26 Kasım 2009 Perşembe

Abigail Tatilde II



Deli Kasap için yazılmış tatil anılarım / Yaz 2009:

ABİGAİL TATİLDE (Epizod iki)

“Bikiniler! Şortlar! Hazır mısınız?”
“Hazırız Kaptan!”
“50 faktörlü kremler! Grup logolu tişörtler! Hazır mısınız?”
“Hazırız Kaptan!”

“O halde – OOOOOOOOOO! Hulivzinepaynepılandırdısi…..”diyerek tatil dizimizin ikinci sayısına başlayalım.

Naber okiş? (Geçen seneki yazıyı okuduğunu varsayarak - okumadıysan önce onu oku, koş! - samimiyete devam ediyorum). Naptın bütün sene? Ben bi ton yazı yazacaktım ama yazamadım iş hayatı denen necessary evil yüzünden. Oysa ne grup yazıları, ne albüm kritikleri yazacaktım, ve daha neler neler…Hepsini kafama yazdım. Neyse, yaz geldi, bunu emir olarak algılayıp hemen yazma içgüdümü telafi edebileceğim kadar edeyim bari.

Ben yine geldim yazlığa. Burası yazlıktan çok bir sanitarium, bir terapi merkezi benim için. Hidromasaj, fototerapi, audioterapi, cardio training, hepsi burada (deniz, güneş, müzik ve yüzmek diyorum)…Biraz olsun insan gibi yaşamaya yaklaştığım bir yer. Gerçi buranın adı çıktığından ve bütün herkes buraya doluştuğundan beri çok zorlaştı huzur bulma ve insanca yaşama olayı, ama yine de pis leş İstanbul’a göre biraz daha iyi işte. İşte burada, bu beldede, yine TR topraklarının en metal kadın bünyesinin tatil sayıklamalarıyla karşı karşıya kalacaksın ey okişkitom. Korkma, yaklaş. Sen de istiyorsun, biliyorum!:P

Ne diyorduk…Abigail ve sevgili kocası Metehan bey ve tabiî ki Merlin hayvanı Bodrum’a teşrif ederler yine ve ilk hafta plajdaki olağan yer kavgaları dışında olaysız geçer gibi. Bu ilk hafta aynı zamanda Metehan beyin yegane tatilidir.
Ama dur, azıcık düzen sağlayalım:

Bölüm bir: Nasal gençlik

Metehan ile baya gülüyoruz gençlere. Hepsi burundan konuşuyor, sanırsın hepsi yaz günü nezle olmuş. Gerçi denize bu sene tiineyç mekanı İnceburun’dan girmiyor, yine orta yaş ve üstünün rağbet ettiği Ortaburun’u tercih ediyoruz. Sebep? Hayatım teenage tayfanın içinde geçiyor, bari tatilde etrafımdaki insanlar benden yaşlı olsun istiyorum! Oh mis, emekli mode: on. Buraya takılan üç-beş yolunu kaybetmiş yavrucak da dalga geçmemize maruz kalıyor. Hele ki çocuklar – onlar iyice komik. İki tane ıslak çocuk var, onlar hep ıslak. Islak Çocuk – güzel Tim Burton şiiri olurmuş (okudun mu şiirlerini? Okusana! Hayat Nightmare Before Christmas marşandizleriyle geçmez!). Bir de “Şaşıran Çocuk” var ( “AAA yengeç gidiyo!!!” – E ya ne yapacağıdı??? Ya gidecek ya duracak. Fifti-fifti bi olasılığa şaşırmak??? Ya da şu tepki: “AAA balık!!!” E ya ne olacağıdı??? Fil??) Bi de bu kısalar her şeye hükmettiklerini falan sanıyorlar ya, şöyle replikler duyabiliyorsunuz mesela: “Balık! Gel!” Hahahaha! (Ehue diye gülmek vardı, nooldu sahi ona?)

Bölün: ikiye

Benim kafa her zamanki gibi çift kişilikli çalışıyür. Bi tanesi süper ciddi, entelektüel, rafine, elit, üstün insan kişiliği (kendimi övdüğümden diil, öyleyim, naapiim – ayrıca ukala değilim, sadece her şeyi herkesten daha iyi biliyorum:P). Öteki bildiin serseri. Bi de Metehan beylen yedibin yıldır yaptığımız kötü esprilere bağladık, plajda rohoho diye bunlara güldük tam public enemy olduk. Örnek mi? Bunu sen istedin, al:

- Kim o?
- Richard!
- Gere!

Rahaha! Al bi tane daha:

- Yemeğini Peter Jackson!
- Banane yaa! Eric Petersen!

Rohaha!!

Bu espiriklerden ve tonlarca Metal Hammer okuduktan sonra yine Ben Okri’nin “Starbook”unu okumaya devam ederek alegorinin derinliklerine dalar yine dengesiz kahramanımız. Hem edebiyatçı, akademik kişilik, hem metalci serseri aynı bünyede çok eğlenceli olüyür.

Bölüm üç: Tupaç Şakur

Kulağım tıkandı. Tıpaç almadım, teyze gibi yüzdüm bikaç gün. Kafayı sokmadan böyle. Çok acaip bi deneyimmiş.

Bölüm dirt: Insomnia

Gece yatamıyorum. Kedi hayvanım gelip kıllı yünlü bedenini bana yaslayıp uyumaktan yana, bense bu fikri beğenmiyorum. O ise sallamıyor insanının fikrini ve gelip kıllı yünlü bedenini bana yaslayıp uyuyor. Kırk derece havada battaniye çok süper hakkaten. Sonra kalkıp yemek yeme faslı var herifin merp merp. O da bitince “üzerini örtme” ritüeli başlıyor. Gece sessizliğinde yemeğini yer laminatıyla kapatmaya çalışan bir hayvanın fırş fırş sesleri en çok ihtiyaç duyduğum şeydi evet! Sağol varol Merlin!

Bari plajda yatiim diyorum, orada da hummalı bir “gölgeyle beraber hareket etme” ve “tavla sesine kafayı takmama” uğraşı içerisinde zor oluyor. Allahtan o kadar sıkışık ki şezlonglar, yanımdakinin gözeneklerini sayarak uykumu getirip beş-on dakika dalabiliyorum. Bu arada şu şezlongların sıkışıklığı öyle ki ortalık yatakhaneye benziyor. Hatta açık havadaki savaş hastanelerine. Top Secret filmindeki Latrine karakteri gibi hayal ediyorum herkesi. Yakında ranza modeline geçerlerse hiç şaşmam. Ya da komple denizi kapatalım betonla, üzerine yayalım alabildiğine sunbed’leri, oh herkes kurtulsun! Yeter ya, hadi kapatıyoruz denizi – dök betonu, dök hadi dök! Oh, mis gibi plaj oldu!

Bölüm beş: Speedo

Neden kimse beylere artık slip mayonun giyilmediğini söylemiyor? Hayır, çirkin. En fit, en kendine bakmış beyler bile lütfen giymesin artık şunu yahu. Ne güzel mayolar var beyefendi, taş haline getirdiğiniz ficudunuzu onun içerisinde sergilerseniz emin olunuz netice çok daha iyi olacaktır! Ve siz, hamur haline getirdiğiniz ficudunuzu Speedo’ya sıkıştırmış beyefendi, rica ediyorum! Ve siz, sayın gay çift, lütfen! Evet özellikle siz, Martin Gore model saçı olan! Aaaa kızıyorum bak.

Bölüm altı: James Hetfield’dan facebook’uma mesaj geliyor!!!

Yok artık deme, oku bak!
Bodrum’a gelmeden önce Unirock festivali vardı, ben de Kreator ve Amon Amarth’ın rehberiydim, daha önceleri de olduğum gibi (bunların detaylarını Unirock yazımda okuyabilirsin okişkom benim. Bu yazı bitince onu yazıcam). Mille’ye de sormuştum facebook’un var mı diye, “Var ama sadece tanıdıklarımı ekliyorum” dedi, beni ekledi. Baktım hakkaten sadece 150küsür arkadaşı var, hepsi de tanıdık organizatör, roadie, müzisyen falan – bi de James Hetfield. E dedim madem sadece tanıdıklarını ekliyor, gidip de “listemde bi Hetfield olsun da zengin göstersin” diyip de facebook’taki binlerce fake’ten birini eklememiştir. Gittim ekledim Het’i, bir de mesaj attım özelden.
Bir gün plajda yatıyoruz Metehan ile, dedim ki “Bak bakalım senin İphone’dan, benim feysbuğumda neler olmuş”. Bir baktı ki inbaks: 1! James Hetfield’den mesaj!!! “Thanks! You guys in Turkey rock! J”.
Plajda yaşadığımız duygu ve dumur seli birkaç şezlongu aldı denize döktü.

Gümüşlük’te tıkınırken Testament’i kaçırıyoruz, ama “Cey”den mesaj gelmiş, thrash adına daha kral hareket olamaz Bodrum’da! Bundan sonra “Hetfield mi? Haaa, bizim Cey yaaa…” diycem.

Bölüm yedi: Eric Adams

Manowar’ın rehberliğini yaptığım günleri anlatan yazımı okumuş muydun okurçup? Okuduysan bilirsin ki bu kişi benim o gün bugündür arkadaşımdır. O yüzden onun için üzülüyorum. Nettin sen Joey? Yapılır mı grup arkadaşına? Yanlış seçim, yanlış kararla adamı ne hale soktun!
Konu şu: Manowar’ın Türkçe’ye çevirilecek şarkısını ben çevirecektim. Hem birçok Türk grubunun şarkı sözlerini çevirmişliğim, hem bu müzikle içli-dışlılığımın boyutları, hem Master’lı edebiyat mezunu olmam, hem şu hem bu yüzünden ben seçilmiş ve bu görevi kabul etmiştim. Magic Circle Productions ile sözleşme imzalamıştım hatta (hayır, kendi kanımla değil:P). Fakat daha sonra araya bir hayli zaman girdi ve Joey devamlı bu bir parçayı bilmemkaç dile çevirme projesini erteledi durdu. Çok zaman sonra biz bitmiş şarkıdan haberdar olduk. Ve şunu söylemeliyim ki hiç beğenmedim – iyiki o işte parmağım olmamış!:) Eric’in telaffuzu ile parça Ah Canım Vah Canım Ahmet parçasına benzemiş ki, sen koskoca Eric Adams, kariyerini Ah Canım Ahmet olarak mı taçlandıracaktın! Heyhat!

Bölüm sekiz: XY kromozom tayfası

Bloody Rose’umuz Hakan’ımız Bodrum’a gelince erkek fazlalığı oldu bi anda. Fena mı oldu? Yoo. Kocam tavla-bira-sigara dilinden anlayan biri olunca biraz kendine geldi. Yalnız şu Bodrum maceralarını biraz atıyo gibi. (Naber Hakan?:P)

Bi de ben bu eksik kromozomlulara kılım! Benim burada yaptığım sporu onlar yapsa bir ayda ne biçim de biceps, triceps falan geliştirir, üstüne bi de zapzayıf olurlar, bir gram yağ mağ kalmaz. Gerçi bir ara oto sanayiye gitmek zorunda kaldım, orada geçirdiğim birkaç saat içinde testosteronum arttı, o gün baya kas yaptım ama ertesi gün yine östrojene bağladık, bitti Sparta hayali.

Bölüm dokuz: Blue Jean / Headbang

Çıkınca alıyoruz. Faith No More dinlerken FNM yazısı okumak güzel oluyor. Doğu’nun Lordi yazısına çok gülüyorum, mesajlaşıyoruz. Çağlan’la da yıllardır süregelen “kim daha metalci” ritüelimize sadık kalarak ona da “Çok pis metalciyim ha ona göre!” mesajları atıyorum. Bin yıl sonra hala daha birbirimizi bu kadar biliyorken bunun çekişmesini yapmak, hala birbirimize metalci olduğumuzu kanıtlamaya çalışmak süper absürt ve eğlenceli.

Blue Jean ve Headbang’i okurken şunu fark ediyorum ki bizim müzik dergilerimizde yazarlar kendilerini çok ön planda tutuyor. Kendimi de dahil ederek söylüyorum bunları. Oysa yabancı dergilerde – İngiliz Metal Hammer olsun, Alman Rock Hard olsun, böyle bir şey yok. İlginç bir kültür farkı, değil mi? Gerçi onlarda dergi çok, takipçi çok. Kimse yazarların ismini çok da aklında tutamıyordur. Bizde ufacık bir kitle olunca, o kitlenin içinde de 3-5 yazar olunca böyle oluyor demek ki.

Bölüm on: Hexe

Metehan beyi yolcu ettikten sonra hemen kendi ritmime geçtim. Bu da demektir ki tavuk mode: on! Aslında baykuş’umdur, gece yaşar, gündüz bir işe yaramam normal bioritmime bırakılırsam. Ama sabah denizinin ve bomboş plajın cazibesi balık burcu insanda yeri geliyor bioritmden ağır basıyor. Elementler beni çağırıyor. Bu sebeple erken yat-erken kalk modelini yaşıyorum tatil boyunca.

Bir sabah yine 7.30, deniz kenarındayım. Denize girmiş çıkmışım, kururken Beherit yazısı okuyorum. Benden başka bir tek Talat Bulut, bir de garson var. Birden radyo sesi duyuyorum! Ben sabahın körü kalkıp geleceğim sadece dalga sesi duyayım diye, bir de bakacağım ki radyo açılacak. No way! Tek isteğim olabildiği kadar doğal ortam. Biraz Wicca bir tavır olabilir, ki olsun zaten. Radyoyu kapattırıyorum. Beni sevmiyorlar.

Olsun, yine beş elementle başbaşayım: hava, su, toprak, ateş(güneş), ve müzik!

Bir Sepia kemiği geliyor bana denizden. Bembeyaz, mükemmel formlu. Evde oyuyorum üzerini. Ertesi gün denize bırakıyorum yine…ceremonial ritual (Satyricon, The Wolfpack)…
The imprint of my heart mingles with the waves. The heaving bosom of the sea will breathe it forevermore.



Cadı olduğu için grup arkadaşlarının korktuğu bir vokalist vardı bir de. Tabii canım, Türk grup. Şimdi anlatmayayım ama bir ara kitap yazarsam anlatırım.

Bölüm ohyeah: For those about to rock - Faith No More!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

İnanılmayacak bir şey. Sen git biz göremeden, daha değerini tam olarak kavramamışken dağıl. Sonra biz geçen zamanda değerini anla, göremeyeceğiz diye deli gibi üzül. Sonra sen git toplan! Reunion’lardan oldum olası tiksinen ben ilk kez birine sevin! Sonra bir de kalk gel sen İstanbul’a! Yok deve!!

Ve işte bu sebepten dolayı ben tatili böl, kalk git İstanbul’a! FNM gelir de tatil beldesinde durulur mu? Gökten kurbağa yağsa yine çıkarım o yola be!!!

Nitekim Abigail insanı gider o artık kutsanmış mekana. Haftalardır plajda FNM’den başka bir şey dinlememiştir konser öncesi gaza gelme etkinlikleri içerisinde. Ruh halini sen düşün. O yüzden artık kalp organcığı pıt pıt pıttiri diye atmaktadır düzenli düzensiz.

Mekana erken gidince tabiî ki ne yapıyorsun, bilumum erken gelmiş kanka ile hoşbeş yapıyorsun. Fakat herkes bi afal durumda, herkes bi inanamamakta. Böyle bi takım şaşkın insanlar olarak mekanda birkaç saat içinde tanık olacaklarımıza hala inanmakta güçlük çekiyoruz. Hatta İnkstanbul Artcore tayfasından Ebru (Gökçe) o derece hasta fan ki eve gitmeyi düşünüyor!!!:) Ben diyorum ki “Bişi olmaz, bak ben King Diamond’la ilk tanıştığımda sadece birkaç saniye hafıza kaybı yaşadım, sen de en fazla öyle olursun”. Ha bayıldı ha bayılacak derken bırakıyoruz ki beslensin, kan gelsin yüzüne yavrucağın. Biz gidiyoruz Nekrop Cevdet’le muhabbete. “Olm sizi dinlerlerse kesin kulağınızdan tutup ‘Hadi bakalıııım, turneye bizle devam ediyorsunuz!’ diyecekler” diyorum, ne güzel olur ve Nekropsi nasıl da cuk oturur diye konunun ayrıntılarına giriyoruz. Derken sıra geliyor merch standına. Bakıyorum girlie diye ola ola saçma sapan bi kolye desenli bişey gelmiş, el mahkum alıyorum. Olsun, kibar bişey, işe giyerim ben de. :)

Kimseyle röportaj yapmayacaklarını duymuştuk, ama acaba imza, fotoğraf mümkün olacak mı? Patton ulan bu, bırakmam!!! Dur bakalım. İç sıkıntısı had safhada.

Bu arada son dönemde ne çok alakasız, çakma, özenti, FNM fanı/uzmanı bilmemnesi kesildi dimi? Üzgünüm arkadaşlar ama sizin gibiler kendini o kadar belli ediyor ki! Acınası çabalarınızı bırakın da neyseniz o olun, rol yapmayın!!! Kesinlikle daha çok saygı görürsünüz o zaman.

Nitekim o gece alanı dolduran kalabalığın (ki böyle bir grup için asla yeterli bir seyirci değildi oradakiler) bir kısmı belki gerçekten grubu bilen, anlayan, seven fanlarıydı. Ama etrafıma baktığım anlarda gördüm ki çok sayıda “ay bu FNM dedikleri galiba önemli bir grup, şimdi konsere gitmezsem müzikten anlamadığımı sanırlar, dur gidip boy göstereyim de bi b.ktan haberim varmış gibi görüneyim” tayfasıydı.

Ama dur, sırayla:

Nekropsi sahneye çıktığında die-hard fanları olarak hemen önde yerimizi aldık. Yarım saatlik müthiş ama seyirci tarafından gereken ehemmiyeti görmeyen performansları sırasında bir de ne göreyim – Billy Gould geldi sahnenin kenarından grubu izlemeye. Üzerinde bizim Pedro’nun verdiği Radical Noise tişörtüyle üstelik. Metehan’a “Bak!!!” derken VIP alanındaki birkaç eleman hemen koştu imza almaya, ama bir-iki derken Billy “grubu seyrediim önce” anlamına gelen bir şeyler dedi ve geri çekildi.

Biraz sonra da Metehan “Aha bak vallaha da Patton geldi sahne kenarına!!!” dedi, fakat aynı olay ona da oldu. Gittiler bu sefer sahne üzerinden izlediler grubu. Nekropsi ve FNM, evet yahu, ne güzel, ne doğru diye geçirdik içimizden.

Nekrop’un bir parçasını saklı olduğu yerden eşeleyerek çıkarması, biterken de yine yavaş yavaş üzerini örterek saklaması keskin zekalarına ve müzikal yaratıcılıklarına apayrı bir örnekti yine. Hayran kaldık, ve arkadaşlarım adına tekrar gurur duydum. Nekroppaşa sen çok yaşa!

Nekrop bitince şansımızı zorlamaya karar verdik ve sahne arkasına gittik. Heyecanlı bir bekleyişten sonra nihayet Mike Patton çıktı ve içecek dolabına yöneldi. Ya şimdi, ya hiç diyerek öncü kuvvet olarak yanına gittim. Artık metal dünyasından herkesi tanıyorum, tanımaktan öte birçoğuyla kankayım, ama Patton ulan! Heyecan yaratıyor işte hala – nasıl yaratmasın!!! İmza foto falan olayını soruyorum, dünya tatlısı bir sıcaklıkla “Tabiî ki olur!” diyor. Dünyalar benim artık!

Hemen Metehan ile fotoları ve albüm kitapçıklarını “hallediyoruz”, oh, arşive son derece nadide parçalar eklendi diye rahatlıyorum. Daha sonra bir 5 dakika kadar da konuşma şansı yakalıyorum kendisiyle – onun uğruna Bordin ile tanışmayı satarak – ama ne konuştuğumu anlatamam, hiç uygun kaçmaz…;) Bir şehir efsanesi diyelim. Kendi ağzından öyle bir şey olmadığını öğreniyorum, vay be diyorum. Biraz da Nekropsi konuşuyorum, çok beğendiğini söylüyor. Aslında sorulacak onca Tomahawk, Mr. Bungle, Fantomas ve başka bilumum konu varken bunu mu konuşmalıydım, belki de tabiî ki hayır (!), ama o an konuşabildiğime şükür onca belirsizlik içinde. Daha sonra Patton ile Cevdet ayaküstü konuşuyorlar. Çok doğru bir sahne daha. Müzikal anlamda iki ruh eşi diye geçiriyorum kafamdan…

Konseri anlatmaya dilim varmıyor – tarihe tanıklık ettiğimiz, ömür boyu unutulmayacak bir geceydi. Seyrettiklerim ve daha seyredeceklerim arasında rahatlıkla her daim “Top 5” içerisinde yer alacak bir görsel ve işitsel şaheser olmanın yanı sıra, samimi bir “eski dostlar hepimiz yeniden buluştuk” havasında geçen, sanki büyük bir ev partisiydi de. Aslında Özgür Öğret’in Radikal’deki tadına doyum olmayan yazısı özellikle başlığıyla özetliyor her şeyi: “Bilenler bilmeyenleri ağlatsın”.

Ve Mike Patton, sen nasıl bir varlıksın ki ağaca tünemiş elemanı görüyorsun sahneden (“Tehlike altındaki bir tür olsa gerek! Çiftleşiyorlar mı ne?”), Ve karşıki otel penceresindeki çifti de takip ediyorsun, ışıkları kapattıklarını fark edecek kadar? Ve o ne tatlı soru sormaktır öyle “Takım elbiselerimiz güzel mi? Daha yaşlı görünüyoruz ama iyi görünüyoruz dimi?” diye. Ve ah o nasıl seyirciyi yönetmektir, o nasıl beatbox yapmaktır, o ne yaramazlık, ne delilik, ne dahilik, ne serseriliktir. O elindeki megafonla yönet bizi Patton! Nitekim, FNM yönetti ve delirtti ve kaç yaşındaki insanları – yaşıtlarını - azdırdı kudurttu, sesleri kısılana kadar şarkıları söyletti (aha yazar benden bahsediyor!) ve “ne varsa bizim jenerasyonda var kardeşim” duygusuyla doldurup bıraktı gitti.

Hemen o gece uçakları gidecekti, 1-2 saatleri vardı. Konser alanı boşalmışken baktık, Patton hala sahne arkasındaydı. Bir an için aklımızdan geçtiyse de yok dedik, o an hakikaten bozulmamalıydı, tekrar gidip konuşmayı aklımızdan aynı an sildik. O kadar mutluyduk ki. FNM seyrettik ulan. Hala o kadar mutluyuz ki. Bu konserin gerçekleşmesinde emeği geçen herkes cennetlik.

Bölüm oniki: Return of the Jedi

Konserin ertesi günü Bodrum’a dönüyorum. Kocamdan yine ayrı olmak fena bir şey, ama bir yandan da yine sevgili gibi telefonla görüşmek güzel. İstanbul’da çalışan kocaya tribute bağlamında Catafalque tişörtüyle gidiyorum denize. Kırmızı-siyah pareo ile metal konser afişi renklerine bürünmüş, plaj modasını kendime göre yorumlamış olmanın haklı gururu ile salınıyorum. Evet, şıklık abidesiyim. İkoncanlar halt etmiş. Hocadan az kullanılmış ikoncan.

İstanbul’a gitmeden önce Vega Tuğrul ve Deniz yavruları ile birlikte Bodrum’a gelmişlerdi, hatta Tuğrul ile FNM hakkında konuşmuş ve ben dönünce görüşürüz demiştik ama kısmet olmadı. Çocuklu aileyi yakalamak zor oluyor, farklı bir ritmde ve farklı plajlarda yaşıyorlar.

Gülhan’cım da Tanju Can’ını (Tanyukan) alıp da gelemiyor – iş hayatı sux!!! – o yüzden ben yine kitap ve müziğe gömülüyorum deniz kenarındaki asosyal insan köşeme çekilerek.

Bir ara öğrenciklerimi özlüyorum. Aslında yan plaja gidip (kesin 1-2 tanesi ordadır) Poetry of the 16th Century kitabını çantadan çıkardığımda gözlerinde belirecek olan dehşet ifadesini görmek yeterdi eğlenmek için ama yazık minicik gencecik yüreklerine, kıyamıyorum – o yüzden özlem duygumu bastırıp oturuyorum oturduğum yerde.


Bölüm ohnüç: What is it? It’s it!

Bir nesne gerçekten o nesne midir? Amacı gerçekten üretildiği amaç mıdır? Hayır, değildir – her şeyin bundan çok öte fonksiyonları vardır. Elimde misyon değiştiren objelere örnek:

Bardak? Hayır, odada yolunu kaybetmiş Süleymancığı yakalayıp bahçeye götürme aparatı.

Terlik? Hayır, suya düşmüş arıyı bindirip karaya, kurumaya götürme platformu.

Shiseido 25 faktörlü göz kremi tüpü? Hayır, plaj çantasının üzerinde son nefesini vermekte olan Yusufçuğu huzur içinde ölebileceği bir yere taşıma sedyesi.

Discman? Hayır, insan ruhuna mutluluk enjekte etme otomatı.

Bölüm ondört: Midlife Crisis

Sevgili benimle yaşayan kedi Merlin 60-65 yaşında bir insana eşdeğer şu an. Biraz aksi bir ihtiyar olma yolunda kendisi. Yatarken keyfini bozdum diye bir takım yollar açtı derimin içinde (haklı). Şimdilerde denizden çıkınca işlerim şöyle sıralanıyor: duş al, kurulan, mayo değiş, bir de koptu kopacak deriyi yerine yapıştır, biraz da ucundan çek ve düzelt. Çirkin tabi, ama onun açtığı yaralar kapanır yine.

Kapanmayanlar, görünmeyenler, kalbimi, ruhumu deforme edenler ne olacak esas? Anlaşılan o ki, o yaralar ölene kadar zaman zaman açılacak, içeriye kanayacak, iltihabını akıtacak damarlarıma…kimse görmeyecek, kimse bilmeyecek…sonra biraz iyileşir gibi olacak, ama en ufak dokunuşta o bir türlü tutmayan dikişler yeniden patlayacak…ama kimse görmeyecek, kimse bilmeyecek. Dış kabuğum artık bir zırh.

Bölüm onberşka: Ajans

Gazeteciler artık lütfen Bodrum’da bir yeri keşfetmesin, keşfederse de yazmasın! Gülse Birsel gitti dondurmacımızı yazdı, önünde park edilmez oldu. Dondurma alıcaz diye bin takla atıyoruz. Ayşe Arman gitti en sevdiğim balık restoranını yazdı, bunun üzerine en sevdiğim balık restoranı fiyatları uçurdu bir, kaliteyi düşürdü iki. Bir daha zor giderim her sene gitmeyi iple çektiğim yere. Git takıl, keyfini çıkar da yazma ya, lütfen yazma!!!

Bölüm onaltı: Hayvanat Alemi

Yengeçler:

Benimle aynı yerden denize giren, daha doğrusu denizden çıkan yengeçler var. İki tanesi ikiz, Berk ve Merve. İçlerindeki yen gençleri onlar (roha). Senkron hareketler yapıyolar dans eder gibi. Biri biraz daha büyük abileri, Burak. O da Rob Trujillo yürüyüşüyle geziniyor etrafta her gün. Eline bas veresim var. Bir de denizden hiç çıktığını görmediğim, çıksa yeri göğü inletecek bi ağır abi var, kayadaki delikte yaşıyor, o da Ömer olsa gerek ama uzaktan bakıp çekiniyorum, tanışmadık. Burak olanı her dalga ile dışarı çıkıp yerden bişeyler toplayıp kıp kıp yiyo. Bir keresinde baya büyük bi parça bişi buldu, böyle elinde yarım ekmek köfte olan çocuk gibi oldu, nasıl şirin anlatamam. On saat onu yedi bölüp bölüp ağzına lokmaları atarak, sonra rehavet çöktü, gitti bütün bacakları kıskaçları derleyip topladı (kedimin de öyle bi yatış pozisyonu var) ve şemsiyemin altına yattı, karşılıklı uyuduk. Ben zaten oksijen overdose’dan devamlı uyuklar durumdayım. Bir gün de yine öyle sırtını sağlama alarak direğe dayanmış, yere de yatmış komple kamufle olmuş uyuyordu ki dayanamadım, onun o kek anından faydalanıp parmağımı uzattım. Uyku sersemi “Yenir mi ki bu?” diye parmaamı tuttu bi an, sonra “Ay!” diye kendine gelip kaçtı suya. “Yengece elimi tutturdum ehehe” diye salak bi sevinç yaşadım.

İnsan belli bir noktada günlerini geçirdikçe orada yaşayan hayvanları da tanıyor yavaş yavaş. Oranın yerlisi. Ben bu saydığım yengeç tayfasını her gün görmezsem başlarına bir şey mi geldi diye meraklanıyorum. Neyse ki çıkıyorlar ortaya her zaman yeniden. Hatta ben bir ara meraklanmışken bizim güzeller güzeli Ekin-Serkan çiftinin (aile ferdim oluyor Ekin insanı) Serkan olanı suda dururken birini eline aldı gezdirdi, sonra tekrar suya bıraktı ve “Aa sevdiriyo bu kendini!” diye kafasını okşadı bir süre. Sanırım Yengeç burcu diye kan çekti.:P

Bi tane de (nerden aklıma geldiyse) sabahları zıplayarak gelen ve geçen bi örümcek var. Zıplamasa da nereye gidecekse efendi gibi yürüse çok daha memnun olacağım. Örümceklerin şu plansız programsız spontan hareketleri beni çok geriyor. One minute here and one minute there.

Balıklar:

Denizde hep aynı noktada yüzen bi balık var. Sanırım oranın muhtarı.

Bir de ben yüzerken etrafımda yüzenler var. Devamlı etrafımda konfeti ile yüzüyorum gibi. Her seferinde gelip bakıyorlar yenir miyim ki ben diye. Her seferinde yenmeyeceğime karar veriyorlar ama unutuyorlar işte.

Lodos estiği zaman deniz kirleniyor, bu balık tayfası da kafaları çıkararak yüzeyde otluyor. Hayal gücünüzü çalıştırıp onları sanki çok uzaktan izlediğiniz, avlanan balina sürüsü gibi düşünebilir, nordic bir hava katabilirsiniz olaya.

Bazıları da belli ki yunus sanıyor kendilerini, uçarak zıplayarak ilerliyorlar. Deli mi ne. Belki de acaip bir espri anlayışları var, bilmiyorum. Seviyorum balışları. Kan çekiyor. :)

Yalnız miniklere çok üzülüyorum. Bir grup yavru balık - başlarında bir tane bile koruyucu ebeveyn yok – birbirlerine sıkı sıkı bağlanmış, büyük bir balık illüzyonu yaratmaya çalışıyorlar. Birçoğu balık yemi olacak oysa. O kreş hali onları kurtarmayacak. Yazık bebelere.


Kediler:

Doğal seleksiyon anlaşılan bazen gayet de doğru bir şey! Ben daha buraya gelmeden annemler beyaz bir kedi yavrusunu ölümden döndürmüş, bir güzel beslemiş, bizim bahçeye de alıştırmışlar. Hayır, aynısını ben de yapardım. Ama kardeşim, ben böyle gıcık bir hayvan tanımadım! Herif kedilerin yüzkarası! Berbat bir karakter, hatta karaktersiz! Deli gibi tok olduğu halde ağlayıp zırlıyor bütün gün. Sabah uykusu diye bir şey komple yalan oldu Yavşağın önde gideni. Ne kural tanıyor, ne sınır. Küçük olduğu halde başka kedilere zerre saygısı yok, kendi kedimi de o derece sinir etmiş durumda ki dışarı bile çıkmıyor artık onun nalet suratı ile karşılaşacağına. Başka bir zavallıcık kedicik var, bir gözü kapalı, ben onu da besliyorum. Ama bu beyaz p.ç mesela bir şey verdik beğenmedi mi, ötekinin de yemesine engel oluyor! Kıskanç! Bu yüzden devamlı orkestra şefi gibi başlarında duruyorum yemek yerlerken, “Sen şunu ye, sen buraya gel, sen hoop topla sağ yap şu taraftan gel ” filan diye deliye bağladım.

Bir de burada mavi gözlü bir tekir var. İnsan gözlü gibi. Korkunç güzel.

Böcüşler:

Kelebeklerin sabah işe geliş saatleri varmış onu fark ettim. Ben her sabah 7.30da denize giderken bir çiçek bahçesinin yanından geçiyorum, orada devamlı fli fli uçuşan yaklaşık 20 tane kelebek oluyor (çok güzeller ama üstüme konmasınlar, kelebeğin ortası böcek çünki). Fakat bir gün 7de gittim, kimse gelmemişti daha! Demek mesai 7.15 filan gibi başlıyor.

Metehan ile ters dönmüş bi böceği düzeltmeye çalışıyoruz ama bir türlü kalkacak gücü bulamıyor kendinde. Denize girip çıktıktan sonra tekrar yanından geçiyoruz ki ölmüş. Ölü bi böceğin karıncalar tarafından yenip bitirilme süre 2-2,5 gün, onu da test etmiş onaylamış oluyoruz. Yanından geçtikçe bakıyorum, üzerinde karıncalar ne yapıyor, parçalara mı ayırıyorlar, parti mi veriyorlar belli değil. Ama nihayetinde sadece biraz kanat kalıyor o kadar. Onu da harcamamışlardır, o da gitmiştir, eminim. Doğada hiçbirşey harcanmıyor, hayranım.

Yalnız kardeşim, her türlü canlıya saygım sonsuzdur da bir konuda hakikaten ırkçıyım – o da bir takım başka haşerenin yanı sıra hamam böceği soyu!!! Burada böyle kahverengi olup hamamböceği gibi olup ama bi de çok lazımmış gibi uçabilen bi tayfa var ya, her canlının bir yaradılış amacı olduğundan yola çıkarak diyorum ki herhalde bununki de buranın cennet olmasını engellemek. O halde bu Böcek from Hell bu ölümlüleri buradaki hayatta tedirginlik ve dehşetten uzak yaşatmasın diye var sanırım.

Sabah denize giderken bahçede g.tü yenmiş hamam böceği görmek oldukça grotesk bir görüntü. Bu arada The Grotesque de ne şarkıdır ha! Bir ara 90larda bir firma Benediction montları üretmişti logoyu beğenip. Ne acaipti lan. Ne diyordum? Ha, bir de bahçede ters dönmüş ama bir türlü ölememiş (ölmüyolar bi de ya!) o böceğin iğrençliği apayrı. Bacaklar böyle hep hareket halinde. Iy. Yine çok Heaven & Hell bir durum (Dio nasıl acaba? Ne tatlı bir insandı, karısı da öyle. Beraber alışverişe çıkmıştık, Mevlana resimleri olan tablolar filan almıştı). Önceki gece kedinin mundar ettiği çekirgenin kalıntılarını yemiş bitirmiş arılar bu sefer böcek from hell’e saldırıya geçtikçe belgeselin kralını seyrediyorum bir süre, ama onlar bile başa çıkamıyor bu pislikle! Oysa ki can derdinde kuyruğu bile bırakmış ama yine de hayatını kaybetmiş zavallı Süleymancığın nasıl da birkaç dakikada bütün karnını yiyip omurgaya kadar indiler…

Bu arada düşünüyorum da, neden böcek iğrenç ama yengeç değil? Birinin suda yaşaması, ıslak olması mı? Yoo, ıslak böcek çok iğrenç mesela. Ya da bacaklar, eklemler, kıllar mı? Birininki iğrençken öteki neden değil? Yengecin de sonuçta ayrı ayrı hareket eden 10 tane uzvu var. İğrenç olmalıydı ama değil. Bacaklı bonbona benziyor. Herhalde cevap kollektif bilinçaltımızda gizli. Ne de olsa mağarada uyurken zehirli yengeçler tarafında ısırılıp ölen atamız yoktu herhal. Peki o zaman niye ben yılan mılan seviyorum, başkalarının korkusu onca evrilmeye rağmen hala geçmediyse? Evril Lavin.

Karıncalar ne tuhaf bir uygarlık. Bizim gibiler. Kardeş kardeşe bunu yapar mı ya? Büyük bi karınca küçüğe saldırıyor, inanılmaz bir can pazarı…Ayırmaya çalışıyorum, mümkün değil. Deadlock. Büyük, küçüğü aldı götürdü. Küçük hala direniyordu ama nafile.

Tespit böceği diye tekrar adlandırdığımız tesbih böcekleri çok şirin. Eğlensin diye yuvarlıyorum, heyooo diye gidiyo.

Uçan fil Dumbo:

Yani sanırım oydu. Böcek olamaz o. Olmamalı.

Kuşlar:

Baykuş sesleri, kırlangıç sesleri…ve tabiî ki cazgır minik serçeler. Plajda simit servis edilirken bakıyorum, bir anne serçe yavrusuna getirdiği bir simit parçasını yediriyor. Sonra sanki aynı noktada durmasını tembihliyor, hop gidip bir parça daha kapıp onu orada bekleyen velede getiriyor. Nasıl cici ufaklık, nasıl da şımarık. Kalk git kendin al anneden bekleyeceğine! Mis gibi uçuyorsun işte! Ama yok, gençlik hep tembel, hep dejenere! Okuduğum Shakespeare biografisinde adı geçen John Stow bile gençlerin hiç yürümediğinden, trafiğin korkunç olduğundan bahsediyor 16. yy Londra’sında. Antik Yunan’da bile aynı muhabbet var. Ama haklılar! Bence de gençlik çok bozuldu!

Aha işte örnek: iki adet 15 yaşlarında genç plaja gelip garsondan şezlong istiyorlar, bir gram yardım etmeyi akıllarına bile getirmiyorlar. Biri de dobiç üstelik. Azıcık k.çını kaldırıp yardım etsen belki zayıflarsın. Genç dediğin atletik olur. Bunlar hep sağlıksız, güçsüz muhallebi çocuğu. Ama sonra yüzmeye gidiyorlar – tabiî ki Iphone’ları filan öylece gelişigüzel ortalığa bırakarak. Kaybolsa bişi olmaz, babam yenisini alır nasılsa hesaabı. Vay be, çok coolsun adamım!


Bölüm onyedi: O kitap bu kipak şu pitak!!! Okipapşupitakpukitak!!! Şipidak!!

Okurcum benim, bunu üşenmeyip okuduğuna göre nefis kitaplar da okuyorsundur sen. Canımsın! Plajda da bi ufaklık var, 4.sınıfa gidiyor, o da devamlı okuyor, aferin. Benim de ufakken sevdiğim şeyleri okuyor – hani böyle arkadaş çetelerinin maceralarını anlatan kitaplar vardır ya…Türkçe karşılıkları var mı bilmiyorum. Benim sevdiklerim Fünf Freunde, Hanni und Nanni, Die Drei ???, Nancy Drew filan gibi şeylerdi. Bir de tabiî ki at romanları. Bille und Zottel en sevdiğim seriydi. Astrid Lindgren, Tina Caspari, Enid Blyton en sevdiğim çocuk ve gençlik kitabı yazarlarıydı. Sayelerinde deli gibi okuma alışkanlığı edindim. Çocuğum olursa onun da önüne koyacağım bunları.

Bu yazın okumaları ise şöyle sıralanıyor:

Jack D. Forbes – Columbus and other Cannibals (Bunu yaz tatiline çıkmadan bitirmiştim. Her insanın okuması şart koşulmalı!!! Türkçe’ye de çevrilmiş.)

Ben Okri – Starbook (Kapağının verdiği sözü tutuyor – hakikaten büyülü bir kitap! Alegorinin uç noktası).

Bill Bryson – Shakespeare (okuduğum en güzel Shakespeare biyografisi! Bu arada Shakespeare’in doğum ve ölüm tarihlerinin 23 Nisan olması birçok açıdan tuhaf ve önemli benim için).

Tonlarca Poetry of the 16th Century, Romantic Poetry, Victorian Poetry.

Yine bir ton Metal Hammer dergisi (içerik güzelleşti, baştan sona okutuyor kendini).

Michel de Montaigne – On Friendship ve başka denemeleri.

Ve şimdilerde başucumda olan, elimden düşmeyen ve ucundan kemirilmeye başlanmış olanlar:

Norse Mythology (özlemişim, yeniden okuyorum)

Marcus Aurelius – Meditations (ikinci yüzyıldan insanlık ve felsefe dersleri – hem de Gladiator filminden tanıdığın İmparatordan – yok yok, Commodus değil, babası olan;))

Das Ende des Römischen Reiches (Der Spiegel’in tarih dergilerinden, ancak dergi olduğuna bakmayın, kitap kadar bilgi dolu.)

Philip Matyszak - Legionary – The Roman Soldier’s Manual (Evet, Roma İmparatorluğu çok ilgimi çekiyor taa minicikken edindiğim Asterix hastalığından beri. Yalnız Tenten de candır!)

Jack Kerouac – On the Road (Beatniklerin en önemli eseri kabul edilir. The Dharma Bums’ı okumuştum ama buna ancak sıra geldi)


Bölüm onsekiz: Hayvan hakları

Üniversitedeyken en yakın arkadaşım olan Ömür Gedik, Hürriyet’teki bir yazısında Fear Factor’da oradan oraya atılan farelere değiniyor. Kendini ufacık bir hayvanın yerine koyup empati kurabilen bu içi ayrı, dışı ayrı güzel arkadaşıma teşekkür mesajı gönderiyorum.

Hala hayvanları birer obje, birer eğlence aracı olarak gören, duygusuz makinalar gibi değerlendiren tüm zihniyetleri kınıyorum.

Buradaki bir binicilik merkezine gidip at safari yaptığımızda da aynı durumla karşılaştım. Mekan harika, çok şık, hatta yenilenmiş, iyice göz alıcı olmuş. Ancak bütün o görsel göz boyamanın altında canlıya saygıyı yine mumla arıyorsun.

Mesela bir at safariye çıkıyor, o sıcakta ve hiç de rahat olmayan arazide çoğu yerde tökezleyerek bir saat boyunca birini üzerinde taşıyor. Bu binicilerin arasında at binmeyi hiç bilmeyen, oturuşu bozuk, dolayısıyla ata daha da fazla yük bindiren insanlar oldukça çok. Tekrar ahıra döndüğünden ise terini soğutmadan yine box’una götürülüyor. Eyer çıkarılmıyor bile, çünkü daha kimbilir kaç safariye çıkacak o halde…Bu arada daha tayını emziren kısraklar bile aynı durumda.

Bineceğim atın bana hazır getirilmesi zaten bana çok ters bir durum, ama biz daha oyalanırken ve konuşurken onlar bir at seçip getirdiler bile. Safarinin bitiminde bindiğim atı hemen ahırına götürmemize ise zaten kızmıştım. Neden bu hayvanı önce manejde biraz dolaştırmıyorum, neden döner dönmez kapattık box’una diye söylendim. Deli gibi spor yapıp aniden televizyon önüne oturmak kadar sağlıksız bir şey sonuçta. Bir ton laf kalabalığı yaptılar. Ama ısrar ettim, dedim ki en azından bırakın eyerini ve başlığını çıkarayım, biraz samanla ovup terini alayım, tımar edeyim, rahatlasın. Tuhaf geldi seyislere – alışmışlar prenses model tiplere, atı hazır isteyen, “işi” bitince de geri veren sosyetiklere. “Siz seviyorsunuz galiba” gibi birşeyler söylediler, “Tabii ki seviyorum, ata binmek de binmekten ibaret değildir, atın her işiyle sen uğraşırsın, bunu da seve seve yaparsın üstelik!” diye cevap verdim. Hala ısrar etti “Bari eyeri taşımayın, ağırdır” diye, ben de dedim ki “Çocukken de taşırdım” ve aldım yerine götürdüm. Ama atın yanına döndüğümde ne göreyim, hayvana ya yanlış eyer takmışlar, ya da işi bilmeyen biri takmış, kocaman bir yara! Zorla eyeri çıkarttırmasam kimbilir o gün daha kaç kişi binecek zavallı hayvana. Ortalığı velveleye verdim, veteriner çağırın dedim, blue spray getirin çabuk dedim, o sırada hayvancığın yanında bekledim, yaraya konan sineği kovaladım devamlı, sarıldım, sevdim, konuştum, gözümden yaşlar süzülerek…Sonra müdüre çıktım, nasıl olur dedim, bir hayli kafa şişirdim, bana sözler verdiler falan filan, ama bu deneyimden sonra bir daha bu şartlar altında asla bu at safari işine bulaşmam. Kendimi suça ortak edilmiş hissediyorum.

Hala telefon edip kontrol ediyorum. Ne bilebilirim tabii ta İstanbul’dan, bana ne anlatsa inanmak zorundayım. Ama en azından rahatsız etmiş oluyorum, o da birşeydir. Bunu daha fazla insan yapsa belki o hayvancıkların durumu da düzelir. Çünkü aslında atın doğasına ters bir şey değildir kendine uygun, iyi bir binici ile doğada gezmek. Bazı kurallara uyulursa, hayvanın da sağlığı, rahatlığı ve hakları gözetilirse iki taraf için de güzel bir şeydir.


Bölüm ondokuz: Tatt’s Life (Part Two)

Tatil dövmesi denen o rezillik nedir! Neden yaptırılır ki hiç anlamam. Bir de onu göstermek için kolu kıvırıp gezenler var ya, ne diyim bilemiyorum. Kışın da oldum olası sinir olurum bir barda falan dövmesini göstermek için atletle gezenlere. Ya da sırtındaki dövme görünsün diye kürek kemiklerini ortada bırakan atlet modelinden başka bir şey almayan kişiliklere.

Bir de velet kısmında görüyorum ki tatil tattoo’su camiası bir de bu geçici dövmelerin yaldızlısını gerçekleştirmiş, tam anlamıyla kuş kondurmuş.

Bölüm yirmi: Görgüsüzlük

Teknesini almış da burnumuzun dibine demir atmış sonradan görme tayfadan tiksiniyorum. Gidip teknelerini anahtarla çizesim geliyor.

Plajlarımızın doğal güzelliğini zaten “biiç” ettiniz, bi de tekneleriniz çıktı başımıza!

Peki ya o plajın etrafına taktığınız demir çubuklar ve halatlar ne oluyor? Senin bana “şıklık” ve “marine tema” diye satmaya çalıştığın o sakil zevksizliğe bakmak zorunda mıyım ben? Arkadaşım, doğa zaten alabildiğine güzel! Daha güzelini yapamazsın, kasma! O demir çubuklarından akmış pas mı güzel yani? O halatlara asılmış çeşitli mayolar ve deniz gözlükleri mi güzel? Nerede birkaç yıl öncesine kadar en büyük zevkim olan akşamüzeri kenarda oturup ayaklarımı suya sallandırarak balıkları seyretme zevki? Elimden aldın onu hayvan herif!!! Gözün doysun, paraya doymadın bir türlü!! O zevksizliğine, o sıkış tıkış şezlonglarına gelen kitleye ruhumuzu da sat da tam olsun! Artık utanmaz bir şekilde “ben bana para kazandıranı seviyorum” diyecek kadar da arsızlaştı bunlar.

Sabah kahvaltıda peynir-ekmekle beraber aklını da yemiş olan bir eleman da su kayağı yapıyor sabahın sekizinde. Hay ben senin Lacuna Koyil.

Bölüm yirmibin: Magazin basını

Dergiler, gazete ekleri, hepsi bir ağızdan nasıl görünmemiz gerektiğini dikte ediyorlar yine ve hala. Şunu giy, şu beden ol, aaaa bunun selüliti var, yok filanca kişi fazla kilolarıyla dikkat çekti vesaire. Bunu yazan ve düşünen tüm erkeklere sesleniyorum: siz de 300’deki Leonidas ve savaşçıları gibi olun! Pardon, ne dediniz? O bir illüzyon mu? O baklavalar makyajla mı çizilmiş? Kompütür cenereytıd efektler miymiş? O mankenler de bir illüzyon güzel kardeşim benim! Normal insan hayatı yaşayan kimse o manken ve oyuncu tayfası gibi olamaz. Özellikle 20li yaşları geçtiyse. Ve çalışıyorsa. Ve personal trainer’i, özel aşçısı, asistanı bilmemnesi yoksa. Ve fotoşop kullanmıyorsa! Ve günde bir adet kereviz sapı kemirmeyi insan haklarına aykırı ve çok da gereksiz buluyorsa. Haşhaşlı ekmek yönetir! Hmm şlap. Ver şurdan Nutella’yı!

Bir de şu cemiyet dergileri gözüme takılıyor hep. Plajdaki kokoşlar, acaba diğer kokoşlar naapmış diye Hello! OK! Şamdan gibi dergiler alıp okuyorlar. Çoğunluğu havadan gelen parayla kıyafetler alıp tek işi onları sergilemek olan veri importınt piipıl’ların beach’lerde yatarkenki resimleriyle dolu bu basın organları. (Bazı ağaçların kaderi ne kötü! Sen git kesil, kağıt ol, sonra üzerine bu basıl!). Alternatif dergiler olsa mesela? Naber? Tamam! veya Mum isminde olabilirler. Belki daha ilginç bir içerik söz konusu olur, kimbilir. Dudullu Postası gibi olur ya da. (Özgür basına saldırı! Fot.mak.kır.)

Bölüm yirmikin: Top three ways to be uncool (erkekler için speşıl)

Deniz suyu banyo suyu kıvamındayken on saat nazlanıp bir türlü girememek ve girince de “Çok soğukkkk!!!” demek. Özellikle genç erkek olup da bunu yapmak.

Köpeğin sahip gezdirmesi. O fitness center’da geçirilmiş saatler hep boşa.

Belli ki çok zengin olup ama bir tane bile ayak tırmak makası ve törpü sahibi olmamak. O ne be, Deli Ziya tırnağı gibi!

Bölüm yirmiüç: Vita Merlini

Kediden anlayanlar bilir, pek bağlıdırlar alışkanlıklarına. Yeni bir şey hayatlarına girdi miydi de hemen gelenek haline getirirler onu. Bizde de bu sene akşam beş balkon sefası ritüeli başladı. Akşam güneşinde hafif pembeleşinceye kadar kısık güneşte çevirdim de kendimi bu yıl bir-iki kez. Merlin de hemen “Aaa, hadi ritüel olsun bu! Hadi hadi hadi!!!” diye dayattı. Ben balkona çıktığım anda “E ben???” diye (“Meomeo!”) hemen kapının açılmasını talep ediyor ve o da güneşleniyor.

Bu sene güneşlenmek de nereden çıktı deme okiş, zaten 5 dakikayı geçmeyen bir olay, o da güneş batmadan hemen önce. :) Efenim, Estée Lauder sağolsun, benim için “Bronze Goddess” diye bir seri ürün çıkarmış – biliyorsun, arkadaşlarımın bana uygun gördükleri isim Goddess’tır ta eskiden beri. Ben de kıramadım, bari az bi rengim dönsün de ayıp olmasın kadıncaaza, o kadar tribute yapmış bana dedim. Olay bu.:P

Ne diyordum. Bu kedi canlıları bölgelerine pek meraklıdırlar bir de. Geçen gün bir başka erkek kediyle war for territory gerçekleşince olan oldu, güzeller güzeli kedişim soluğu veterinerde aldı. Neticede yaz günü hiç tanımadığı, bilmediği o boyunluklardan takmak zorunda kaldı göz kapağındaki çiziği kaşımasın diye. Ama Merlişimle neler atlattık, bunu mu atlatamayacağız? Öleceğim sandığımda yanımda bir tek o vardı, o ölecek gibiyken de ben…Gece karanlığında gözlerinin ışıltısı, o kocaman kapkara küreler…başını yasladığı kolumdan bana bakar, karşılıklı uykuya dalana kadar…Veterinerde geçirdiği gece hiç uyuyamadım.

Bölüm yirmidört: Olağan bir gün

Sabah iyice erken kalkıp önce fırına gittim. Dönüş yolunda bir Ağaçkakan gördüm, çok şanslı hissettim kendimi. Oradan hooop denize. Suyun hafif sabah ürkünçlüğünün zevki bambaşka. Kururken baktım yandaki kayada bir Martı. Onları doğal ortamlarında görmek o kadar güzel ki. İstanbul’un çöplüklerine hiç yakışmıyor bu muhteşem varlık. Haşhaşlı, taptaze ekmekle mükellef bir kahvaltı, ardından tekrar plaja iniş. Heavy Metal ve Heavy Literature ile günü geçiriyorum. Bir de arada Tarja Turunen’e, yok efendim Gus G.’ye sorulacak soruların İngilizceye çevirisini yapıyorum kocamla telefonda. Röportajları Yüxexes’te okuyabilirsiniz, çok tatlı, mütevazi insanlar. Metehan telefonla yaptı röportajları bu arada.

Akşamüzeri internet cafe’ye gidiş. On-onbeş oğlan çocuğu Counter Strike oynarken ben internet üzerinden Arka Koltuk (Rock FM 94.5, haftaiçi her gün saat 17.00-20.00 arası) dinliyor, Metehan’la biraz da bu yoldan hasret gideriyorum. Biraz da dolaşıyorum Bitez’de. Polisin izin verdiğinden daha güzel kızlar var, yerli-yabancı. Diğer cinste de vardır illaki de benim dikkatimi çekmiyorlar. Ama şu bir gerçek ki kimse kendi güzelliği yüzünden havalara girmemeli. Şu kadar minik bir yerde bile görüyoruz ki dünyada sayısız çok güzel insan var, senden daha güzeli, daha genci her zaman var, o yüzden hiiiç dikme o burnunu Kaf dağına! Sana diyorum – güzelliğini kendi marifetinmiş zanneden boş kafalı insancık! Çok pis burnunu sürterler, haberin olsun. Demedi deme sonra. İç dünyadan haber ver – maneviyat, farkındalık, merhamet, tevazu, inanç, karma, quantum’dan naaber?

Eve dönünce biraz yazı, biraz okuma veeee tavuk saati gelince uyku için odama çekilmece.

Metal Hammer’de okuyorum, Acrassicauda gelmişti ya Kemancı’da çalmıştı hani, US mülteci kapsamında Amerika’ya kabul edilmişler, Hetfield karşılamış. Bizim Cey yaa.

Bölüm yirmibeş: The remaining fragments of a dream

“İnsan bir kez sevdiğini hiç sevmemezlik eder mi?”

Bölüm yirmialtı: “Bizim Lars”

Bir sabah gazete alırken çok sevdiğimiz bir komşumuz ile karşılaşıyorum, beni görümcesiyle de tanıştırıyor o sırada. Sonra diyor ki “Senin konserin Radikal’de yazısı çıktı, sana ayırdım onu”. Çok seviniyorum, gazeteyi bulamayacağım sanmıştım. Derken görümcesi “Hangi konser? Metallica mı?” diyor. “Yok” diyorum, “onun üzerinden geçti baya - FNM vardı…”. “Ha, yoksa bizim Lars var, Metallica diye bir grupta çalıyor, bilir misin?” diyor, ben “bizim Lars” ifadesinde bi reset yaşıyorum. Nasıl yani??? Meğer Lars’ın babasıyla görümce hanımın kocası kankaymış. Bildiin Ulrich’lerle ailece görüşen insanlar yani. Oha diyorum - bir sabah yazlıkta gazete alırken “bizim Lars” ifadesi! “Geçenlerde Kopenhag’a gelmişti Lars, aslında şimdi Amerika’da yaşıyor…babası tenisçi, ama artık çok iyi görmüyor…” gibi komşunun oğlunu anlatma ifadeleri baya tuhaf, baya!!!

Bölüm yirmiyedi: Smiling with the mouth of the ocean

O da ne? Bir takım gelişmeler olunca Gülhan’cım (Dereli) birkaç günlüğüne gelebiliyor ve bizde kaldığı birkaç günü bir hayli eğlenerek geçiriyoruz. Kendisine denizle olan kısa süreli ilişkilerinden dolayı Lipton Sallama Çay nick’ini uygun görüyorum (bense balık burcu bir insan olarak arkadaşlarımla suyun dibinde ve üstünde fazlasıyla vakit geçiriyorum) ama bu farkımızın dışında ikimizin sayısız benzerliği su yüzüne çıkıyor (nasıl kelime oyunu?:P). Mesela ileriye yönelik planlarımız arasında huysuz aksi nine olmak var ki bunun çalışmalarına hemen başlıyoruz. Plajdaki gençlere hayvanları rahat bırakmaları konusunda estirdiğimiz terör o derece etkili oluyor ki artık gelip tekmil verir hale geliyorlar (“Biz o deniz kestanelerini suya geri koyduk.” - “Hmm. Aferin, gözüme girdiniz.”). Bir de şu konuda hemfikiriz ki her çocuk şirin falan değildir! Bir tanesi var ki, iki üç yaşlarında, iki bakıcısı da peşinde koşturmaktan helak oluyor ve şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalıyorlar gün boyu. Ben de bu velede o kadar uyuz oluyorum ki Ayşegül serisi yerine alternatif olarak Küçük P.ç Tatilde diye yeni bir çizgi roman öneriyorum. Gülhan’la bunun çeşitli epizodlarını adlandırıyoruz:

Küçük P.ç Balıkları Katlediyor
Küçük P.ç ve Hizmetçiler
Küçük P.ç Sörf Tahtasında
Küçük P.ç Nintendo’sunu Paylaşmıyor

Bu böyle gider.

Tatilin son günlerini beraber geçirmek ve birbirimize akabinde yol arkadaşı olmak harika oluyor.


Bölüm yirmisekiz: Yığınla depolama aygırı

LOST’taki Mr. Eko’yu bildin mi? Hah, işte bu ona verdiğimiz isimdi. Ama şimdi artık bir blog filan açarsam ona vereceğim isim olabilir. Zira yıllardır yazmış olduğum yığınla röportaj, konser anısı ve albüm kritiği, grup tanıtıcı yazıları vs. orada depolayabilirim. Bilirsiniz, senelerdir Laneth, Non Serviam, Blue Jean/Headbang, Yüxexes/Gürültü, Ağrı Kesici, Deli Kasap gibi dergilerde yazar dururum. Son zamanlarda www.delikasap.com’daki “Abigail’in Laneti” köşemde toplamaya başlamıştım eski yazılarımı ama site bir tuhaf olmuş. Köşeme koyduğum son on yazı filan görünüyor ancak. Bana da senin gibi okişler fikir verdi, dediler ki “Seyda abla, Seyda abla! Blog aç ordan okuyalım!” Ben de dedim ki “Blog ne?” Sonra baktı bunlar karşılarında teknol takozu bi insan var, oldschool bir yaklaşımla “Kitap yaz! Kitapta topla her şeyi!” Ben de dedim ki “Şimdi vaktim yok! Sonra kesin!” Ve bu garip muhabbet böyle sürer giderken dedim ki blog galiba güzel bişey mi ne? Yoksa galiba mantıklı olabilir mi acaba mikine?? Yoksam, yoğusam, aceba blog mu açiim? Bakarsın yaparım bunu! Bakarsın ben de teknolocik olurum birden! Yihu çok heycannı!

Bölüm yirmidokuz: Be aggressive! B-E aggressive! B-e-a-g-g-r-e-s-s-i-v-e!

Faith No More ne güzeldi ya. Neyse, başka bir şey anlatacaktım ben.

Şu Unirock Fest nelere kadir oldu. Bu yaz herkes – kendi aramızda “mosh çekmek” diye adlandırdığımız - “metalci selamı”nı öğrendi. Annemin ağzından Ronnie James Dio ismini duymak oldukça garip, ama köşe yazarlarına konu olunca bir anda büyüklerimiz, teyzem filan, hepsi öğrendi bir anda. Dio babanın rehberliğini yapmış biri olarak evde anılarımı anlatınca ilgiyle dinlenmesi çok şaşırtıcı. Aynı zamanda gazetelerin baş sayfalarında yer alan fotoğraflarda UÇK Grind bileklikleri görmek de tuhaf. Naber Tanju?:P

Oha! Bölüm otuz: Gute Mine zum bösen Spiel

Ben burada birşeyler yazıyorum ve sen, sevgili okur, bunları okuyorsun ya, aslında bak Starbook’ta ne diyor:

‘Misunderstanding is all that is possible between your people,’said one of the beautiful beings. It is simply not possible to understand one another, given the way you people are made. You do not hear what you hear, you do not say what you say, what is said is not what is intended, what is intended is not what is said. How can that which does not know itself know what it is saying, or wants to say? Nothing is as you see it or feel it or hear it. Your bodies are inefficient for the collecting of true information. All you can do is misunderstand. And so you may well make an art of it.’

Bu gerçekle yaşamak zorundayız galiba. O halde şöyle demeliyim: en iyi yanlış anlaştığım insanları özlüyorum tatilde – Metehan başta olmak üzere.

Umur’lar (Akaydın) da Bodrum’a gelecek ama tam ben döndüğüm gün, olmaz ki böyle bir zamanlama! Pagan Arda Bodrum’daymış diye duyuyorum ama onu da yakalamak mümkün olmuyor. Gülhan’ın birkaç günlüğüne yanımda olması ve üstelik dönüş yolu arkadaşı olması ise süper. Stres ve kirliliğin her türlüsünün beşiği İstanbul’a dönüş yeterice zor. Konserleri dışında çok az şeyini sevdiğim bir şehir. Yeşilliği yok denecek kadar az, gürültüsü inanılmaz boyutlarda, aşırı kalabalık…saymama gerek yok bunları, hepimiz biliyoruz. Ama işte dönme zamanı geliyor çatıyor. Hayatımızı idame ettirmeye yarayan o kağıtlardan kazanmak için yine hayatımızın büyük bir bölümünü rafa kaldırmak zorundayız her gün.

Buraya kadar yine okumaya dayandıysan sevgili okiş, o halde sana da kolay gelsin. Dilerim ki tatilin, dinlenecek ve eğlenecek, kitap okuyacak, doğada gezip kuşları dinleyecek, bisiklete binecek, uyuyacak, müzik dinleyecek zamanın bol olsun!
Git şimdi gözüne dinlendirici bir salatalık maskesi koy. Görüşmek üzere!

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Abigail Tatilde I

Deli Kasap için yazılmış tatil anılarım / Yaz 2008:

ABİGAİL TATİLDE

Hayırlara vesile olsun diyerek uzun zamandır ilk kez yine bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturdum. Yalnız bu sefer Bodrum’da, yazlığın gevşek ve adam sendeci ortamındayım. Bu sebeple yazımız dereden tepeden, daha doğrusu denizden beach’ten olacaktır.
Şezlong üstü, şemsiye altı düşüncelerle karışık, uyku ile uyanıklık arası sayıklamalarımı not edeceğim. Tatil günlüğü işte.Ya da soğuk birşeyler içerken etrafta olan bitenden yola çıkarak bir şeyler anlatacağım. Aslında ne yapacağım belli değil. Olmasın da, tatildeyim yahu! Sırf keyfimden yazacağım aklıma ne gelirse. İsteyen okuyacak, istemeyen okumayacak – hatta bence okumayın, direk gidin başka yazılara!
Benim vaktim var, canım da yazmak istiyor, o halde yazarım. Başkaları isteseler de herhangi bir şey yazamazlar, çok meşguller zira.
Mesela şuradaki hanımefendiyi ele alalım. Sekonder cinsel organlarını İnceburun plajının tam orta yerinde yakmak için inanılmaz bir çaba göstermiş, şimdi ise nihayet bikini üstünü giymeyi akıl edebilmiş, fakat bu sefer de ayakta salına salına bir hal olmaktadır. Muhtemelen etraftaki yakışıklı olduklarını sanan çok sayıdaki para kapısından birine kapak atmayı planlamakta. Eh, bütün bu işlerden başını kaşıyacak vakti yok elbette.
Veya şuradaki mayokinili güzel. Onca kolye, gözlük, oje, saat, yüzük, küpe, bilezik ve benzeri aksesuar ve bunların birbiri ile uyumu ile meşgul ki, denize girip girmeyeceğine bile karar vermesi zamanının neredeyse tamamını alıyor. Sonunda girmemesi normal karşılanıyor tabii tarafımca.
Öteki mayokinili hanım ise modayı takip etmekle o denli meşgul ki kendi ficuduna uygun olup olmadığına bile karar vermeye vakti yok. Beriki silikonlarını yakmaya çalışıyor patlatmadan. Diyeceğim o ki herkes tatilde bile hummalı çalışmalar içerisinde. Sadece ben böyle rahat rahat oturup yazı yazma lüksüne sahibim.
Ama şunu da söylemeliyim ki aşırı yorucu bir yıl geçirdikten sonra güzel bir tatili hak ettim, o yüzden negatif enerjini boca etme hemen üstüme okurcan. (Buraya kadar okuduğuna göre artık sana bir şekilde hitap etmeliyim değil mi?) Neden yazacak vakit bulamıyorum sanıyorsun ha? İş hayatına başla hele de göreyim seni! Sabah akşam çalış böyle dur durak bilmeden. Her gün eve iş getir, haftasonları da. Bir de evlen üstüne. Bir de rakınrol bir sosyal hayatın olsun ama, arkadaşlar, konserler, Dorock murak…Uyku? Gecede 5 saatten fazla olmaz, vakit yok! Yemek? Yut hemen yut yut!! Enerjiyi nereden mi bulacaksın? Gençliğinden utan ey okur, ben seni bin kere cebimden çıkarırım! (Okuyacaksan azarlamalarıma katlanacaksın yeri geldiğinde okurcanım, söylemedi deme!) Eskitopraks bambaşkadır! Ama vakit, ah vakit…işte onu yaratmanın formülünü bulamadım daha. Fakat simya çalışmalarım sürmekte, ümitliyim!
Şimdi sahip olduğum vakit de çabucak kayıp gidecek elimden biliyorum, ama napalm, yine de şimdilik paniğe mahal yok. Koy teybe şuradan bir yaz kokulu müzik de havamızı bulalım (Blind Melon’dan No Rain iyi gider – klibi sarı ve sıcak kokuyor dediğimde bir dost bana boş bakmıştı ama anlıyorsun dimi ne demek istediğimi sevgili okur? Okişim benim!:P).
Evet, bu yazı “dünyanın ihtiyaç duymadığı yazılar” başlığı altında bir numara olmaya aday adayı (- bu lafa da hastayım, ne demek ki bu? National Geographic’in “vahşi yaşam ve vahşi yaşam belgeselleri” gibi birşey olsa gerek!). Ne diyorduk? Hiçbir amacı yok metal bünyenin tatil anılarını yazmak dışında. Yanımda konuşacak adam yok, ondan oluyor aslında bunlar. Her zaman olduğu gibi sevgili okiş, eğer diyorsan ki “bana ne ki senin tatilinden, anılarından” o zaman başka bir yazıya akman gerektiğini söylemiştim sana – tekrar ettirtme bana her dediğimi!
Ben ama eskiden kalma alışkanlıkla (günlük tutardım ben) yazmadan duramıyorum. İçgüdü gibi.
Benimle yaşayan bir erkek kedi hayvanı var, adı Merlin (- yani ben ona öyle hitap ediyorum ama gerçek adı nedir bilemem. T.S.Eliot’un “The Naming of Cats” şiirini okumanı tavsiye ederim bu arada). O da böyle bazen içgüdülerine yenik düşüyor, ne kadar aristokrat bir canlı olsa da Bodrum’a geldiğinde “Bölgem ulan burası! Benim bütün buralar!” diye hemen çalıları ağaçları işaretlemeye gidiyor. Bu da böyle bir şey işte. Çenem düşmüşse ve konuşacak kimse yoksa yazmam lazım her şeyi! Tutmayın beni!

İlk Bölüm: Dövmeni nerde yaptırdın şekoş?

Efenim birkaç gün evvel Abigail ve sevgili kocası Metehan bey, Merlin hayvanını da alır ve Bodrum’a gelirler. Ve daha ilk günden plajda görürler ki dövme denen şey mainstream’in de ötesinde bir şey olmuş, görüntü kirliliği yaratan bir zevksizliğe dönüşmüştür. Ne yani, o bileğindeki aptal denizatı ile çok önemli bir şey mi anlatıyorsun? “Denize olan bağlılığım blah blah” diyeceksin dimi sorduğumuzda? Ya sen, senin omzundaki o ne idüğü belirsiz saçmalığı oraya kim salladı? Ayrıca bikininden çıkan o alev mi nedir, oradan kafasını uzatmış bir hayvana benziyor buradan bakınca. Yanındaki tiksindiğim bir piyasa diiceyi kılıklı kız da senden özenmiş olacak ki saçma sapan ve random dövmelerini aman herkes gördü mü diye asla üstüne giydiği şeyin önünü kapatmıyor. South Park dövmen beni benden aldı güzelim! Hele o ağzından denize girerken bile çıkarmadığın sakız ve elinden düşmeyen sigaranla çok sertsin be! Ya siz, kasıntı beyefendi, evet siz! O zor seçilen miniklikteki dövmenize piksel diye hitap edebilir miyim? Sizi gerçekten çok gizemli kılmış. Pek etkileyici.
Öff. Kötü yapılmış dövmelerden kötü yapılmış dövme beğen!
Nerde benim sayın eşimin Danny Garcia’nın usta ellerinden çıkmış nefis BLS kafatası, ambigramı, Three suns and one star’ı (bkz. DOWN röportajım, Yüxexes dergisi Ağustos 2008 sayısı) vesairesi, nerde bunlar. Bir tek barda takılmakta olan Demir Demirkan’ı tebrik ediyorum. Rakınrol adamın hali başka oluyor işte.

İkinci bölüm: Tatt’s life!

Ertesi gün, Ahmet Çakar’ın gelip jipini kendi park yeri yerine evimizin önüne park etmesi, bizim de sileceklerini kaldırıp kibarca uyarmamız üzerine çekmesi dışında olaysız başlar. Rock Hard’ımızı, Metal Hammer’imizi alır, deniz kenarına ineriz yine. Her şey olağan halinde seyreder: Talat Bulut bütün kibarlığıyla geçerken selam verir kocaman Hollywood gülümsemesiyle, önümüzde teyzeler “yer tutma” kavgası yaşarlar olanca görgüsüzlükleriyle, yanımda yatan Alman kadın daha da kayış gibi bir deri sahibi olma rekor denemeleri içerisindedir…böylece akıp gider zaman.
Derken davet etmiş olduğumuz Inkstanbul Artcore kankalarımız Danny ve Ebru ile onların kankaları Krefeld’li dövme ustası Fred ve güzellikten ölen karısı Sonja gelirler.
Minicik İnceburun plajının rakınrol ve tattoo ortalaması bir anda bu kadar yükselince bir de bakarız ki Demir Demirkan yok olmuş! Doğal denge bozulunca tabii…Bir anda o dövme sandıkları zavallıcık karalamaları nereye saklayacaklarını bilemez sosyete. Danny “piercinglerimle döverim sizi” edasıyla süzmektedir Çitos’tan çıkmış yapıştırmalara benzer şeylerle bezeli ahaliyi. Ebru pembe leopar desenli bikinisi ve yakuzavari kaplı bedeni ile tam bir glam rock ekolü estiriken Fred de “oha hayvan!” kategorisini temsil etmektedir. Sonja süper şirin kurukafalı mini elbisesi ve iki omzundaki simetrik dövmeleri ile ilk görende “ay canım, bak özenmiş kelebek yaptırmış” etkisi uyandırsa da elbiseyi üzerinden çıkarıp kalçalarını komple kaplayan dövmelerini göz önüne serdiğinde görenlerde “Nutk!” diye tutulmalara sebep olur. Ben ise mermer fraksiyonunu ve Transilvanya soyunu temsilen her şeyin zıttı ile varolduğunu hatırlatır ve bu mürekkep fazlalığını dengelemeyi bir görev bilirim.


Üçüncü bölüm: Bu dünyada yanmak

Sadece mürekkep değil, bronzluk da negatifine ihtiyaç duymaktadır. Bu görev de benim. Bunu yıllardır ailem kabul edemedi nedense. “Ölü gibisin, ruh gibisin”benzetmelerini “Süt gibisin, peynir gibisin” tarzı mandıra ürünlerine tercih ediyorum elbette. Daha metal.:P
Ama ne anlatsam boş. “Gecenin ve gölgelerin bir yaratığıyım ben” diyorum, boş bakıyorlar. “Sevmiyorum yanmayı, çirkin birşey” diyorum, deli zannediyorlar. “Güneş alerjim var, hem cildi yaşlandırıyor, ayrıca kanser ediyor, gölgede kitap okumak gibisi yok” diyorum, “Ama D vitamini” diyorlar. Plaj ahalisi de aynı kafada biliyorum. “Ay iyğrannç, hem beyaz, hem makyajsız, hem takıp takıştırmamış bile ayollllll ne rüküş şey bu böylaa! Ayyyii ben Tükbüküna gidiyorooaam bakamiycağğm!” Sen daha yat güzelim, mangal yap kendini öyle güneşte. Sen erkenden botoksa, yüze gerdirmeye koşarken ben sana sadece çok gülmekten ve çok ağlamaktan, kısaca “yaşamaktan” oluşmuş mimik kırışıklarımı umursamadan güleceğim! Hem benim beyazlığım öyle bir şey ki çocuklar annelerine “o ne sürüyorsa sen de ondan sür!” diyebiliyorlar, hahahaha!!! Ya da bazı çok sevdiğim, fikrini önemsediğim insanlar “Pamuk prenses/Moonskin” vb.yakıştırmalarla katıksız sevgi ve beğenilerini dile getirebiliyorlar/dı.
Bu öyle isteyince bir şey sürmekle olmuyor ama işte. Ben istesem (ki istemem) solaryuma gidebilir veya otobronzan sürebilirim, ya ta yatarım yanarım gayet oldschool bir şekilde ve olurum bronz. Sen ama olaman beyaz, no way bebek! Bu metalcilik gibi. Bir metalci (iyi bir müzik dinleyicisi ise) diğer müzik türlerini de bilir, iyisini kötüsünü ayırt eder, onlardan da zevk ve ilham almasını bilir. Ama tam tersi olamaz.
(Hayatta da kendini beğenmiş biri değilimdir okiş, ama bunun bir söylenmesi gerekiyordu artık! Anla bak nasıl deli etmişler beni yıllardır!)
Beyazlık konusunda söylenebilecek her şeyi olabilecek en kapsamlı şekilde Herman Melville usta zamanında demiş gerçi. Üstad, Moby Dick’in “The Whiteness of the Whale” adlı bölümünde öyle ele almış ki beyaz rengi, dehası karşısında saygıyla eğilerek konuyu değiştiriyorum.
Biliyor musun, en az 13 yıldır hiç güneşlenmeyen ben güneş kremlerine de güvenerek gayet süper korunduğumu sanıyordum. Meğer bu yıl ortaya çıktı ki o dediği kadar faktör koruma sağlaması için bir şişe güneş kremini diyelim ki günde 2 kez krem sürüyoruz, o zaman 4,5 günde falan bitmesi gerekirmiş! Kendini çilekli turta sanan insan yapabilir tabii bunu. Diğerleri normal bir sürümden meğer azıcık bir faktör sağlıyorlarmış sadece. Yani ben şimdi 50 faktör kullanıyorsam sürdüğüm miktar anca 2-3lük mü yaradı??? Bir şeyi de başından doğru araştırın, doğru bilgi verin yahu! İyi ki hep gölgedeyim, oradan kurtardık bari. Ben de diyorum niye 50 faktöre ve gölgeye rağmen mayo izi oluşuyor hep!
Çillerim de çıktı yine. Yüzerken güneş görüyoruz elbette bolca. En sevdiğim yan etkisidir çiller. Freckles. Bu arada Lost ne olacak ya? Ocak’ta devam edecekmiş. Bize aklımızdaki binlerce soruyu unutturmaya çalışıyorlar bence. Kesin toparlayamayacaklar! Bizim burada çocukluk arkadaşım Yusuf var, aynı Richard. Tırsmaya başladım Yusuftan! Black Smoke ne acaip bir şey bu arada. Ehlileşmiş blek smoğum olsa hep kötülerin üzerine salarım. Tutar ayağından, ağaçtan ağaca çarpar.
Ama dün Black Smoke oldu her yer. Buradan bakınca bir kadın göğsüne benzeyen bir tepe var, arkasında bir Cennet var. O Cennet’te benden bir parça kaldı.
O Cenneti cehennem alevleri gölgeledi dün. Kara dumanı dün herkes gördü. Ben hep görüyorum. Artık dağılsın. Cehennem yok olsun.


Dördüncü bölüm: Yalnızlık

Sevgilimle ilk evlilik yıldönümümüzü kutladık.
07.07.07’de yüzyılın metal partisiyle evlenmiş (iddia ediyorum: kimse daha metal evlenemez! Hodri meydan!), o tarihte İstanbul’da olan bütün dostlarımızla kutlamıştık bu harikulade olayı (haber verdiğimizi sanıp vermemiş olduklarımız dışında – off, aceleden oldu hep bunlar…tekrar özür! :)). Akşam ise Dorock’ta Erdem (Çapar) bizi sahneye çağırmış ve King Diamond ve Zakk Wylde’ın izniyle bir kez daha evlendirmişti. Oraları pek hatırlamıyoruz gerçi.:P Şimdi gecenin ilerlemiş saatlerinde çekilen Berke Hürcan’lı, Survivor kızları’lı fotolarımızda belli ancak ne durumda olduğumuz. Aç karnına alkol hiç iyi bir fikir değil okirçip!
Yıldönümü kutlamamız baş başa ve çok uslu geçti oysa ki. En sevdiğimiz balıkçıda tıka basa yedik sadece. Şlaps. Şlapsgut.
Şlafgut çarşafları vardı bir ara, kuponla mı alınıyordu onlar? Arcoroc tabak takımları vardı bir de. Almazsan arkandan atıyorlardı.
Neyse, kutladık ve ertesi gün Metehan bey her sorumluluk sahibi koca gibi İstanbul’a iş başına döndü, bense kaldım burada Mami ile. Mami diyince de Ayşe Arman’a özgü bir lafmış gibi geliyor. Ama benimki de Mami ki!
Mami Ana Plaj’dan denize girer. Cumhurbaşkanlarımız, Paşa’lar filan da orada bulunmayı tercih eder ezelden beri. Bense direk derin denize girmeyi sevdiğim için farklı bir plajda geçiriyorum zamanımı. O yüzden yalnızım ve konuşamıyorum kimseyle, ve sen o yüzden bu çileyi çekiyorsun ey okur! Bence yol yakınken kaçabilirsin hala!
Bugün yattığım yerde (her gün farklı bir yerde yatıyorum çünkü o yeni zengin sonradan görme tayfanın yer tutma terbiyesizliğine asla ayak uydurmak istemiyorum) önümde sadece deniz, ama maalesef iki yanımda kaçınılmaz olarak insanlar vardı. Kendilerini görmeyecek bir şekilde sadece önümdeki denizin güzelliğine konsantre olmaya çalışsam da yanımdaki şımarık kız annesine “Neden Marlboro Light’ımı unuttular yeaaa?” diye çıkışmaya ve sonra da zırlamaya başlayınca bende kayış kopma sinyalleri belirmeye başladı.
Seni nankör, seni kendini bilmez, annenle nasıl konuşuyorsun sen! Bilir misin ki anneni kaybetme korkusu nasıl bir şeydir? Bilir misin tanıdığın, bildiğin annen olmaktan çıkmış, acı çeken, tanıyamadığın bir varlığa dönüşmüş, ama mümkün olsa canını vereceğin bu varlığın çektiği acıyı hafifletememenin, kendi üzerine alamamanın çaresizliğini? Bilir misin geceyi yanında refakatçi geçirip oradan işe gitmeyi, arada gözyaşlarını saklamak için insanlardan uzak bir köşe aramayı, sonra hiçbirşey yokmuş gibi işe devam etmeye çalışmayı? Seni sersem, sen daha Marlboron için ağla! Hayat sana gerçekten neler için ağlanır, onun dersini verecek elbette!
Müzik dinlemeliyim! Yoksa bu varlığı bileğinden tutup denize fırlatacağım birazdan (kement style). Her yaratılmışın bir fonksiyonu, bir misyonu var elbette bu dünyada, ama bununki nedir tütün sanayiini beslemek dışında, onu hiç bilemeyeceğim.
Kulaklığı takıyorum. Metehan’ın sesi, o her kötü hissettiğimde, her öfkelendiğimde, her isyan ettiğimde yanımda olan o güçlü, o güzelim ses beni sakinleştiriyor. Ama daha “Seasons” çalarken onu bu albümün sözlerini yazmaya iten olaylar, o günler geliyor yeniden aklıma. “The Ordeal” ile Mete hatırlatıyor bana, “Close yourself to what brings sorrow, don’t feel the pain they deal, lock them far away from you, don’t heed the pain in your soul”…Yüzler, sözler, resmi geçit yapıyorlar zihnimin gözünde…”I swim in the lakes of tears on your face”…bir damla hala varmış, akıyor. Anlayamamak can yakan bir şey. Özge söylüyor bu sefer kulağıma, ne kadar Metehan’ın sözleri de olsa – “Stand up and go on! Breathe!”…Geçiyorum albümün en güzel, en güçlü şarkılarından birine, son şarkıya, bir insanın bir başka insana yazabileceği en güzel liriklerden birine. “You were the only light in the dark of night”…”I embraced loneliness to stay with you”…belki sana pek bir şey ifade etmez ey okur, ama benin için de kelimeler ifade edemez…”My side is not safe anymore, and it could not be after you!”
Loneliness. Lonely.
Tek başıma giriyorum denize. Tuzlu su, tuzlu suya karışıyor. Buz gibi suda dibe dalıyorum, mavi, sessiz, ışık. Birkaç balık etrafımda yüzüyor. Elementimdeyim. Denizatı dövmesi mi yaptırsam? HAHAHA!

Beşinci bölüm: Metal up your ass!

Agresyonlarımdan kurtulmak için Catafalque çok uygun bir müzik yapmıyor. Onun anlamı bambaşka, onun hazzı ve benim için önemi tarifsiz, ama şu anda bana adrenalin lazım! Dolayısıyla Thrash’e veriyorum kendimi deniz sefamın geri kalanında. Bakalım playlist’imizde bugün başka neler yer alıyor: konsere hazırlık ve gaza geliş kapsamında bütün arşivi getirdiğimden bugün Metallica diskografisini “Kill ‘em All”dan döndürmeye başlıyoruz. Daha gayet sivilceli, piçirik bir Hetfield “Jump in the fiyyah!” diye çığırıyor ama ben sanırım yetmiş derece sıcaktan jump in the water modundayım yine. Water. Vutar. “To the deep…cıncıncıraaa….diiip vutaaarz…cıncıncıraa!” Tanju’yu arayayım bir ara, Atilla’yı da. Tout va bien. Beni hala her dinlediğimde düğmeye basılmış gibi ağlatabilen yegane parçalardan biri. Bir o albüm, bir de Dialectique. Mi Kubbesi bir de. Tout va bien, dimi?
Üzerimdeki kendi yapımım eski, yamulmuş Asafated tişörtümle, ipod değil de discman’imle, MP3 değil de orijinal CD’lerimle, elimde Şamdan değil de çeşitli müzik dergileriyle ve rengarenk değil de siyah-beyaz genel görüntümle şemaya hiç sığmıyorum. “Asilik asalettir” der sevgili Aptülika. İçimden sırıtıyorum.
Evile, Skeletonwitch, Municipal Waste filan derken bugünü tamamlıyorum.
Bir de nihayet bir Rock Hard sayısı bitiyor. Adamlar ne dergi yapıyor kardeşim, ansiklopedi gibi. Onu bırak, sevmediğim grubun yazısını bile okutturuyorlar bana hem müthiş ara bilgiler vererek, hem de harika tarzlarıyla. Baştan sona okuması çok zaman alıyor o yüzden. Ama İngiliz Metal Hammer’i hemen bitiyor. Okuyacak 3-5 yazı ancak buluyorum. Bu sayıdaki Chuck Billy röportajı nefis olmuş ama. Steve “Zetro” Souza meğer Chuck’ın küçük kardeşinin kankasıymış ilk önceleri. O söylemiş Legacy’ye girsin diye. Falan filan, neyse, anlatamam şimdi hepsini. Okan’ın (Özden) lafını hatırlayıp gülüyorum: “Oğğlum Testament gruptan ayrılmış!!!” Testament de ne konser verdi be Park Orman’da! Ne yakıştı Chuck babaya o sahne! Gençlerin öylece durması ve biz oldschool tayfanın deli azması da manalıydı tabii.

Altıncı bölüm: Değişim

Evde İhsan teyze var, misafirliğe gelmiş. Rahmetli Nehar amca’nın (Tüblek) eşi ve eski komşumuz. Nehar amca’nın ölümünden sonra evi sattı ne yazık ki. Onu ve davudi sesini, bütün mahalleyi kaplayan gülüşünü, gözümün önünde çiziverdiği karikatürlerini özlememek elde değil, dünya tatlısı İhsan teyzeyi ve müthiş keklerini de! Değişim değişmeyen tek şeydir dimi? Yalnız nedense genelde hep kötü yönde değişiyor her şey. Ne kadar doğaldı eskiden burası, ne kadar kaliteli insanlar vardı. Özeldi, sessizdi, herkes tanıdıktı…Şimdi bu altyapısız, görgüsüz, sosyetik wannabe’ler sardı her yeri ve burayı da kendilerine benzettiler. İskeleler, minderler, her köşeye restoranlar koydular. Para hırsı ile siteyi herkese açtılar, dışarıdan isteyen geliyor. Yatlar demirlemiş heryere. İnceburun plajı oldu sana İnceburun beach. Çocukluğumdaki gibi kalsaydı keşke, doğal, samimi, sessiz…Evin önünden motosikletli, atv’li minicik veletler geçiyor yine. Küresel ısınma çağında çocuğuna benzinle çalışan oyuncak alan zihniyet…


Yedinci bölüm: Hayvanlar alemi

Dışarıda Fıtfıt (karşı komşumuzun cuk oturmuş isimli Yorkshire Terrier’i) geçmekte olan kocaman bir köpeğe havlıyor güvenli terasından. Bazı şeyler değişmiyor neyse ki. Merlin ise dışarı çıkıp önce herkese ve her şeye söyleniyor, sonra yerde yuvarlanıyor, sonra cep aslanı pozunu alıp pati pati üstüne atarak evin önüne yayılıyor “buralar komple benim” tavrından ödün vermeden. Ritüel hayvancığı.
Geçen gün Merlin’den mi benden mi anlamadım, birimizden bir örümcek cesedi düştü. Kuru. Aklıma Özgür’lerin yazlığına, Ex-Humanity kayıtlarına gittiğimizde tavanda asılı olan, adını “Kuru” koyup yarım saat güldüğümüz örüm cesedi geldi. Ne zaman düştü acaba Kuru? Ayrıca ben Almora’ya girdim de haberim mi yok? Niye üstümden örümcek düşüyor ki ama ya? Kesin Merlin taşıdı onu içeri, evet. Pis herif.
Ey güzel Allahım, örümcekleri yaratmışsın iyranç böcekleri, sinekleri yok etsin diye, ne kadar harika bir şey bu. Ama neden, neden, nedennnn sekiz tane ayrı hareket eden bacak ve kontrolsüz hareketlerle donatmak gerekiyordu? Hikmetinden sual olunmaz elbette, ama merakıma engel olamıyorum. O sekiz bacak beni benden alıyor. Dört’ten fazlası zaten beni her zaman fena eder. Dörtten fazla bacak çok fena, çok.Yengeçler, ıstakozlar hariç. Onlar okey, sorun yok.
Araknid dedim de, çok acaip bir hayvan gördük geçen gün. Leğene koymuşlar, böyle ıstakoza benziyor ama kafasızı gibi, simsiyah bir şey, adı da “karavida”. Bilen var mı? Çocukluğumdan beri okumadığım hayvan ansiklopedisi, seyretmediğim belgesel yok, böyle bir şey görmedim. Sanırım bir UFO’dan düşmüş. Başka açıklaması olamaz.
Vida diye dergi vardı, tek sayı mı çıktı o yahu?
Ağustos böceklerini de biri bana açıklasın lütfen. Hepsi bir ağızdan “caaaarcaaaarcaaaarcaaaar” diye takılırken nasıl sözleşmiş gibi son bir “CAR!” ile aynı anda durabiliyorlar???
Bir tane geliyor bunlardan, çok yakınıma konuyor. Hadi diyorum dinleyeyim bakalım vereceği konseri. Ama bu ahlaksız yaratık arkadaşları kendilerini carcar yırtarken kaytarmaz mı!!! Yahu senin adına fabl’lar yazılmış yaz boyunca müzikle vakit geçirir diye, sen onu bile yapmıyorsun ey böcüş aleminin yüzkarası!!! Bi kere cırt bile demeden oturdu öyle köşesinde sinsi sinsi. Oh ne ala memleket!
Deniz emişgeni vantuzuyla yapıştığı canlıların özsuyunu emerek beslenen, amfibik bir hayvandır. Bilmemen normal. Ben buldum.

Sekizinci bölüm: Eye of the Beholder veya Güzellik

Hep yapmak istemişimdir: olmazsa olmazlarım listesi! Hani vardır ya kadın dergilerinde, bir ünlüye sorarlar nelerin olmadan asla tatile çıkmazsın diye, sonra da o ürünleri fiyatlarıyla tanıtırlar, işte ondan yapmaya çok özendim! Yapıcam!

Olmazsa olmazlarım:
*Body Shop Pink Grapefruit ve Satsuma Body Butter: bunların duş jelleri de harika! (Hadi, reklam paraları akmaya başlasın!)
*Carita Fluide de Beauté 14 Pailleté: saçımı beslemek, güneş altında pırıltısını arttırmak ve nefis limon kokusuyla yazın keyfini iyice çıkarmak için ideal bir ürün. Cildinizde de altın pırıltılar yaratmak için birebir! (Nasıl, jargonu doğru kullanıyor muyum?)
*Joop! Eau de Parfum: Üniversiteden beri değişmeyen tek parfümüm – insanlar bu koku ile beni bağdaştırır, başka kimsede yok. Türkiye’de satılmıyor. (Ayrıcalığımı belli etmeyeceksem ne anlamı var bu listenin!)
*Jil Sander Sun Lipgloss: 70’lerin rujları gibi kokuyor, çok nostaljik! (Cidden!)

Aman yeter, sıkıcıymış bu. Şimdi bir de hangi Joop falan demesin kimse, söylemem. Senelerdir iyi niyetle her şeyi söyledim, paylaştım, ama bundan dilim yandı, artık söylemiyorum hiçbirşey! Beni sevdiğim şeylerden ediyor yoksa bu huy!
Mesela bak ‘80’lerde Almanya’dan getirdiğim pembe, yeşil filan saç boyalarım, beş kulak deliğim ve kılık kıyafetim taklit edilirdi. Sonrasında şu kırmızı uçlu saç olayını başlattım ve koca İstanbul’a yayıldı (bunu bilmiyordun dimi okiş? Evet, o olayı maalesef ben sardım başımıza, şimdi de herkesin yapmasından o kadar tiksiniyorum ki ben bırakacağım yakında temelli. Sokakta her yerden “Saçlara bak!” lafı gelirdi, millet yolda durdurup nasıl yaptığımı sorardı, sonra çığırından çıktı…kimseye bir şeyi nasıl yaptığını anlatma!). Sonra bu sene gittim mavi rimel aldım, hemen o da soruldu nereden diye, bir anda işyerinde 3 arkadaş mavi rimel sürer olduk, çok garip oldu, ben bıraktım. Yahu biraz orijinal olun, biraz kendiniz kendi tarzınızı yaratın! Ortalıkta çakma Seyda olmaya özenen çok var. Sağolsunlar, sonuçta taklitler biliyorsunuz asıllarını yaşatır. Ama ne kadar uğraşsanız da Seyda olamayacaksınız! Kendiniz olmayı denesenize!
Güzellik konusuna dönelim. Bodrum otogarındaki gazete satan hanım çok hoş bir şey söyledi geçen gün. “Ben bu güzel hanımı tanıyorum bir yerden” dedi bana günde bin kişiye satış yapan ve beni yılda bir gören bu kişi. Mutluluk verici. Ama niye ki?
Güzellik önemli midir? Değildir. Hele güzel olduğu için kendini bir şey sanmak kadar sersemce bir şey yoktur. O güzelliği sen yaratmadın ki! Övünülecek bir şey yok! Sadece şanslısın, bunun için müteşekkir ol, mütevazi ol. Kibirden uzak dur. Seven deadly sins. Sen bunu her zaman aklında tutmazsan zaman zaten hiçbir güzelliğin kalıcı olmadığını öğretecek, hesaplarını ona göre yapma! O kabuk sen değilsin. Kabuğun içinden bakan şey sensin, onu sev, onu besle, onu eğit, onu kitlelerin “gerçek” sandıkları aptallıklardan ve sığ düşüncelerden uzak tut ve onu mutlaka daha üst bir mertebeye taşı. Kısaca: onu güzelleştir!
Ama kabuğunun güzelliği, daha doğrusu gayet sübjektif bir biçimde kendinde güzel bulduğun şeyler sana mutluluk verebilir yine de, nasıl başka bir şey, mesela bir sanat eseri, estetik/ahenk duygularına hitap ederek seni etkileyebilirse veya birinin ışık dolu gözleri yahut kocaman gülüşü baktıkça içini açıyorsa. Güzellik sonsuz çeşitte karşımıza çıkar. Sadece simetrik bir yüzde değil.
Bu kadar felsefeden sonra dünyevi konulara dönüyorum akıl almaz bir hızla – bak:
Saçlarımın Bodrum’da havadan, sudan, rüzgardan inanılmaz bukleler oluşturması ve deniz kokması beni mutlu eder. Cildin her gün defalarca kremlenmekten iyice marshmallow kıvamına gelmesi de öyle. Çiller zaten. Üzerimdeki tek kozmetiğin 50 faktörlü kremimin (o da yalanmış ya, alacağı olsun!) olduğu bir ortamda kendimi yine de çok iyi hissetmeme sebep oluyor bunlar.
Demek ki insan doğa ile ne kadar iç içe ise kendini o derece güzel hissediyor başka yardımcı materyallere gerek duymadan. Ya da ben mi böyleyim bir tek? Kilo-selülit demeden en geç 3 gün içerisinde mayoları bir daha yüzlerine bakmamak üzere dolabın en dibine atar, bikiniye geçerim her yıl tatil başında. (Zaten 14 yaşındaki kızların bile hepsinde selülit var, esas olmaması anormal bir şey sevgili kız okiş!) Oysa her sene İstanbul’da yeminler ederim “Bu sene bu şekilde insan içine çıkmayacağım!” diye. Yine de değişiklik isteği ile ara sıra ben de süslenirim denize giderken, ama her gün de uğraşılmaz ki bunlarla, tatilim biter!
Güzellik diyorduk…2004 yılında henüz üç tel beyaz saçım vardı. Evet, üç. Rakam ile 3. Antenlerim derdik onlara, keserdik gülerek. Fakat 2004 sonundan itibaren yaşadıklarımın etkisiyle çok kısa bir sürede öyle çoğaldılar ki artık yakında (en geç 2-3 sene sonra herıld) hayatımda daha önce hiç yapmadığım “gerçek” saç boyama işlemlerine başlayacağım sanırım. Bunu da iyi tarafından görebilirim tabii, çünkü yepyeni, değişik şekillere bürüneceğim bu sebepten dolayı. İyice Alex Skolnick’e bağlamadan yapmayı düşünüyorum bunu. Komple siyah yapıp emo fotoğraf yarışmasına mı katılsam?:P
Ama yanımdaki aslında çok güzel olan kadın gibi dudakları anormal biçimde şişirmek? Vücudunun geri kalanına hiç uymayan silikonlar taktırmak? Sanmıyorum. Yine de büyük konuşmamak lazım. Medyanın üzerimizdeki zorlayıcı etkisi ve dayattığı gençlik eşittir güzellik formülü ne kadar korkunç olmalı ki bu kendine çok iyi bakmış, çok güzel kadınlar bile ona karşı koyamamış. İnsanların onurlu bir şekilde yaşlandıkları, her yaşın ayrı bir güzelliğinin olduğu zamanlar geride kalmış. Tecrübe, bilgelik, olgunluk gibi değerlerin yerini bambaşka bir “değer” almış: gergin bir cilt! Ve ne yazık ki bazı beyni ve vicdanı olmayan kızlarımız buna – şu an – sahip oldukları için kendilerini başkalarından üstün zannedebiliyorlar. Ne zavallılık. Ve ne fena burunları sürtecek birkaç yıla kalmadan!:)
Ama bazen ben de takıyorum işte bazı şeylere: eski atletik vücudum yıllarca at binme - fitness - jazz dans’la akan kan ve ter sonucu benim eserimdi ve onu geri istiyorum okurcuk! Bir ameliyat sonucu tüm karın kaslarım eridi gitti. Bir de evlenince akşam yemeği diye bir olaya tanık oldum ki daha önce hayatımda yoktu. Şimdi artık hayatımda bir bel yok. Onu geri istiyorum!!
Bu sebeple yarından tezi yok çok militarist bir programa başlıyorum. Elveda haşhaşlı ekmeklerle, reçelle, Nutella’yla, salamla sucukla ve üstüne de un kurabiyeleriyle yapılan çılgın kahvaltılar! Elveda Bitez dondurmaları! Elveda kaşarlı simit keyfi!
KOĞUŞŞŞŞ YATTT!

Dokuzuncu bölüm: Sabahın körü

Geceyi yine sıcak ve tüylü halinden utanmadan illaki gelip kolumdan başka bir yerde yatmayan Merlin’i öteye ittirmeye çalışarak geçirdim. Prrrrprrrr diyerek tırnaklarıyla çarşafa sabitledi kendini her defasında.
Tam dalmıştım ki alarmım çaldı.
THIS IS SPARTAAA! diye fırladım yatağımdan. Saat 06.30. Hemen kalktım denize gittim. İstemeden uyandırdığım Mamim “Ne acaip kızsın!” diyerek beni beğenmediğini ifade etti. Ama ben yılların alışkanlığından vazgeçecek değildim. Kimse yokken denize girmek, sabahın sessizliği, denizin hafif karanlığının biraz heyecan verici olması, güneşin henüz yakmaması ama yavaş yavaş ısıtmaya başlaması, bunlar çok güzel şeyler. Sükunet… Meditasyon gibi. Aslında burada sabahlardık eskiden hep, yıldızları seyrederek, dilek tutarak, zifiri karanlıkta garip seslerden korkarak ve nemli soğuktan sabaha karşı donarak. Tek başına yapılacak şey değil tabii, o yüzden erkenden gelmekle yetinmeliyim bu sefer.
Eskiden bu saatte hep gördüğüm mürenler ve mürekkep balıkları yok bugün. Deniz çıyanları yerli yerinde duruyor ama çok lazımmış gibi. Zarganalar ve kırmızı olup siyah kafalı olan balıklar da duruyor.
Uzun yüzüşlerden sonra kahvaltı (hayır, haşhaşlı ekmek yemedim!), akşamüstü biraz core training ve tabii gün boyu merdiven inme çıkma hiç fena olmadı ilk gün için. Buz kıvamındaki duşu da unutmamak lazım. İlk günlerde muhteşem soğuk olan deniz şimdilerde ısındı, hiç hoşuma gitmiyor. Soğusun! Ne güzel eğleniyorduk acaba kramp ne zaman geçecek diye! Bir Kızılderili acı nedir bilmez!
Aslında Metehan yokken bir de koşsam sabahları. Koşamadığımı iddia edip dalga geçiyor pis. Hiç ona koşma demosu yapmadım ki oysa. Hem RTN’de Manowar’ın rehberi iken arada Gorefest’i kaçırmayacağım diye konser alanında gayet at gibi koştuğuma yolumun üzerindeki herkeş şahit!
Gençken Erdek’teki diğer yazlığımızda (artık yok) Volvox Duygu ve bazı başka arkadaşlarıma da terör estirirdim. Sabah altı’da kapılarına dayanıp önce bisiklet, sonra yüzme, sonra Aerobic ve sonra yine gün boyu yüzme programına tabi tutardım zavallıcık kankilerimi. Alman disiplinimden kaçış yoktu ne kadar sızlansalar da! Şimdi disipline sokacak bir tek kendim varım ama olsun, o da yeter! Görürüm ben günümü!

Onuncu bölüm: Gençlik

İyiki geçmiş bitmiş o dönem. Gerçekten hiç özenmiyorum. Şimdiki o kadar şanslı dediğimiz gençlik bile rezillikten başka bir şey değil.
İskelenin üzerini kısalar doldurmuş. Kano kiralama tartışması yapıyorlar. “Boyun kaç?” diyor biri. “1.27” diye cevap geliyor. Öteki 1.30. Olmazmış. Belki seneye yeterince büyümüş olurlar. Bu üç-peynir-boyundakiler hüsranlarıyla uğraşadursun, biz daha büyüklere bakalım. Tiineyçlere geçiyoruz:
Yanımda oturan ve polisin izin verdiğinden daha aptal bir kız, onsekizinci yaşgünü muhtemelen tam istediği gibi geçmeyecek diye ağlıyor. İki saat boyunca! Hey adamım, ben vergisini ödeyen namuslu bir vatandaşım!! Senede bir kez dinlenmeye hakkım var!!! Ama hayır, hala zırlıyor. Annesi niye ağzına bir tokat çakmıyor anlamıyorum! My Sweet Sixteen özentileri. Efendim, Begüm ona bilmemne demiş de, Uğur da gelecekmiş de ama şöyle olmuş böyle olmuş diye kulağıma köfte konuşuyor.
Kafam şişiyor, iğrenerek kafamı çevirip iskeleye çıkmış denize girmeye hazırlanan tayfayı seyrediyorum. Şişman çocuk, California Surfer boy tadındaki diğer arkadaşlarıyla bakmış ki fiziken rekabet edemeyecek, sürünün alpha erkeği olmak adına aşırı (ve itici) bir özgüven sergilemeye çabalamakta ve bu uğurda bir ton taşkınlıkla kombine ettiği aşırı yüksek bir ses tonunu kullanmakta.
O esnada Samael Vorph’un fakirler için olanı, “Hadi karga tulumba!” ayağına güzelim bir kızın beline sarılmakta. Oğlanlar iç parçalayıcı etkileme çabalarına ve hiyerarşi kavgalarına devam ededursun, kızlar da onlardan aşağı kalmamakta, o derece doğallıktan uzak davranmakta, o derece “kadın” olmaya özenmekte ve bunu öylesine yüzlerine gözlerine bulaştırmaktalar ki acıma duygularım depreşiyor. Ne kasış, ne stres!
Küçükler, rahat olun, doğal olun, her an herkesi etkilemek gibi bir mecburiyetiniz yok, nasıl ki her an delicesine eğleniyor izlenimi yaratma çabanız gereksiz ise.
Yaşasın thirtysomething olmak. Süper yaş. Böyle kalmak için nereyi imzalıyoruz?

Onbirinci bölüm: Karışık (Sende Neli Furtado var? Benimki çilekli. – Benimki de karışık.)

Sadeli dondurma. Ne diyordum? Burada yalnız olacağım derken hiç de öyle olmuyor – İstanbul’dan Gülhan geliyor, üç gün onunla takılıyoruz. Bir muhabbetimiz esnasında bir sebepten dolayı Yoncimik adını anıyorum. On dakika geçmiyor ki denizden yüzerek Yoncimik geliyor, iskeleye çıkıp gözden kayboluyor! (Milyar dolar dolusu bir bavuldan niye bahsetmiyorum ki Yoncimik’ten bahsedeceğime!) Gülmekten gebermekle birlikte kesinlikle eminiz: bu hayatta anlamadığımız çok tuhaf şeyler oluyor! Tesadüf diye bir şey yok!
Gülhan gitti derken Çağrı (Ominous Grief) Bodrum’a geldiğini haber veriyor. Burası İstanbul’un denizli olanı gibi oldu. Bir dakka – İstanbul zaten denizli. O zaman burası İstanbul’un denizi temizlisi.
Deniz dedim de, denize girerken hepimiz düşünürüz dimi “Ne acaip, herkes böyle İstanbul’da hayatta açıkta bırakmayacağı yerlerini gayet doğal bir şekilde ortaya koyuyor” diye. Kim düşünmemiştir ki bunu: şehirde iç çamaşırıyla gezmek ne skandal olur, ama burada tam tersine çok giyinik olmak dikkat çekiyor. İstanbul’da sıkıysa şu transparan elbise ile balkona çık! Burada gazete almaya giderken fazla bile uzun ve kapalı! İç çamaşırları da genelde bikiniden daha fazla santimetrekare deri örter, ama burada bütün gün bikiniyle gezip sonra pencerenin önünden aman çamaşırla geçmeyeyim gibi endişeler yaşıyorsun. İnsanoğlu çok saçma, çok yanardöner, çok kafası karışık bir yaratık değil de ne sayın okur?
Neyse okiş, ne diyordum? Dostlar, evet. Belki Deniz ile Tuğrul (Vega olan) da ben buradayken gelirler diye Deniz’i arıyorum, ama başka durumlar varmış, gelmeyeceklerini öğreniyorum. Çok güzel durumlar. Ben de istiyorum öyle...Onun yerine üniversiteden kankiş Ömür (Gedik) gelebilirmiş, bu da sevindirici. Ama canım sevgilim tekrar gelemiyor, işte bu içimi parçalıyor. İş hayatı niye hep araya girmek zorunda sanki? Hay bin kunduz.
Bu arada forul kapanmış. DvK. Oh. Niye kapandı bilmiyorum ama muhtemelen Doğu bıkmıştır artık. Hayatımıza daha önce farkında olmadığımız, görmeyip duymadığımız bin tane ukala katmaktan başka bir işe yaramayan bir şeydi, mümkünse açılmasın bir daha. Birkaç yeni yetme veled kendi kendini forum starı yaptı, bir daha da kurtulamadık bunların her konuya bilirkişi edalarıyla atlamasından, her lafa karışmasından. Gerçi son dakika haberleri almak, birkaç kanka ile fikir teatisinde bulunmak güzeldi de o günler maalesef çok geride kalmıştı benim nezdimde. (Üç gün geçmedi ki yine açıldı meret! Bumerang gibi bişey).
Judas konserini kaçırdım ama merak bile etmedim millet ne yazmış, ne foto yüklemiş, konserde kaç burun varmış. Gerekli bilgileri zaten sayın sevgilimden aldım. Önceleri forum diye birşey yoktu hayatımızda ve her şey çok daha güzeldi. Yine o günlere dönebilmek ne güzel olurdu. Ama aynı nehirde iki kere yıkanamıyorduk dimi?
Şimdi sevgilim aradı. 110 tayfasıyla aynı evde oturuyoruz, onları PES’e çağırmış. Bu garip oyunlardan nasıl bir zevk alındığını hiçbir zaman anlamayacağım sanırım. Ama King’imin dediği metalci oyunu çıkarsa fikrim değişebilir. İksboks. King’i arayayım bir ara, bakalım beli nasıl olmuş. Metehan ile oğlumuz olursa adı Zakk Bendix Çakır olsun. Ful karizma. Kız ismi? Doro Çakır! HAHAHA!

Onikinci bölüm: The Hyena

Kitaplarla ilişkim çok tuhaf bir boyuttadır okur. Daha önce dedim ya hiçbir şey tesadüf değil diye, şu örneğe bak:
Sene başında filandı galiba, Moby Dick’i okumaya başlamıştım. Aslında Mastodon’un Leviathan albümünün etkisine kapıldığımdan uzun zamandır rafta bekleyen kitabı almıştım elime ilk olarak, ama iş güç derken yarım kalmıştı.
Tatile gelirken rahat rahat okumak için getirdim, çünkü bölünmeden, konsantre olup uzun uzun okuyabileceğim ortam ancak burası olabilirdi.
Plajda Metehan’la yatarken “Pardon, siz Recep İvedik’te mi oynadınız?” diyen garson bende “hayatın tuhaf bir espri anlayışı var” etkisi yarattı. Ben sana nasıl anlatayım ki o Recep İvedik’te oynayanı? Sekiz yılı nasıl anlatayım?...
Çok kısa bir süre sonra 49uncu bölüme geliyorum. The Hyena. Nasıl başlıyor bak:
“There are certain queer times and occasions in this strange mixed affair we call life when a man takes this whole universe for a vast practical joke, though the wit thereof he but dimly discerns, and more than suspects that the joke is at nobody’s expense but his own.”
Melville usta’nın kısaca demek istediği, hayatın bazen kendimize yapılmış bir eşek şakası olduğundan şüphelendiğimizdir.
Kitapların bizimle konuşmadığını, bize evrenden mesajlar taşımadığını iddia edebilir misin ey okur? Söyler misin bunlar tesadüf müdür? Yok öyle bir şey.
Bölümün adının Sırtlan olması da çok manalı. Yorumu bende kalsın.
Moby Dick demişken, mutlaka 70inci bölümde (The Sphynx) Ahab’ın balina kafasıyla yaptığı konuşmayı (bir daha) oku okurcum. Daha güzel bir paragraf yazılamaz bir balina için, insanlık için, ve o dehşet su-dünyası için.
Şuna çok üzülüyorum: hiçbir zaman okumak istediğim her şeyi okuyamayacağım. Ömrüm bugüne kadar yazılmışların bile binde birine yetmeyecekken bir de yenileri eklenip duruyor dünya literatürüne. Bu çok korkunç bir gerçek.

Onüçüncü bölüm: Metallica!

Üçüncü kez izlememize bir hafta kaldı! Üstelik Down var! Down’dan öte benim için bir Pepper Keenan var orada ki bu ülkede iddia ediyorum ilk ve en büyük 2 veya 3 Corrosion of Conformity fanından biri benim, hem de ne fan! COC izledim İngiltere’de, şimdi bir de Down izlemek müthiş olacak.
Bugün üzerimde Justice tişörtü, yanımda Justice albümü ile konsept metalciyim.
Bu arada “gelen şarkı”lara bayılırım. Eye of the Beholder “geliyor”. Şimdi “Ona fade-in denir” diyen kaç sazan oldu acaba? Ağzınıza bir tane patlatın benden! Bu size büyüklerinize, onların bilgi ve tecrübelerine saygılı olmayı hatırlatsın. Sen gelirken biz yedinci turu atıyorduk okurçip!
“Do you trust what I trust? Me, myself and I” satırlarını artık hücrelerimin dibine kadar hissediyorum. Bu öyle emo bebelerinin “toplum beni anlamıyo ağbi yea” diye sızlanmalarına benzemez. Sen de yaşayacaksın daha bunları! O zaman anlayacaksın ne dediğimi. Aman boşver, albüme devam. Shortest stroağğğ. Yattığım sunbed’den denize dive yapsam? Discman bozulur. Eyehateeyepod. Sunbed’de azmamaya çalışmaya devam. Downed by loğaaaa! Yavaş dörtnal şeklinde Harvester of Sorrow geliyor. I’ve loved, turned to hate… To live is to die. Cliff, konseri izlemeye gelecek misin? Jason olsaydı bu seferki konserde de keşke. Trujillo dünyanın en iyi insanı, en iyi basçısı filan da olsa Jason, ah Jason! Yakışmıyor Rob senden sonra Jason! Sahnede en metalhead sendin. Sen bizdendin. James ulaşılmaz ilah - kurt bakışlı, kurt gülüşlü, metal için yaratılmış demigod. Sen bizden, içten, Metallica’da bas çalan çocuk. Sensiz olmuyor.
Birden, Jason’la, albümle veya başka herhangi bir şeyle alakası yok, her şeyin üzerini bir sense of decay and corruption kaplıyor. Ehm, Türkçe nasıl dioğsunuz?...Her şeydeki çürümeyi ve yokoluşu görüyorum bir anda, dünyanın tüm acıları benim üzerime çöküyor yine bazen olduğu gibi. Bu cennet illüzyonunda sanki gerçekleri bir tek ben görüyorum gibi. Denize dalsam, derine, iyice derine gitsem, sanki bir kuyruğum çıkacakmış ve oraya inmemi kolaylaştıracakmış gibi geliyor, sadece dalmam lazım…denizin dibine yatsam, orada kalsam öylece sonsuza kadar. Orada huzur var mıdır? Sessizliği, serinliği, sırları, karanlığı huzur verir mi ruhuma? Wounds in me that never heal.
Justice bitti, müzik bitmez. Dez Fa(r)fara kardeşimiz Kaliforniya üzerinde bulut olmasına çok kızmış anlaşılan. Yahu açar hava yine, bu kadar sinirlenecek ne var? Hem bak barajlar dolar. Arch Enemy fazla melodik de takılsa Sharlee var, “kadın vokal budur” dedirten taşbebek Angela kardeşim var, o yüzden arada onlara da rispekt ulan! Stuck Mojo “Metal is dead” şarkısının ortasındaki anlatmalı bölüm beni bir anda Michael Jackson’un Thriller albümüne geri götürüyor. Kaç yaşındaydım o çıktığında hatırlamadım şimdi, akşama kadar burada, yazlıkta o albümü dinler, Hey! dergisinden kestiğim Maykıl resimlerine bakardım. O kızın da ben olması ne acaip. Şimdi Annotations of an Autopsy dinleyen bu kız da benim. Bir insanı ağaç gibi düşünsek, büyüdükçe kendine yeni halkalar ekleyen, eskilerini içinde hapseden, dışarıdan hiçbiri görünmeyen bir ağaç…İç halkalarında kimler, neler var okurcum? Sadece müzikal açıdan bakarsak, ilkini hatırlayamam belki ama ilklerden biri “Mi-ma-mausemaus” (Türkçe meali “Fi-fa-fare faresi” gibi bişi oluyor:P) gibi şarkıların hastası kız veledi. Sonra ABBA ve Boney M. dinleyen bir kız halkası geldi üzerine. Sonraları seksenler popu halkası. Sonra Depeche Mode, sonra U2 ve the Cure hastası kız halkası. İşte ondan sonra hepsini mumyalayıp taa içine hapseden kapkalın, sepsert en son dış kabuk Metal halkası. Halka filmi ne korkunçtu bi de. Özgür (Özkan) bana Samara diyordu bi ara. Naber Özgür:)?
Biraz daha Metallica. Aptal için serbest dil. Hangi yılbaşıydı? ’96-’97? Galiba. Ekmek hayranı. Yoğun nostalji. Yoğunali. Chaos ve Trouble yine spiderman ağlarıyla oradan oraya uçarak şehre kötülük saçmaya gelirler. Onların gittiği hiçbir yer tekin değildir. Buraları anlamayı bekleme okur! Winie Pooh’mu nerede unuttum? Ondan mı oldu bunlar? Yoksa o cadının laneti, bedduası mı? Son derece mümkün. Yoksa bu masal böyle kabusa dönüşemezdi. These times are sent to try men’s souls. Bu paralel evrene geçiş yapılmazdı. One man’s fun is another’s hell. Gözü olanın gözü çıksın gibi gore bir sözümüz var buraya uyan. So what şarkısını ‘93 konserindekiler gibi yanlış söyleme bak çalarlarsa! Part one of a two CD set Mama Said. O nasıl ses. You gave me your emptiness I now take to my grave. “Kirk Hammet – noisy thing!”

Ondördüncü bölüm: Ne gibi tüperlikler yapabiliyorsun? (Tribute to Rugrats)

Bugün ben tam şezlonguma kurulmuşum, mutlu mesut ve tamamen masum bir şekilde müziğimi dinliyorum ki bir kadın – tamamen şuurunu kaybetmiş belli ki! – gelip benimle yer kavgası yapmaya kalkışıyor. Kimsenin yerini falan almış değilim, kendi yerimde oturuyorum bu arada! İçimdeki Abigail’i çıkarıp onu üzmek zorunda kalıyorum. Sen sadece kitap, müzik, deniz ile mutlu olan, dünyanın en yapıcı, en sakin, en sabırlı insanını gelip de tahrik edersen sonuçlarına katlanırsın elbette. Don’t tread on me. Nihayetinde gidiyor başka bir yere, ben de müziğime kaldığım yerden devam edebiliyorum.
Abigail olarak ben aynı zamanda bir çizgi roman karakteriyim. En azından kocama göre. Sadece daha layığıyla çizecek birini bulamadı. Bulunca bana comic çıkartacak. Marvel’den çıksam ya. Süper kahraman silahım bir crossbow (Türkçesini Valhalla bilmiyorum), süper kahraman kıyafetlerim elbette siyah, süper kahraman hayvanım kuzguni Friesian atım Mordred, misyonum ise tabiî ki haksızlıkları cezalandırmak. Mordred her macerada yer almıyor. Mesela İnceburun’da koskoca siyah bir aygır beni saniyesinde ele verir, oysa ben gizli kalmalıyım.
Bu sayıda kadın haksızca benim yerimi istediği anda ben plaj çantamdan crossbow’umu kapıp ters takla ile ayaklanır ve svisss diye ok atmaya başlarım. Hop, yerde yan takla, Thud! diye bana engel olmaya çalışan ekürisine bir uçan tekme – ikisi de denizi boylar – Splash! – ve adalet yerini bulur. Bu maceranın sonu.
İşin eğlence boyutu bir yana, gerçekten bu yer meselesi şunu hatırlatmalı sana okur: ilk gelenin önceliği vardır her zaman. Ben 6.30da yüzüyorsam yerimi ben seçerim. Sen benden daha önce gelmişsen o hak senindir. Ama sonra geliyorsan bulduğunla yetinirsin. Bu hayatta her alanda böyledir. İlk gelenin hakkı, ilk bulanın hakkı. Dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkma hiçbir zaman! O senden önce oradaydı. Neler gördü, neler geçirdi, ne fedakarlıklarda bulundu sen bilemezsin, sadece saygı duyabilirsin. Bak bir şezlongdan nereye geldik bir anda. Mikrokozmozdan makrokozmoza atarım seni bir anda böyle işte!
Etrafı seyrediyorum. Bir Maltese, bir de Jack Russell terrier hopbidik diye ortalıkta koşturmakta. Çok şirinler. Bir minicik kız çocuğu denize girmeye hazırlanıyor, poposunun yarısı bikiniden taşmış dışarı gamzeli gamzeli, ama göğsü olmadığı halde bikini üstü var ne alakaysa. Yahu serbest bırakın çocuğu, takılsın öyle. Yanıma gelip yerleşen ailenin ufaklığı anadan üryan koşturuyor çok mutlu. Teyzesinin üzerine çıkıyor koştururken. Annenin uyarısı: “Kaancım stop that! It’s rude to stand on people!” AHAHAHAHAHA! Bunu ben de öğreteceğim çocuğuma!!! Sen de aklından çıkarma okiş – insanların üstünde durmak ayıptır!:)
Arkamda bir aile var, velet daha 14-15 yaşında ancak ve anneyle beraber bira içiyor, yuh diyorum. Ben ancak Malt birası içerdim küçükken. Vitamalz. O da alkolsüz çocuk birası zaten.
Yanıma iyiki bu aile geldi. Yoksa dünki gibi yine bir single bay filan gelebilirdi. Hoş olmuyor, konuştuğunda konuşmak zorunda kalıyorsun çünkü ne de olsa burada herkes bir şekilde ahbap, herkes her gün yüzyüze bakıyor, herkes komşu vs, yani konuşmayı engelleme şansın yok çünkü son derece kaba davranmış olursun. Ama bu tip tanışıklıklardan da hep sıkıntı doğmuştur bana. Gizlice fotoğraflarımı çekmeye çalışan, sonra illa “Bana metal öğret!” diye esir alan biri vardı mesela zamanında. Gittiğim plajı değiştirmek zorunda kalmıştım. Ya da birkaç yıl önce yine İstanbul’a döndüğümde bile rahat vermeyen bir kişilik vardı ki bir türlü kendisiyle kahve filan içmek istemediğimi idrak edemiyordu. Bir yaşıtım sayılabilecek kişi ise - yakınımız bir ailenin oğlu – kendi kendine öyle hayallere kapılmıştı ki yine başıma bin türlü iş açmıştı. Hala daha beni “Goddess” nick’imle anar (ki Abgail’den daha eski, esas nick’imdir – çok sevdiğim biri takmıştı o adı bana).
“The Goddess and the Bull” diye bir kitap görmüştüm. Bulup alsam, ne hakkında olursa olsun. Beni bir vitrinden çağırmıştı (Evrenden bir mesaj?) ama o zaman elim gitmemişti almaya. Şimdi alıp okuyabilirim.
Arada güzel insan Alper Maral arıyor beni. Canım benim, liseden kalan en güzel arkadaşlardan biri, çok değerli müzisyen, zeka küpü rakınrol bünye.
Load dinliyorum bugün. Kitapçıktaki resimleri incelerken fark ediyorum, King Nothing sayfasında Lars aynı Christopher Walken! Poor twisted me sayfasında ise Monty Python-esque bir pozu var. Emo pozlarını görmezden gelmeli. Uzun zamandır bakmamışım bunlara. James kendine benzemiyor çoğu resimde. Bunu o kadar abartmış ki bir yerde resmen rahmetli babama benziyor! Jaymz baba!:P Jason çoğu resimde bildiğin yakışıklı, ama Wasting my hate sayfasında çok fırlama, çok komik. Kirk hep Kirk işte. Atsever bir arkadaş, seviyoruz.
At binmeye mi gitsem yarın? Yok, konser öncesi iyi bir fikir değil.
Hop! Sudan bir balık dört kere havaya zıplıyor, sonra dalıp gidiyor yine. Biz nasıl onun elementine dalıyorsak serinlemek için acaba o da “dur bir ısınayım” mı dedi? Minik bir şeydi, hamsi kadar.
Merak ettim, o çok “gore” geçinen kızlar var ya hani etrafta, müzikten bir halt anlamayan ama etrafa akılları sıra “vahşi” bakışlarıyla meydan okuduklarını, yeri göğü titrettiklerini zanneden – o kızlar o kadar “gore”larsa mutfakta annelerine ayıklattırmıyorlardır dimi Hamsileri? En büyük zevkleri değil mi bir canlının içini oymak, deşmek? İç organ deyince ağızlarının suyu akmıyor mu? Eliniz değmişken bir de Arnavut ciğeri yapın yahu kızlar, canım çekti.
Deniz bugün çok kirli, lodos var. Gideyim yan plaja, sevgili bir hocamı ziyarete.
----(Aradan vakit geçer)----Sevdiğim birkaç insanı görmek güzel oldu, oradan eve geldim, Şebnem’le (Ferah) konuştum, müzik dinleyip yatacağım.
Biraz Clutch. Üstüne Corrosion of Conformity. Zippo! Hellyeah, maybe he’s a rock’n’rolla, you knowwwah! 7 numaralı şarkı Albatross. Fly on, with your trust in love from your God above. Rob Zombie biraz da. Baddest ass. 1965 yeah, wowwwww! - five yeahhh woww! (Beşşşş evetttth! Hahahaha! Beş bi de üç ne komik sayılar! Özellikle beşe çok gülüyorum!) Gimme that gimme that now! Misfits şimdi de! “Ta-vır! Senin bi s**min tavrın varrr! Bana dediğine inanamıyorum, senin bi tavrın varrrr!” AHAHA! “Kafamda yirmi göz var, hepsi birbirinin aynı!” Life of Agony? I-ıh, sarmadı şu an. Biraz da delirelim – Mr. Bungle! “G.tüm yanıyor” diye parça mı olur delikafa! Harharhar! Bir tutam Infectious Grooves. Çok sıcak oldu, kuzey rüzgarları imdadıma yetişin! At the heart of winter! Immortal serinletiyor saç köklerime kadar. Atheist giriyor şimdi oyuna. Şimdi biraz Pelican. March into the sea. Bunu sabahın köründe yapacağım, uykum da geldi artık. Annihilation by the hands of God. Roadrunner United All-Star Sessions incisi. Uykudan önce ideal. Mırrrrrr…

Onbeşinci bölüm: Jipsel

Her akşamüstü tam saat sekizde Athena elemanları evin önünden geçiyor. Sekiz Athenası. Saati Athenaya göre kurabiliriz, o derece dakikler. Bir akşamüstü Hakan olanı kendi arabasıyla gelip evin önünde arkadan jiple gelecek olan Gökhan’ı beklemeye koyuluyor. Motor çalışırken. Kitap okurken dumanaltı olmayı sevmediğimden olsa gerek gidip kontağı kapamasını istiyorum, o da “gidiim ben en iyisi” oluyor. Tenk yu. Fi tarihinde Göztepe parkı konserinde seni dinleyip azan 10-11 kişiden biriyim ben, beni boğmaman gerekir nezaket icabı tabiiki.
Bir akşamüstü, tam çocukluk arkadaşım Banu ile oturmuşuz yine evin önünde, yine çocukluk arkadaşımız (ve aynı zamanda dershane arkadaşım) And geçiyor jipiyle (jipi olmayanlar egzotik kaçıyor burada – mesela biz). Adam Ant sever misin okiş? Küçükken hastasıydım. Yutub’a gir seyret.

Onaltıncı bölüm: Metallica/Down konseri – Happy Texas! (Tribute to Süngerbob)

Bu hadise için İstanbul’a döndüm. Down için fazla bir şey demeyeceğim burada, zira zaten okuyan okudu Yüxexes’in Gürültü eki için yaptığım Down röportajını. Haftalardır uğraştığımız röportaj tahmin ve hayallerimin çok ötesinde bir güzellikte gerçekleşti. Konserin kendisi zaten olağanüstüydü ama manyağı olduğumuz Down elemanlarıyla, özellikle Phil ve Pepper ile, yaşanan ve konuşulanlar southern-outlaw dudes bizler için unutulmaz bir güne çevirdi 27 Temmuz 2008 tarihini.
Fakat çok pis Thrasher kimliğime dönerek hemen Metallica için feysbuğuma yazdığım bir notu buraya kopyalamak isterim:

'93 konserinden daha iyi bir konser hayatımda izlemediğimi söylemeliyim önce. Ama dün Metallica neden Metallica olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Babalar yarıtanrı statüsüne boşuna ulaşmadıklarını yine kanıtladılar herkese. Hele bir James Hetfield gerçeği var ki o ne kadar da yaşlansa asla içindeki insan kılığına bürünmüş kurt kaybolmuyor.O delici bakışlar, o p.ç sırıtışlar, o tek parmağıyla (yamuk kesilmiş tırnaklarına rağmen:P) insanları elinde oynatma yeteneği, o yarattığı samimi bir arkadaşmış illüzyonu, o bacaklarını açarak durması, o her attığı adımdaki karizmanın ortalığa saçılması, bedeninin her hareketinin, her duruşunun, her mimiğin çok iyi düşünülmüş bir koreografinin parçası gibi görünmesine rağmen tamamen Allah vergisi oluşu...off, olmuyor, Hetfield kelimelerle anlatılamıyor! Metal için yaratılmış bir tek insan varsa o da The Mighty Hetfield'dir, o kadar! Setlist harikaydı - oldschool ağırliklı. Şu güzelliğe bakın…

...diye devam ediyor. Daha burada da carcar susmadan devam edebilirim ama yapmayacağım. Bu konser için kelimeler yetmez. Hala konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor fakat bitmiyor söylenecekler. Bu konser de, Doğu’nun (Yücel) deyimiyle, “kutsal” saydıklarımız arasında yerini alacaktır. Oradaki 40.000 burun bu günü asla unutmayacaktır.

Onyedinci bölüm: Return of the Jedi

Tekrar yazlığa dönüyorum. Yol arkadaşım Aslı ile vakit çabuk geçiyor. Bir-iki gün sonra Erdem (Çapar) ve biraderi artı yenge hanım ziyaretime geliyor. Tek kullanımlık Kodak sualtı foto makinemizle pek eğleniyoruz. Neremizi çektiğimizi göremeden nefessiz kalana ve bütün pozları bitirene kadar foto çekiyoruz. Şlapadak diye suya atlamalar, rohahaha diye gülmeler eşliğinde güzel bir gün geçiyor. Nitro-style. We sold our souls for punk metal. Akşamüstü mücver-çay keyfine ise doyum olmuyor.
Eski garsonlar biz böyle bir grup olduğumuzda hesabımızı “Müzisyenler” adına açarlardı. Ya da ben tek isem ve adımı bir türlü öğrenemiyorlarsa bana “Denizkızı” veya “Beyaz” diye hesap açıyorlardı:).Bu senekiler hemen öğreniyor isim misim, hiç yeni nick’imiz olamadı. Hatta bir garson var, çocuk resmen Kerim Tunçay’ın daha uzun ikizi. Yakında dizi oyuncusu filan olur, Talat Bulut’a telefonunu verdiğini gördüm. :)
Tatilimin buradaki bölümünün geri kalanı yalnız geçiyor. Yalnız? Asla! Kitaplarım, müziğim, denizim var.
Moby Dick’in The Symphony bölümünün başını okurken COC’den Shelter dinlemek. Yürek dayanmıyor. Bu kitaba aşığım. Bu gruba aşığım.
Veeee nihayet tatilimin bu bölümünün sonuna yaklaşıyorum. İstanbul’a dönme vakti yaklaşıyor yine. Canıma kavuşma vakti demektir bu! Sonrasında bir Zeytinli faslı da olacak, herşey güzel o halde!

Son olarak yaz okumalarımı listelemek istiyorum. Bu yaz bunlarla geçti:

Herman Melville – Moby Dick (hiç bitmesin istedim)

Heinz B. Gaulke – Das Leben der Minnesaenger (Ortaçağ hakkında ne okusam doymayacağımı bilen çok sevgili Cevza hocamın nefis düğün hediyesi)

Umberto Eco – Art and Beauty in the Middle Ages (tekrar)

Aristotle – Poetics (tekrar)

S.E.Hinton – The Outsiders (filmine ölüyorduk ilk çıktığında!)

Albert Einstein – The World As I See It (illaki oku)

ve bir de sayısız müzik dergisi…

Bu arada yazıya serpiştirdiğim Alman deyimlerini bulup açıklayabilecek bir babayiğit varsa (Pedroloco hariç:P) beri gelsin, kendisine güzel bir içecek ısmarlayacağım. :)

Buraya kadar okuyan herhangi biri varsa kendisini şu an ritüellerle kutsuyorum, alnından öpüyor ve hemen plaket siparişi vermeye gidiyorum!