Tarih konusunda zayıf olduğundan Michael çalıştırırmış bunu son sınıfta. Ne kadar başarılı olduğu ise süpheli!
(Michael bana daha sonra bir gün bu son sınıfta çektikleri video’yu seyrettirdi, çeşitli okul gezileri filan söz konusuydu. Andi’nin o zamanki halini ansiklopedide “80’ler Alman metalcisi” entry’sinin yanına koy, yeterli açıklama olur, o halde yani. Ama o yeni terlemiş bıyıklara rağmen yakışıklı valla. Buna o zaman da, hala da “DeDe” ismiyle hitap ediyorlar. Okul gezilerinde otobüste en arka sırada oturuyorlar klasik metalci adabına uygun olarak, azıyor kuduruyorlar falan. Sonra gezi yaptıkları mekanlarda bir bakıyorsun, Andi yokolmuş, sonra en arkada beliriyor yine, sigara içerek pek bir cool takılıyor filan, çok komikti yahu! Michael Andi’nin karısına yollamak istedi bu video’dan ama Andi “Sakın ha!” dedi. Rezil olma riski had safhada elbette!)
Bu arada Andi ve karısı Teneriffa’da yaşıyorlar. Evliliğin kendisine “kendini kontrol etme” zorunluluğu getirmesinden biraz hoşnutsuzluk yaşadığını söyledi anlamlı anlamlı bakarak, ama artık bunu yapmayı öğrenmiş. Aferin.
Ailesinden bahsederken 14 yaşındaki oğluyla çok gurur duyduğunu söyledi. Gitar ve davul çalmanın yanısıra bir de şarkı söylüyormuş. Çok sağlam bir karaktere sahipmiş üstelik daha şimdiden. Bunları anlatırken gururlu baba edaları çok sempatikti.
Teneriffa’da bir ton rock star’la komşu olduklarını anlattı, Dio mio herkes orada yaşıyormuş. Mikkey Dee ise en yakın arkadaşlarından biriymiş!!!
İlk taşındıklarında millet elbette imza istiyormuş her dakika, ama 5 yıl sonra bitmiş bu. Ada ahalisinin tamamı o süre içinde halletmiş imza işini. :) Veli toplantılarına filan giden normal bir baba artık orada.
Şimdi bir tekne almak istiyormuş ama pahalı olduğundan yakındı…Para meselelerini konuşurken konu gruba geldi doğal olarak. Ve bir şarkıcı olarak kendisine. Çok açık bir şekilde “Benim her zaman en büyük olduğumu söyleyen insanlara ihtiyacım var” diyor kendine olan güvensizliğinden bahsederken. Grubun fazlaca kız hayranının olmasını hiç istemiyor, “%10-20 kadar kadın seyirci iyidir ama fazlası seni gerçek fanlarının gözünde bitirir” diyor, çok da doğru diyor bence.
Üzerinde 2004 Wacken Open Air tişörtü vardı. “Gittim ben buna” dedim. “Siz sahnedeyken paso sarışın fetiş bir fanınızı gösteriyordu dev ekran” dedim, hatırlayamadı ama pek de iyi bulmadı bu durumu. “Zaten Bang Your Head festivali son yıllarda Wacken’den çok daha iyi” diye devam etti. Uzunca bir süre müzik piyasasından falan konuştuk. Bir ara üzerimdeki Overkill tişörtüne takıldı, “Bu yaşlı g.tleri mi dinliyorsun?” dedi. “Evet, mesela, ama esas King Diamond’ın Türkiye’deki en büyük fanıyım” diye klasik tiradımdan başlayarak saydım neler dinlediğimin bir özetini. Böyle metalci kankalar şeklinde konuştuk sonra on saat, şu süper, bu b.k gibi falan diye. Motörhead’in gerçekleşemeyen Türkiye konserini anlattım mesela, ağzı açık kaldı. Kendisi de Max Cavalera’yla ilgili bir şey anlatmıştı ama hatırlamıyorum, o mu Helloween’e ticari demiş, kendi mi onları öyle görüyordu (hay Allaam, ne olurdu bir şeyi daha tazeyken yazabilseydim, dört ay sonra yazmasaydım, tembel olmasaydım, her şeyi son dakikaya bırakmasaydım, huyum kurusun aaaa)…
O arada sevgili roadie kankamız Danny de belirmişti lobide. Çok mutlu bir kavuşma yaşadık. Destruction’la çalışmayı bırakmış, Helloween’le turluyormuş, çok da memnundu halinden ve Schmier’in siniriyle uğraşmak zorunda olmamasından. Biz biraz Michael ve Andi’yi kendi muhabbetleriyle baş başa bırakıp kendi muhabbetimize daldık kankayla.
Sonra tekrar birleşti muhabbet. Michael ve ben, Andi’ye geçen sene yaptığımız okul gezisini anlattık. Bir sınıfla Hamburg’a gitmiştik, ben de bir gece tutturdum Cephalic Carnage konserine gitcem diye. Michael de geldi bana eşlik etmek için, ama dayanamayıp kısa sürede kaçtı. Ben (diğer 20 seyirci gibi :)) sonuna kadar kalıp sonra da zifiri karanlıkta Hamburg’un gayet sakat istasyon bölgesinden dönüşümü anlattım filan, çok güldük.
Gezimizin son günü ise Almanların kano merakı yüzünden okulcanak nasıl Pocahontas’a döndüğümüzü yerlere yatarak anlattık. Benimle kanoyu paylaşan Michael’e sürekli “Kafamda hayvan mı var?” sorusunu sormam, daha ikinci dakkada “Heyyo Seyda gelmiş!” diye üstüme atlayan örümceği kürekle pantolonuma yaydıktan sonra oluşan obsesif kompülsif ruh halimin özetiydi ve herkesi çok güldürdü.
Bu Andi kişisi şahsıma yönelttiği son derece ilgili sorularıyla çok hoş bir sohbet partneri olduğunu kanıtladı ve hala müziğini sevmesem de en azından kişi olarak sempatimi kazandı. İnsanların kendileriyle dalga geçebilmeleri güzel bir şeydir. “Onüç tane saçım var!” demesine koptum. Bu yüzden gölge attırmak mı ne, o şeyden yaptırıyormuş işte alacalı bulacalı olunca daha çok gözüküyor diye. “Gerçek rengi ne?” diye sordum, “Sokak iti kahverengisi” dedi.
Biraz kendisinin sağlık durumunu konuştuk. Uykusuna son derece dikkat ettiğini söyledi. İçkiyi de sadece uyumak için içtiğini. Ancak bir de doktorunun tavsiyesi üzerine…zira içkiyi tam anlamıyla bıraktığını söylediğinde doktor “Delirdin mi sen, sağır mı olmak istiyorsun?!” diye çıkışmış buna. Durum şuymuş (aklınızda bulunsun): yüksek volümlü ses olan bir mekandan ayrıldıktan sonra 1-2 bardak kırmızı şarap ertesi gün kulakların ötmesini (ki sağırlık başlangıcı uyarısıdır) engelliyormuş. Dolayısıyla her konserden sonra doktorun tavsiyesiyle içiyormuş bu miktarı. Yalnız şunu da ekleyeyim: mekanda içmeye başlarsanız bu koruma özelliği kalmıyormuş! :) Yani neymiş: barda, konserde alkol almayacaksınız, sonra evde 1, maksimum 2 (daha abartırsanız o da olmazmış!) bardak kırmızı şarabınızı içeceksiniz. Ya da kulak tıkacı takın! (Ha ama diyorsanız ki “Metal benim için o kadar önemli diil, sağır olup hayatım boyunca dinleyemesem de olur, nasılsa bırakıcam hem büyüyünce” o zaman siz bilirsiniz banane).
Akgün otelin lobisinde muhabbetimiz sürerken Andi sevişgen koridor komşularından şikayet etmeye başladı. Kendisi koridorda oturuyormuş da bunların anırmalarından uyuz olmuş – çok eğlenceli şekilde anlattı bize bu enstantaneyi. Sonra dikişlerinin alınma olayından bahsetti, sonra bugüne kadar Helloween olarak ne kadar çok felaketten kılpayı ve son dakikada kurtulduklarını…
Saatler böylece geçti ve biz sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi olduk. Arada Weikath kişisi kucağındaki laptop’a indirdiği Miki pornolarını (hayır “porno pornosu” gibi anlamsız bir şey demedim, gerçekten Mickey ve Minnie Mouse sözkonusuydu!) bize gösterip eğlencenin bambaşka bir boyutunda gezindiğini gösteriyordu bize. Ay üstüme iyilik sağlık diye geçirdim içimden, dışımdan cık cık derken. Neyse ki yavaş yavaş elemanlar yatmaya gitti ama biz – Michael, Andi, Danny ve ben - hala oturuyoduk. Geceye son vermeden Andi biraz da konser için Türkçe öğretmemi istedi - “çok güzel, teşekkürler, merhaba” gibi şeyler yazdım verdim, ezberledi.
Sonra sordu “Tamam sevmiyorsun ama yarın gelecek misin?” diye, e tabi gelicez artık dedim, zaten Danny davetli listesine yazacaktı. Hem Michael benimle Cephalic Carnage’a gelmişti, ben de ona Helloween’de eşlik etmeliydim! :)
Andi’nin içtiği Havana purolarının kutusunu, Romeo Y Julieta marka olmasından dolayı çok sevdim ve pena kutusu yaparım diye aldım. Sonra da bu acaip eğlenceli geceye bir son vermek üzere, email, adres vs. alışverişini de hallettikten sonra, vedalaştık, öpüştük, sarıldık ve herkes yatmaya gitti.
Ertesi gün konserde yanımdaki Alper’le (Tabakçılar) sıkıntıdan ağzımızla Testament çalıp ona azdıysak da olsun :), yine de sahnedeki Andi’yi seyrederken “Senin öğrenciliğini biliyorum olm ben ehehe!” diye düşünmek zevkliydi.
İşte böyle. Oh, bu yazı da bitti.
Stay Heavy der kaçarım ben.

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Megadeth'in ilk İstanbul konseri

Rock the Nations Festival I

TANKARD Konseri, 12 Şubat 2011