20 Kasım 2009 Cuma

Moonspell 2004 Konseri

Deli Kasap için yazıldı:

MOONSPELL GÜNLÜĞÜ

Kar yağsın, normal bir kış olsun istedim, hemen afet oldu. Keşke her isteğim böyle fazlasıyla karşılık bulsa...Gerçi bu ani buzul çağı beni pek mutlu etmedi, zira okul zamanı yağmadı yağmadı, şimdi tam gezicem tozucam, rakınrola vericem kendimi derken evde mahsur kaldım, arkadaşlarımı göremiyorum, hiçbişi yapamıyorum. Ben de dışarı çıktım, bata çıka dizboyu karda yürüdüm, kendi kendime çok da eğlendim. Dün gece de elektrikler kesikken ve rüzgar uğulduyorken “kendini eski çağlarda Viking sanmaca” oynamıştım zihnimin karanlıklarında.Tamam, tamam, merak etmeyin, iyiyim şimdi...:)

Bu arada bu hava bence black metal gruplarımız için bulunmaz fırsat, ben olsam hemen siyahları çeker, saçları ortadan ayırır, kar fırtınasında resim çektiririm bir sonraki albüm için. Bu İskandinav ortam kaçmaz!

Maalesef black metal grubum olmadığı için daha farklı bir biçimde geçiriyorum ben zamanımı. Haftalardır “seyretttt beniiiiii, seyretttthhh beniiiihhhh” diye gözümün içine bakan Corrosion of Conformity DVD’mi seyretme fırsatı buldum sonunda. Yıllardır bir COC yazısı yazıcam, bir türlü sıra gelmiyor, ama bir gün o da olacak, bekleyin!

Ancak bugün konumuz “Latin ateşi”. Evet, son RTN konseri, Moonspell’den bahsedeceğim sizlere. Artık alıştığınız üzere bir ton gereksiz detay eklemeyi de ihmal etmeyeceğim tabii ki. Baştan söylüyoruz kardeşim, sonra mızmızlanmayın oku oku bitmiyor diye. Hem ben bunları kendime günlük niyetine yazıyorum bi kerem, karışmayın bana.

Önce ufaktan bir flashback yapalım. İlk Moonspell konserini izleyenler ne kadar muhteşem bir şov olduğunu hatırlarlar. Ancak alt grupları da es geçmemek lazım. Cenk (Turanlı) o zaman Asafated’da çalıyordu ve süperdiler. Infected ise “kanlı” şovuyla ilgi çekmişti. (Ne ilginçtir ki ikinci Moonspell konserinde de aynı gruplar alt grup oldu, ufak bir isim değişikliğini saymazsak). Neyse efendim, konser sonrası dibimiz düşmüş vaziyette duruyorken Cenk beni alıp grubun yanına götürmüştü. Yarım saat kadar muhabbet etmiştik Fernando’yla. Pudralı, makyajlı haliyle pek enteresan bir görüntü arzediyordu, Yakut şarabı içiyordu, “good wine” demişti. Nerede okuduğunu (Lizbon üniversitesi Felsefe bölümü), neler okuduğunu filan konuşmuştuk. Daha o zaman boş biri olmadığının işaretlerini vermişti Fernando, inanılmaz kitap okuyan ve özellikle okült konulara meraklı birisi olduğunu öğrenmiştik. Gerçi biraz rock star tripleri vardı ama olsundu. Davulcu Mike ile daha “gündelik” şeyleri, piercing’lerini konuşmuş, foto/imza faslından sonra da Fernando’nun havlusu ve Mike’ın bagetiyle eve dönmüştüm.

Günler, yıllar geldi geçti ve ben bu sefer resmi RTN elemanı olarak her zamanki görevimi icra edecektim Moonspell gelince, yani “group coordinator” olarak grubun her türlü tercüme/gezdirme/sorunlarını çözme/gerekirse röportajlarla ilgilenme vb. gibi işleri ile ilgilenecektim. Yihu, çok heyecanlıydım, albüm de inanılmaz güzeldi zaten, sabırsızlanıyordum konser için!

Veee o gün geldi çattı, havaalanından aldık grubu, attık minibüse ve otele doğru yola çıktık. Konuşacak konu olsun, buzlar erisin maksadıyla ilk konserden sonra onlarla çektirmiş olduğumuz fotoğrafı gösterdim onlara, hemen elden ele dolaştırıldı, Fernando güldü, “Tek giyinik adam benmişim!” diye (ben ve Fernando hariç herkes, Katalog dahil, üstü çıplaktı fotoda – son derece rakınrol!!). Bu arada Fernando’nun hafıza inanılmaz (bunu daha sonra da defalarca kanıtladı), çok iyi şarabınız vardı bile dedi (tabii hatırladığı şeyler alkolle sınırlı değildi!...). Fotoğrafı onlara hediye ettim, bende kopyası vardı nasılsa. Afişleri de çok beğenmişlerdi, onlardan da verdik sonra (Tiamat amca ellerine sağlık!). Minibüste bir de onlara “geçen gün sizin albümü dinlerken sınav okuyordum” dedim, “haha, zavallı öğrencilerin, kesin hepsine kırık not vermişindir” dediler, güldük.

Otele vardık, resepsiyonda check-in yaparlarken Mike’la konuştuk biraz, hem ilk tanışmamızdan, hem elindeki kitaplardan. Celtic Frost kitabı okuyordu, bir de Modern Drummer dergisi almıştı havaalanından. Bana Moonspell çıkartmaları verdi ama maalesef merchandise getirmemişlerdi. Yine de bir Moonspell gömleği yollamaya söz verdiler, sanırım bir ara hatırlatacağım :).

Efendim, sonra hepimiz odalarımıza çıktık yerleştik, daha sonra da yemekte buluştuk. RTN elemanı ve partnerim olan Peter’ın film manyağı olduğunu öğrenen Fernando kendisiyle acaip koyu bir muhabbete daldı, meğer o da film hastasıymış. Ben de zevkle dinledim, zaten Fernando o güzelim Portekiz aksanlı İngilizcesiyle ve o tarifsiz ses tonuyla ne konuşursa konuşsun kulaklarıma müzik gibi geliyordu...

Bu arada yanımda getirdiğim Wolfheart ve Antidote kitapçıklarını imzalattım. Bütün arşivi getirmemiştim baymiyim adamları diye, sadece favori albümümle son albümü, yani turne albümünü getirmeyi uygun görmüştüm (Sin/Pecado turnesindelerken de sırf o albümü imzalatmıştım zaten). Fernando “ekstrem uçlarda gezinen bir insansın” diye yorumladı kendisine uzattığım albüm kitapçıklarını. “For Seyda with a lunar charm” diye imzalaması hoşuma gitti (gerçi kimbilir benden önce kaç kıza söylemiştir bunu, ühü!), ama Daemonarch’ımı “Langsuyar” olarak imzalaması daha da hoştu!...

Yemekte hararetle tartışılan bir konu Brezilyalılar oldu. Portekizliler meğersem gayet sinir oluyorlarmış onlara. “Ülkemize geliyorlar, hiç adapte olmuyorlar, nasıl davranmaları gerektiğini asla umursamıyorlar. Bir dükkana gitsek, orada satıcı bir Brezilyalıysa, insana müşteri gibi değil, hemen arkadaşı gibi davranıyorlar, fazla samimiler, hiç sınır tanımıyorlar” şeklinde serzenişte bulundular.

Başka bir konu dillerdi, Portekizce olsun, Türkçe olsun. Klavyeci Pedro Portekizce öğrenmek isteyen şahsıma bu dilin ne kadar zor olduğunu Almanca üzerinden örneklemeler yaparak anlatmaya çalıştı ( birkaç ay Almanya’da yaşamış kendisi), ama eskiden Fransızca bildiğim için yine de işimin kolay olacağına ikna oldu. Bu arada birkaç Türkçe kelime öğrettik kendilerine, dilleri pek kolay döndü, aferin dedik.

Yemekten sonra Türk kahvesi içildi ama Overkill’in aksine bu arkadaşlara çok da sert gelmedi bizim kahve, kendilerininki daha acıymış. Neyse, Fernando’yla kalktık, hazırlanmak için odalarımıza indik çünkü Radyo’ya gidilecekti - Çağlan bizi bekliyordu “Laneth” programına. Biraz sonra Katalog Emre ön koltukta, ben Fernando ve Mike’ın arasında arka koltukta Webmaster Erdem’imizin arabasında Radyo Eksen’e doğru yol alıyorduk.

NTV binasına hayran kalaraktan Çağlan’ımızın yanına gittik ve o an tercümeleri benim yapmam konusunda fikir birliğine varıldı. Sevgili Çağlan’cıımın umurunda diil tabii, sordukça sordu (ulan yazılı olarak verse ya soruları bana, ama nerdeeeee o düşüncelilik!), eh, dinleyenler de hatırlar, Fernando ve Mike’ın da cevaplarının maşallahı vardı! Bir kişi de uyarmadı ki “bu herifler çok konuşur, not al istersen diye”. Kısa bir “blackout” dışında ( o sırada cümleyi nasıl bitireceğimi düşünürken cümlenin başını unuttum J ) alnımın akıyla işin içinden çıktığıma inanıyorum. Hatta Mike ve Fernando birbirlerine bakıp sonra da habire alkışladılar beni sessizce soru aralarında. Sonunda program bitti, Emre Çağlan’a “eh bize de verirsin artık programın bir kopyasını” dedi. Çağlan’ın cevabı başımızdan aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu: “Kayıt mı? Kaydetmiyodum ki.” Nasıl yapardı bunu yaaa, nasıl yaaa!!???! Sanki programına her gün Moonspell konuk oluyordu, sanki gündelik alelade bir olaydı!!! İnanamadık kem talihimize. Çağlan’a bin türlü laf ederek birlikte arabaya indik, bu sefer uzunbacak Emre’yi arkaya oturtup biz sayın radyocu beyle ön koltuğa tıkıştık. Tam kangren olmak üzereydik ki Şişli’ye vardık, Çağlan’ı orada bıraktık ve otelimize döndük.

O sırada sevgili partnerim Peter, gitarist Ricardo ve 1-2 crew’la beraber Caravan’a gidip dönmüştü bile. Lobide chill-out bir vaziyette takılıyorlardı, biz de eşlik ettik onlara. Biralar söylendi, dürümler geldi, muhabbet koyulaştı. Ricardo benim beyaz, yakası kürklü, Sarımurat’ın tabiriyle “glam rock montu”mu denemek istedi, giydi ve dönme taklidi yapıp eğlendirdi milleti. Fernando’nun anlattıkları ise rock dünyasıyla ilgiliydi. Bruce Dickinson hayranı olduğunu, onunla bir keresinde gezdiklerini, ondan imza aldığını anlattı mesela. Aynı zamanda Type O Negative ile ve Cradle of Filth’le kanka olduklarını , zaten aslında metalcilerin çoğunun aslında çok iyi insanlar olduğunu söyledi. Marduk’u sordum, onların da gayet “friendly” tipler olduğunu belirtti. Konserlerden konuşurken Fernando’ya ilk Türkiye konserlerinden sonra onun havlusunu aldığımı, hala da kullandığımı anlattım, bu konuda espriler yapıldı, güldük eğlendik. Bir de tabii ki affetmedim ve King Diamond’dan bahsettim ona. Zevk sahibi olduğumu belirtti ve bir arkadaşından bahsetti, acaip bir King/Mercyful Fate kolleksiyonu varmış. Onunla bağlantıya geçebilmem için Fernando’yla mail adreslerimizi değiştokuş ettik. Derken saat oldukça geç oldu, Mike zaten hastaydı (Pedro da hasta olduğundan zaten yatmıştı biz geldiğimizde), Fernando uykusuzdu, diğerleri de sarhoştu, herkes böylece odalarına çıkıp yattı.

Ertesi sabah kahvaltıya ilk çıkan Pedro olmuştu. Okuma gözlüklerini takmış, Portekizce bir haber dergisi okuyordu. Orta kulak enfeksiyonunu tedavi etmek için antibiyotik alıyordu. Aslında doktoru basınçtan dolayı kesinlikle uçağa binmemesi gerektiğini söylemişti, ama o bu riske girmişti yine de. Bize eşini ve henüz bir yaşına bile girmemiş olan oğlunu anlattı, acaip bir ritm duygusu olduğunu söyledi, eee babasına çekmiş filan dedik. Bunun dışında konu edebiyattan açıldı, ben Jose Saramago’nun “Körlük”ünü okudu mu diye sordum, okumamış ama başka örnekler verdi okunması gereken. Bu adamların muhabbeti kesinlikle çok zevkliydi, sırf müzik değil, her konuda fikir sahibiydiler.

Diğerleri odalarında uyumakla meşguldüler, tur menejeri onları öğlen yemeği için kaldırmamızı rica etti, biz de o zamana kadar odamıza döndük tekrar. Sonra tek tek arayıp uyandırdım arkadaşları, ama yanlış alarmdı, otel bize yemek için yanlışlıkla bir saat erken bir zaman vermişti, daha hiçbirşey hazır değildi oysa ki. Asansörün orada Fernando’yu yakaladım, günaydın faslından sonra King tişörtüme bakıp “Nice shirt!” şeklinde takdir etti, ben de onun Transilvania montuna iltifatta bulundum, yemek için de bir saat sonrasını kararlaştırdıktan sonra yine odalara döndük.

Sonunda yemek vakti gelmişti, konuşulanlar da genellikle ülke yemekleri üzerineydi. Portekizlilerin domuz eti dışında özellikle av etlerine meraklı olduklarını öğrendik. Bir ara hiç çok sinirlendikleri bir olay hatırlıyorlar mı diye sordum, röportajlara geldi konu. Fernando normalde çok sakin biri olduğunu söyledi, ama grubu tanımadan röportaj yapmaya kalkışanlara da uyuz oluyormuş. Öyle bir tip olmuş bir keresinde, “eee, ne iş yaparsınız siz?”den öteye giden birşey hazırlamadan röportaj yapmaya kalkışmış.

Yemekten sonra Peter ve Ricardo ile lobide diğerlerini bekliyorduk. Ricardo kendisinde bir King Diamond penası olduğunu, yanında olsaydı bana vereceğini söyledi, tüh dedim, bilseydim önceden arar getirmesini söylerdim! :) Bu arada o da Peter’la filmlerden konuşmaya başlamıştı. Meğer kız arkadaşı bir sinema dergisi yazarıymış, o da bu sayede ilgilenmeye başlamış.

Sonunda herkes geldi ve Venue’ye gittik. Odalarına yerleştikten sonra Tayfun İÜ Rock Kulübü adına bir röportaj yaptı Fernando ile, ben de oturmuş dinlerken bir ara Mercyful Fate lafı geçti, Fernando bana bakıp sırıttı, ben de \m/ hareketi çektim ona. Röportajda bir de ikinci şiir kitabı üzerinde çalıştığını söyledi, keşke birileri çevirse de okusak. Röportajdan sonra herkes çıktı, ben de Fernando ile oturup kahve içtim. Beni tanıyanlar absürd rüyalarımı bilir, eh kaç gündür Moonspell aşağı, Moonspell yukarı takıldığımızdan doğal olarak önceki gece Moonspell’li rüya görmüştüm. Bunu anlattım Fernando’ya, çok güldük, “en kötü kısmı bir Alman’a dönüştüğüm kısımmış” dedi. Bu arada bir de magazin haber verelim hemen: kız arkadaşıyla dokuz yıldır berabermış kendisi. Umarız ki bir yastıkta kocarlar.

Neyse efendim, soundcheck faslı başladı, zevkle dinledik. Bittikten sonra tekrar otele döndük, birlikte akşam yemeği yedik. Habire yemek yiyorduk zaten! Sonunda artık sahne alma vakti yaklaştı, minibüse yerleştik ve yola çıktık. Yolda yanımda oturan Fernando ile yine edebiyat konuştuk, klasikleri okumayı sevdiğini, özellikle Alman’lardan Goethe ve Thomas Mann’ı sevdiğini anlattı. Nihayet mekana vardık, grup hazırlanmak için odasına çekildi, biz de beklemeye koyulduk. Sonunda beklediğimiz an geldi - heyecan artmıştı iyice - ve grup sahne aldı. İlk parçayı sahnenin hemen önünden seyrettim ama “balkon”a çıkmak daha cazip geldi sonra, konserin geri kalanını oradan izledik kankalarla. Konserin kritiğini yapmayı yine başka arkadaşlara bırakıyorum, benim tek söyleyebileceğim müthiş eğlendiğimdir! Işıklar süperdi, grup süperdi, setlist gayet başarılıydı (Butterfly Effect’ten çalmayacaklarını biliyordum, o yüzden herhangi bir hayal kırıklığı yaşamadım) ve eminim ki Fernando’nun karizması herkesi büyüledi. Ben sadece sahneyi izlemekle kalmıyordum, aşağıda oluşan moshpit’leri, whirlpool’ları izlemek de bir o kadar zevkliydi!

Konser bitiminde Güven Erkin Erkal benden Dream TV için bir röportaj yapmamı istedi, Fernando ile oturduk, onbeş dakika kadar süren gayet spontane bir soru-cevap faslına başladık. Konser sonrası terli ve makyajı hafif akmış haliyle çok sevimliydi, her soruya yine uzun ve detaylı cevaplar verdi. Sonra grubu kendi hallerine bıraktık biraz kendilerine gelebilmeleri için. Hazır olduklarında yine birlikte otele dönecektik. Bu sırada bazı ufaklıklar imza için bekliyorlardı, birkaçını kulise soktuk, idolleriyle tanıştılar, fotoğraf çektirdiler falan.

Bizim okulda da bir elin parmaklarını geçmeyen metalci bir tayfa var. Bunlar konserden günler önce sürekli “hocamocam bize pena alın, bişiler yapın” filan diye taleplerde bulundukları ve benden de tanıştırma sözü aldıkları halde konser bitiminde yok oldular. Kuliste bahsi geçen fanlar grupla tanışırken ben bu tayfayı aramaya çıktım ama bir türlü bulamadım. Oysa daha havaalanından dönerken bile gruba onlardan bahsetmiş, imza/foto için söz almıştım. Eh neyse, daha sonra onlara “niye beni bulmadınız, sizi tanıştıracaktım, her yerde sizi aradım” diyince dizlerini dövmek suretiyle bu travmayı atlattılar. :)

Sonunda herşey ve herkes hazırdı ve otele doğru yola çıktık. Minibüste Fernando en öne oturup mikrofonu aldı eline, başladı bağıra çağıra Portekizce şarkılar söylemeye! Arkada oturan arkadaşları da ona eşlik ettiler, evlere şenlik bir durumdu!!! Sonra bu “potpuri” Arı Maya’nın, Dallas’ın film melodileriyle devam etti, kafamız şişti ama pek eğlendik bu bir anda ciddi’den şımarığa geçiş yapmış olan grubun arasında.

Otelde Peter ve ben grupla birlikte Moonspell’in kendi kameralarıyla çektikleri hem daha eski konser kayıtlarını, hem de bu geceki konserlerini tekrar izledik. Konferans odasına yerleşmiştik bunun için, içecek de sağlandı, yiyecekleri de daha sonra bize katılan Emre, Erdem ve Çağlar getirdiler, böylece geceyi gayet keyifli bitirdik. Fakat artık herkes sürünür moddaydı, bu yüzden yavaş yavaş odalarımıza çekildik.

Üç saatlik bir uykudan sonra kalktık tekrar, havaalanı biz bekliyordu. Fernando’nun gözleri kahvaltıda bile boyalıydı. Hızlıca birşeyler yedik ve yola koyulduk. Yolda Mike ile savunma sporlarından konuştuk. Kendisi bunların hocalığını yapıyor, hem çocuklara hem yetişkinlere ders veriyor, ama turnedeyken antrenman yapmıyor, zira davul çalmak onun formdan düşmemesini fazlasıyla sağlıyor zaten.

Havaalanına vardığımızda aletleri içeri sokmak bir hayli zaman aldı, özellikle kuru kafalı asa habire el arabasından düşmeye yelteniyordu, neyse, sonunda check-in yapıldı. Beklerken Fernando ve Ricardo yere oturdu, bu arada bütün bu siyahlı topluluk bir sürü hacı adayının arasında acaip bir kontrast yaratıyordu! Artık ayrılma vakti gelmişti, hepsiyle sarıldık, iyi yolculuklar diledik, en son tekrar el salladıktan sonra herkes kendi yoluna gitti ve bir organizasyon daha böylece sona erdi.

Ben otele dönüp eşyalarımı aldıktan sonra Taksim’e gittim, postaneden grubun atmamı rica ettikleri kartpostalı attım, sonra da “gerçek” hayata dönüş yaptım – zor oldu, ama “The Antidote” bu tekrar adapte olma dönemini daha çekilir hale getirdi...Bir sonraki konserde görüşmek üzere diyor ve bu kadar gevezelik ettikten sonra şimdi hemen kaçıyorum. Rock on!


Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder