25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kral’dan son haberler



Bir Haziran gecesi King Diamond’u aradım, hem geçmiş doğum gününü kutlamak, hem hal hatır sormak için. İşte size bu bir saati hayli geçen konuşmanın kısa bir özeti:

Dünya kupası günlerine denk geldiği için tabiî ki ilk önce seyretmeyi yeni bitirdiği maç hakkında konuştuk (Honduras-İspanya idi galiba). Kendisinin de futbol geçmişi olduğundan hiçbir maçı kaçırmayan King için benden daha kötü bir futbol sohbet partneri bulunamayacağını “Kocam da bu top peşinde koşturan adamları seyrediyorJ” dan öteye gitmeyen yorumlarımla belli ettim. Bu konuda klişe kadın gerekliliklerini bir bir yerine getirdiğimi, Metehan’ın da benim at tutkuma “Eee, o at şimdi oradan atladı da nooldu?” diyerek tepki verdiğini anlattım. Böylece gülerek ilk konuyu geçtik, sağlığı çok daha önemliydi, onu sormak istiyordum.

Çok ağır bel ve sırt sorunları ve fıtıklarla uğraşan King, geçen bir sene boyunca hiç oturamadığını, ya ayakta durabildiğini, ya da düz yatabildiğini anlattı. Daha yeni yeni oturma eylemini gerçekleştirebilir hale gelmiş. Ağrı kesicilere de hayır diyen King (“Onları alırsam yanlış bir hareket yaptığımı fark etmeyebilir, iyileşme sürecini istemeden uzatabilirim”) çektiği acıyı tarif ederken cehennemi tasvir ettiğini düşündüm, öyle korkunçtu.

Sol bacağında bir ara hiç hareket kabiliyeti kalmamış, şimdilerde ise yine yürüyebilmeye, bazen alışverişe gitmeye, market arabasını itmeye bile başlamış. “İyi ki bir ofise gitmem gerekmiyor, evden çalışabiliyorum” diyor. İşkolik King hastalığı yüzünden müzik hayatını da bir süreliğine çok yavaştan almak zorunda kaldı, o süreç içerisinde konser vb. söz konusu olamayacağı için evde oturup Mercyful Fate ve King Diamond’un yıllardır beklediğimiz DVD’leri üzerinde çalışmaya devam etti mümkün olduğu kadar. Bunlar aslında çıkmış olacaktı şimdiye kadar ama ne yazık ki birçok teknik sorunun yanı sıra King’in sağlığı buna izin vermedi. Şimdilik 3’te biri hazır diyor. Önce bu DVD’leri bitirecekmiş, yeni albüme ancak ondan sonra başlayacağını söyledi.

Belki bir yıl içerisinde tekrar konser verebileceğinin müjdesini vermesi ise beni çok sevindirdi. Son üç yılı “waste of time” (boşa geçen zaman) olarak niteleyen King, yeniden aktif olabileceği zamanı iple çekiyor. Ameliyat olmayı ise tercih etmiyor, hissiz kalma riski taşıyormuş.

Bana evliliğin nasıl gittiğini sordu, biraz bu konuda konuştuk. Kendisi belli ki çok tatlı bir kız olan ve telefonda konuştuğum kadarıyla çok sempatik bulduğum Livia ile çok mutlu, ilk karısının aksine. Daha önce bu konuda bana her şeyi ayrıntılı olarak anlatmıştı, nasıl sorunları olduğunu, neden ayrıldıklarını, şimdi de bilmediğim detaylar ekledi üzerine. Tabii bunlar çok özel olduğu için burada paylaşacağım konular değil. Ama King’e hak vermemek de elde değil onu dinleyince. Benim çok önemsediğim değerler, davranış, duygu ve tutumlar onunkilerle aynı, o yüzden bu ilişkiler konusu açıldı mı tamamen aynı fikirde oluyoruz.

Konu nasıl oraya geldi hatırlamıyorum ama bir ara “Şu Rob Trujillo da çok iyi çocuk, onu çok eskidendir tanır severim, Metallica’ya girdi ama hiç değişmedi” dedi King. Suicidal Tendencies ile 1993 konserinden bahsetti, “Suicidal, Mercy ve Metallica konseriydi” dedi, anılar tazelendi. “Metallica demişken” dedim ve bir hafta sonra Sonisphere’de çalacaklarını söyledim. King’in kankaları olan Metallica elemanlarının nasıl insanlar olduklarını sordum, çok iyi çocuklar olduklarını, hiçbirinin değişmediğini, fanlarına çok değer verdiklerini ama ne yazık ki hep çok sıkı bir zaman planına uymak zorunda oldukları için belki onları görüp konuşmamın zor olabileceğini söyledi. Vakitleri varsa kesinlikle havalı davranmayacaklarını ve rahat rahat muhabbet edebileceğimizi söyledi. “Ama Sonisphere’de denk getiremezsen bizim buradaki bir Metallica konserini kolla, kocanla kalk gel, ben sizi tanıştırırım, hem Livia ile at binmeye gidersiniz!” dedi. “Bak yaparım bunu!” dedim, “Yap tabiî ki, ben ciddiyim!” dedi.

Guitar Hero Metallica’yı aldığımızı ve Mercyful Fate Medley’i çalıp “You Rock!” mertebesine ulaştığımı da söyledim gururla (tabiî ki “easy”de :p). “Süper! Bir de beni gördün mü, harika olmamış mıyım?” dedi, “Kesinlikle, en mükemmeli sen olmuşsun!” dedim. Gerçekten de öyle değil mi? Diğerleri çok daha robotik dururken King nasıl da gerçek gibi. Üstelik Metallica üyelerine yapılan o işlem – hani yeleklerle, kablolarla hareketlerini kaydetme işlemi – King’e hiç yapılmadığı halde böyle müthiş bir sonuç elde etmişler.

Bir ara ödüllerden konu açıldı – King ile daldan dala! – ve ödüllere zerre önem vermeyen King hiçbirini almaya gitmediğini, çoğunu görmediğini, muhtemelen Andy La Rocque’nin evinde olduklarını söyledi. Brian Slagel onu arayıp Grammy adaylığı için kutladığında (2008, Best Metal Performance, Never Ending Hill şarkısı) “Niye aday göstermişler ki?” olmuş tepkisi. Danimarka’ya da kendisine “Lifetime Achievement” ödülü verilmek istendiğinde gitmemiş. Alakası yok bunlarla. Varsa yoksa çalışmak! Arada çıkardığı remastered albümlerden konuştuk, The Spider’s Lullabye’ın bir türlü düzeltilemediğinden, tamamen “f.cked up” olduğundan, ama The Graveyard’ın çok daha güzel hale geldiğini düşündüğünden bahsetti. Ben tabiî ki bunları çoktan arşive dahil etmiştim bile, dolayısıyla bunlardan konuşmaya biraz devam ettik.

Ev hallerine gelecek olursak: kedileri Ghost ve Magic ölünce şimdi iki yeni kedi yavrusu evlat edinmişler, isimlerini de olduğu gibi bırakmışlar: Hans ve Benji! Çok tatlı olduklarını, birazdan gidip onları besleyeceğini söyledi. Kedim Merlin’den de konuştuk, ve bu hayvanların müthiş sezgilerinden. En sevdiğim kedi şiirlerinden biri olan T.S.Eliot’un “The Naming of Cats”i bilip bilmediğini sordum, okumamıştı. İstedi, ben de mail atarım dedim.

Fanlarına en büyük değeri veren sanatçılardan biri King, ve bunu kanıtlarcasına ara sıra yaptığı yeni bir uygulamayı anlattı bana. Durduk yere bir fanını arıyormuş mesela “Bakalım ne yapıyor şu anda, bakalım nasıl bir hayatı var” diye. Ukrayna’ya böyle bir arama yaptığında çocuk mesela tam en iyi arkadaşının düğünündeymiş, “King arıyor seni, koş!” demişler, çocuk ilk “Ne?? King??? BENİ Mİ ARIYOR???” şokundan sonra eve kadar yedi kilometre koşmuş telefona yetişmek için!

Kendini üstün görmekten, başkalarına tepeden bakmaktan bu kadar uzak olan bu güzel insan sevilmez de ne yapılır? Metallica gibi onca büyük gruba ilham kaynağı olmuş bir sanatçı bu kadar mı mütevazi olur? Şimdi boynuz kulağı geçmiş, onbinlere çalarken King kıskanıyor mu, asla. Takdir ediyor, onlar adına seviniyor, ve yine kendi işine bakıyor. “Büyük” olmak sadece seyirci/dinleyici sayısıyla, prodüksiyonun göz kamaştırıcı olmasıyla, tişörtlerinin çok satmasıyla vb. olmuyor işte. Sahnedeki sanatçıyı seversin, yaptığı müziğe, şova bayılabilirsin, karizmasına, duruşuna hayran olursun, ama sahneden indiğinde “insan” olarak yanına bile yaklaştırmak istemeyebileceğin bir kişilik olabilir o sanatına hayran olduğun kişi. İşte hem harika bir sanatçı, hem de harika bir “insan” olabiliyorsan bu senin kalibre farkını ortaya koyar, ve King – daha doğrusu Kim – kesinlikle ikisinde de en üst mertebelerde. Bu yüzdendir bütün bu sevgim ve saygım.

Biz böyle dırdırdır konuşurken saat iyice geç olmuştu benim için, onun da kedişleri acıkmış olmalıydı. Son veda konuşmaları yapıldı, selamlar söylendi ve nihayetinde ahizeyi yerine koydum, çok uzakta da olsa bir “kindred spirit” ile konuşmuş olmanın verdiği huzur içinde.

Seyda “Abigail” Babaoğlu

19 Ağustos 2010 Perşembe

Zeytinli Rock Fest, 5 Ağustos 2010


Bir önceki yazımda rock fest'ten başka herşeyden bahsettiğime göre şimdi gerçekten biraz burada olan biteni özetleyelim.

Efenim 4 Ağustos gecesi sabah 4'lere kadar Emre Aydın dinlemek zorunda kalıp uyuyamayan organizmalarımızı 5 Ağustos sabahının erken saatlerinde yine ayağa diktik. Sevgili eşim Metehan Mert Çakır'ın Rock FM 94.5'in genel yayın yönetmeni oluşu demek, her türlü yayın ile ilgilenmek zorunda olması demek bir ton başka işin yanısıra. Dolayısıyla sabah saatlerindeki Rabarba programıyla da ilgilenmek durumunda kalıyor, ardından da kahvaltıya koşturuyoruz.

Buradaki kahvaltı bizi Tang manyağı yaptı. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir içecek yoklukta pek de değerli olabiliyor! "Gitmeden bir Tang daha yapıştıralım!" repliği en çok duyulan repliklerden biri oldu.

Bugün kahvaltıda Helldorado tayfası ile de karşılaşıyoruz. İnsan bir terlik getirir dimi sevgili Norveçli dostlar - çıplak ayakla dolaşmak pis bişi!:)

Kahvaltı masamıza bir baba herhalde 2-3 yaşında olan oğlunu getiriyor, bizim Mesut'u (Süre) Barış Manço'ya benzetmiş. Büyüdüğünde "Ben küçükken Barış Manço'nun kucağına oturmuştum" diye anlatır. Yalnız tarihler tutmayacak:P.

110 tayfası da bugün mekana ulaşıyor. Kendileri kısmen komşumuz olur, bir üyesiyle aynı apartmanda yaşıyoruz. "Oooo komşu hoşgeldin!" dediğimiz grup üyeleri otelde de komşumuz çıkıyor. Candan (Tezel) ile hemen denize gitme planı yapıyoruz. Buranın denizi 2 sene önce geldiğimizde buz gibiydi, ben de soğuk deniz seven biri olarak "Oh serinleyeceğiz" diye mutlu olmuştum. Buradaki sıcaklık ve nem devamlı klima ile yaşamamıza sebep oluyor çünkü. Ama deniz hamam suyu gibi!! Üstelik bulanık ve dalgalı. Her ne kadar bize katılmış olan "sayı"lı gruplarımızdan 4 x 4 tayfası ve 110 elemanları ile denizde her türlü avam eğlencesi ile (deve güreşi örneğin) serinlesek de bu deniz sefası bana kum üzerinde rahatsız bir varlık sürdürmemizle ve güneşten kaçmanın imkansız oluşuyla 70'li yıllardaki Erdek'i hatırlatıyor.

İyice yorulmuş olarak odalara dönüyor ve duşlarımızı alıyoruz. Metehan Arka Koltuk yayını için hazırlanıp çıkıyor, bugün çok fazla konuğu var çünkü. Yayına önce 4x4, sonra 110, ardından da Helldorado misafir oluyor. Yayın yaptıkları mekan ise otelin hemen yanında bulunan çimenlik!
Arada bir yanlarına inip fotoğraflarını çekiyor veya sinekkovar sprey ikramında bulunuyorum iyi bir ev sahibesi olarak. :)

Yayından sonra akşam yemeği için otelden çıkıyoruz. Aşağıda Levent arkadaşımızı rehberi olduğu MFÖ ile konuşurken görüyoruz. Fakat otelin açık büfesine geleceklerini hiç ummuyorken bir bakıyoruz ki orada beliriyorlar. MFÖ'nün oraya gelmesiyle alkış kopuyor!! Adamlar için ne kadar rahatsızlık veren bir durum olmalı...Ama kendileri istemiş orada yemeyi. Zaten hep yaşadıkları bir durum olsa gerek.

Yemek sonrası geceye hazırlık için odalarımızda dinleniyoruz biraz, ama yine ters giden birşeyler var (ilk günden çok daha az terslik olsa da)...Çünkü İstanbul Arabesque hala sahnede değil! İlk gün de iki saat kadar sarkma vardı, anlaşılan bugün de farklı olmayacak. Nitetim iki saatlik gecikmeyle, saat 21.00'de sahne alıyorlar! Dört x Dört dostlarımızı izlemek için nihayet sahne kenarına geldiğimizde ilk önce yine performans aralarında müzik çalmamasını yadırgıyoruz. Bizler sahne arkasında yine 110 ve 4x4 ile muhabbet ederken sahnede son hazırlıklar tamamlanıyor ve nihayet Deniz, Göktuğ, Burak ve Arbak sahne alıyorlar. Tecrübeli müzisyenler profesyonel bir biçimde seyirciyi gaza getirmeyi biliyorlar. Ben de onları ilk kez canlı izleme şansı bulmuş oluyorum. Genelde son dönem Türkçe Rock yapan gruplarının birçoğu "not my cup of tea" tarzında olsalar da yine de sevdiğimiz dostlarımızı izlemek her zaman bir zevk. Gerçi arada birşey almak için odaya kaçıp gizli gizli kitap okumuyor değilim! Bu halimle ders kitabı arasına Zagor koyup okuyan veletlere benzetiyorum kendimi. Ama naapiim, "Firmin" bitmek zorunda, çok merak ediyorum!!!

Sıradaki isim Gökçe. Biz o sırada yine odamıza çekilmeyi tercih ediyoruz. 110 performansını merak ediyoruz, onları izlemek için çıkacağız tekrar. Ama kara haberi alıyoruz çok vakit geçmeden: MFÖ soundcheck'lerini fazla uzun tuttuğu için 110'a MFÖ performansından sonra (!) çıkmaları teklif edilmiş. Bu da sabahın körü demek olacağından 110 iptal oluyor. Özel bir sahne şovu hazrılamış olan dostlarımızı izleyemeyecek olmak bizi en az onlar kadar hayal kırıklığına uğratıyor.

Helldorado sırasında Metehan'ın Survivor'dan arkadaşı Özlem ve onun sevgilisi ile buluşup muhabbet ediyoruz, ardından ben otele yatmaya gidiyorum. MFÖ benim için hiçbir şey ifade etmiyor, sanırım hep Türkiye'de büyümediğimden olsa gerek. Odada uyumaya çalışırken (ve başaramazken) bakıyorum ki aslında tüm parçalarını biliyorum, ama alandan gelen mutluluk ve coşku sesleri benim içimde daha ziyade "bitse de uyusak" şeklinde yankılanıyor. Duygusal bağ olayı bambaşka birşey.

MFÖ performansı saat 5'te bitiyor, nihayet az bir sessizlik periyodu başlıyor!

Ve uyku...

Zeytinli Rock Fest, ya da Worst Festival Ever


Festivalin geri kalanını buradan okuyabilirsiniz:

http://www.delikasap.com/yazi/muzik-odasi/zeytinli-rock-fest-2010-ya-da-worst-festival-ever/1723

5 Ağustos 2010 Perşembe

Muhabirimiz Zeytinli'den sayıklıyor!


Evet, artık kesinlikle tescillendi, kendi tecrübelerimle sabitlendi: insanoğlu şımaran bir varlık! Nerde o eski "ah bir tanecik konsercik olsa" diye sızlanıp yurtdışındaki yaşıtlarımızı deli gibi kıskandığımız günler (ya da 90lar dediğimiz yıllar), nerde şimdiki "öfff yine mi festivale gitçez yeaaa" diyen ben!

Zeytinli Rock Fest'teyim ve otelde oturmayı tercih ediyorum şu an! Ama bu her ne kadar bel ağrısı kaynaklı bir tercih olsa da hiçbir yerim ağrımasaydı da burada olmayı seçebilirdim. Zira şu an kendimi festivale doymuş hissediyorum Sonisphere ve Unirock maratonlarının ardından. Bir de adı üstünde, bu bir "rock fest" - metal grupları ağırlıkta olsaydı ben yine ağırlıklı olarak sahne yanında-önünde-çaprazında olacaktım. Ama Soulfly, Therapy? ve Catafalque dışında pek ilgi alanıma giren grup yok burada bu yıl. Yine de meraklı kişiliğim otelin sahneye çok yakın olması sayesinde tatmin oluyor. Oturduğum yerden sahneyi hem görüyorum, hem de duyuyorum. Cillop. Hal böyle olunca artık "Yeter ulan otur dinlen biraz, bütün sene ayı gibi çalıştın!" diyen bünyeye kulak vermek mümkün oluyor.

Bugün Pin-up izledim ve biraz önce Kolpa set'ini bitirdi. Şu saatten sonra çıkıp Demir Demirkan ve Emre Aydın'ı izleyecek hali bulursam bile yanımda artık "festival sandalyesi" adını verdiğim katlanır sandalyelerden götüreceğim. Rejisör gibi oturur, hem eğlenir, hem yıllarca kendime kötü bakmaktan oluşmuş bel ağrılarımı biraz olsun dindiririm.

Biz metalcilerin ne çok bel-sırt sorunu oluyor yahu! Tom Araya, King Diamond, Metehan ve de ben, not to mention sayısız others. Ama şaşılacak birşey yok - metalcilik demek - hadi genişletelim - rockçılık demek, çoğu zaman saatlerce ayakta durmak demek, ya bir barda arkadaşlarınla eğlenirken, ya bir konserde. Festivalde ise bunu birkaç gün üstüste ve çok uzun sürelerle yapın, işte bel fıtığınız hazır! Hele ki organizasyon işindeyseniz bu ayakta kalma sürelerini 10 ile çarpın, en leziz, en sızma sırt ağrıları kalan ömrünüz boyunca sizi en sık ziyaret eden arkadaşınız olsun! Öldüğümüzde "Ne yaptın şu hayatta ağırlıklı olarak?" diye soracak olurlarsa "Durdum" diyeceğiz çoğumuz.

Kahretsin, şu an bir kahve içmek için neler vermezdim! Ama otelin verdiği ne idüğü belirsiz sıvıdan değil, şöyle taze, lezzetli bir fincan kahve. Gazap Üzümleri'ni okudunuz mu? John Steinbeck'in bu ölümsüz ve kahredici eserini hatırlarım her ne zaman canım bu derece kahve çekse...Ve bunu istediğim zaman gerçekleştirebilmek ne kadar şanslı olduğumu hatırlatır bana hep.

Şu an da aslında konser alanına gitmektense kitap okumaya devam etmek istiyorum. "Firmin" adlı roman, bir kitapçıda yaşayan ve okuyabilen bir sıçan ile ilgili. Çok trajik bir karakter. Bir sıçanın bedeninde dünyaya gelmiş olup da inanılmayacak kadar iyi bir okur olmak, ama beyninin içi bunca bilgi ile doluyken konuşamamak, üstelik de insan kadınlarına hayranlık duymak, üstelik sıçanları her an bekleyen korkunç kaderlerin tehdidi altında yaşamak ne feci, ve bunlar aslında ne kadar güçlü metaforlar kendi durumlarımıza dair.

Sanırım yapacağım belli: çıkıp içecek birşeyler bulacağım, sonra Rock FM işleri sebebiyle ortalıkta koşturan kocama iyi geceler diyeceğim, ve gelip kitabıma gömüleceğim. Firmin'in yaşadığı kitapçı ve tüm mahalle yerle bir edilecek - bu durumla nasıl başa çıkacak ki? Öğrenmeliyim!

Bu arada http://www.delikasap.com/ okumayı ihmal etmeyin, Sonisphere ve Unirock yazılarımı henüz bu blog'a koymadım ama hepsi orada mevcut. Adres her zamanki gibi "Abigail'in Laneti" köşesi!