28 Ağustos 2011 Pazar

Su uyur, Metal uyumaz!


Abigail Tatilde 2011



Bu sene biraz plansız programsız, biraz bölük pörçük, biraz spontane ve keyfi hareketlerle şekillendi yaz dönemi. Bu da son derece rakınrol bir yaklaşım olduğundan iyi birşey!

Sonisphere’den ve Judas Priest’in Epitaph turnesi ile son konserini izlememizden sonraki büyük olay Rock ‘n’ Coke festivali idi. 2004’te Wacken’de izlediğim Motörhead’i absürd bir gecikme ile nihayet ülkemiz topraklarında izleyebildik – her ne kadar o ortamda binlerce alakasız kişi ile izlemek tuhaf olsa da. Sahne önünden izledik, bir-iki hamle ile yanına gidecek kadar yakındık ama biraz daha yakınlaşalım diye bir kez olsa bile sağa-sola yürümedi Kilmister efsanesi. Ühü. Grup kimselere röportaj vermediği için Lemmy baba ile tanışamadık (zaten Destruction Schmier Wacken’da bana onun VIP’de bile dolaşmayacak kadar VIP takıldığını söylediğinden beri ihtimal de vermiyordum) ama olsun, pena kaptım en azındanJ. Yine de senelerdir taşıdığım Motörhead çantamı ve Motörhead AAA pass’ımı imzalatmayı, babanın koluna sürünüp ölümsüzlük molekülü çalmayı isterdi gönül. Kısmet diilmiş, napalm. Zaten ölümsüzlük iyi bişi diil, boşver. King Diamond’daki geçmişinden dolayı ayrı bir sevgi-saygı beslediğim Mikkey Dee’yi de başka bir bahara bırakmak zorunda kaldım aynı şekilde.



Limp Bizkit ise hiç takip etmediğim, ama Rock ‘n’ Coke’da sahnesine hayran kaldığım bir grup. Konsere gitmeden evvel evinde kaldığımız Alper (Tabakçılar)’in evinde konser öncesi havaya girmek için sabahtan itibaren Motörhead ve Bizkit dinlemiş, rollinrollinrollinrollinrollin diye alana gitmiş, neticesinde çok da eğlenmiştik. Sahne önünden izlemeye başladığımız konseri daha uzaktan, daha net bir sound ve etkileyici görüntü ile bitirdik. Rock FM için yaptığımız ve benim tercüme ettiğim röportajımız sırasında Fred Durst ne kadar sevimli ve haylaz bir velet gibi idiyse sahnede de öyleydi. Komple sempatimi kazanmama sebep olan sözü ise röportajımızı sürdürürken şu olmuştu: “Beni boşverin, bakın sahnede Motörhead var, kaçırıyorsunuz!” Biz zaten bu sebepten dertleniyor ama çaktırmıyorduk, bir anda “Evet yeaaa, baksana” diye tişörtlerimizi, çantalarımız göstermiş, teşekkür etmiş ve ivedilikle uzaklaşmıştık. Genel yorgunluğuna rağmen rakınkok böylece iyi geçmişti.



Ertesi gün ise canciğerimiz Erdem(Üney)’imizi evlendirdik ve akabinde Bodrum’a uçtuk.

Oh! Yatmak! Dinlenmek! Deniz! Esinti!

Çok eski arkadaşlarım Tuğrul ve Deniz (Vega)’in de aynı tarihlerde burada olmaları her zaman denk gelmez, o yüzden bu sene o açıdan da süper oldu. Kurabiye kıvamındaki kızları Ceylin’i yüzmeye ikna etme çalışmaları olsun, akşam beraberce rakı-meze sofrasında muhabbet olsun, Deniz ile MRS. diye grup kurup kurulmasının ilk yarım saati geçmeden birbirimizi gruptan atmamız olsun - J - hepsi tatile ekstra güzellik kattı.

Bir gün Oasis’de Harry Potter’in son bölümünü seyrederken Duman vokali Kaan Tangöze’nin popcorn sırasında arkamızda beklemesi ise kısa bir rakınkok muhabbetine vesile oldu. Sonra yine kendi filmlerimize döndük. Snape’i pek Severus biz. On yıllık Harry Potter destanı pek mutlu bitti ve bir dönem daha böylece kapandı ama o güzelim Ukraynalı Demirgöbek ejderinin boynunda yara yapmış onca zincirle nereye gittiğini, o zincirlerden onu kimin kurtaracağını, kimin yaralarını iyileştireceğini merak eder dururum o günden beri. Kaldı hayvancağız öyle.



Metehan ile bu sene plajımızı değiştirdik ve daha sakin bir köşe bulduk kendimize. Burada sadece denizi seyretmekle kalmıyor, karınca ve ağustos böcekleri sayesinde belgesel tadı da yakalıyoruz. Ölmek için yanımıza düşen bir cırcır böceenin henüz can çekişirken karıncalar tarafından yenmesine kıyamıyoruz, ben alıyorum eteğime yatırıyorum huzur içinde ölsün diye, Mete ise bir süre avucunda yatırıyor. Çok çirkin bir hayvancağız, ancak o da can. Ta ki son nefesini verdiğinde (ya da son trake solumasını yaptığında) onu William ve arkadaşlarına teslim ediyoruz. William adlı karınca adını müthiş savaşçılığından aldı. Başka bir klana ait bir karınca ile giriştiği poğaça savaşlarından galip çıktı, ama bedelini ödeyerek. Öteki karıncanın kafası bacağını sonsuza dek ısırır vaziyette kaldı, gövdesi kopsa da. Ve William bacağındaki kafa ile topallaya topallaya gün boyunca yuvaya gitti geldi yiyecek taşıdı. Çok saygı duyduk, onu mikrokozmos’un Braveheart’ı ilan ettik.



İstanbul’a döndüğümüzde mutsuzluk sardı her yanımı. Büyük şehir kesinlikle insan ruh ve beden sağlığına aykırı. O yüzden Metehan iş sebebiyle Macaristan’a Sziget festivaline gidince (beni ilgilendiren neredeyse hiçbir grup yoktu, onca masrafa gerek yok dedim) ben de Bodrum’a döndüm.



Burada temiz, açık havada yaşam, sağlıklı yiyecekler, deniz suyu, hepsi terapi gibi. Deniz – her zaman olduğu gibi - önce seni alıp tüm makyajından arındırıyor. Doğa, üzerindeki doğal olmayan herşeyi söküp atıyor. Tertemiz, pür-ü pak kalıyorsun. Ve şehirde kendini makyajsız ne kadar çıplak, ne kadar çirkin hissediyorsan burada tam tersi oluyor, kendi doğal güzelliğine şaşıyorsun. Yüzerken kasların bir bir kendine geliyor, işlevini hatırlıyor. Sabah akşam ciğerlerin şehrin pisliğinden kurtulmanın sevincini yaşıyor. Ruhun dinginleşiyor hayat yavaşlayınca, miskin miskin sadece dalgalara bakıp rüzgarı dinleyince. Koşturup durduğumuz hayatın içindeki standart stresimiz yetmezmiş gibi bir de yenilerini ekleyip duruyoruz ya sanal dünya ile, trendleri takip etme yarışları ile, her etkinliğe katılma, her yerde aynı anda bulunma, her işi aynı anda yapma mecburiyeti ile – işte burada tüm bunlar ilk sabahın esintisi ile uçup gidiyor.



O yüzden Bodrum’a ikinci kez yaklaşırken içim huzur doluyor. Hele ki Havaş otobüsünde müthiş günbatımını izlerken bir yandan da Mastodon’un Sleeping Giant’ını dinliyor olmak apayrı bir mutluluk.


Kendimi kitaba dergiye vereceğim saatleri iple çekiyorum. Bu sefer yanımda The Hobbit var. Tolkien’ın bu eseri 2010’de gösterime girmeden okumak istiyorum. Daha önceki gelişimde – yine – Marcus Aurelius’un Mediations’ı ile, yani Stoacı felsefe ile, ruhumu yıkayıp sonrasında da Brezilyalı müthiş kısa hikaye yazarı Machado de Assis’in kara mizah ve ironi dolu öykülerinin toplandığı A Chapter of Hats’i okumuştum. Bir de her zaman olduğu gibi Metal Hammer’lar var yanımda. Bazılarını daha önce okumuştum ama okunmuş MH iyidirJ.



Erken yatıp erken kalkma günleri. Ama iş hayatından çok farklı. Burada kendi isteğinle kalkıp fırına gitmek, kahvaltıdan önce denize girerek “yüzünü yıkamak”, taptaze ekmeklerle kahvaltı etmek bambaşka. Küçük meydanımızda hala komşuluk ilişkilerinin yaşanıyor olması, komşularımızın gözünde hala “Pamuk Prenses” olmam, ailelerin küçüklerinin büyüyüp koca delikanlılar ve genç kızlar oldukları halde gözümüzde hala dünkü bebeler gibi kalmaları, bizim çocukluk arkadaşlıklarımız gibi onların da hepsinin arkadaşlığının sürmesi, nesillerin döngüsü içerisinde herşeyin değişirken bir yandan herşeyin aynı kalması, bunlar çok güzel. Sabahları gazete alırken tanıdığın tanımadığın herkesle “günaydın”laşmak ayrı bir güzellik. Evin önünden geçenlerle muhabbet etmek, kedi-köpeği beslemek, bebekleri sevmek – insana insan olduğunu hissettiren şeyler.



Yine de yeryüzündeyiz, cennette değil.

Sabah gazetelerine sadece kısa bir göz atmak bile yetiyor. Kasvet, karanlık çöküyor insanın içine. Dünyada olup biten birçok konudaki çaresizlik öfkelendiriyor. Biraz kafam dağılsın, gazete eklerine bakayım diyorsun, yurdum “sanatçı”sının avamlığı ve basitliğine rağmen el üstünde tutulmasına sinirlenip kalıyorsun.

Ya o köşe yazarlarının bitmek bilmeyen ilişki yazılarına ne demeli? Bana yıllardır fenalık geldi şahsen. İyiki bunları okuyarak büyümemişim, yoksa çok sakat bir yaklaşımım olurmuş kadın-erkek ilişkilerine. Şimdiki nesil ne yazık ki bunlara inanarak büyüyor. İnsanlara ilişki gerçekleri diye anlatılanların mide bulandırıcı olması ama “norm” olarak dayatılması nasıl da korkunç bir şey. Örneğin bu yazılanlara göre kadınlar kıskanç ve her şekilde kaybetmeye mahkum varlıklar. Erkekler ise mutlaka aldatır ve bulunmaz Hint kumaşıdır, kadınların da onları ellerinde tutmak için binbir takla atmaları gerekir. Buna rağmen de hiçbir erkek tek bir kadınla yetinmeyeceğinden kadınlar yine kaybetmeye mahkumdurlar. En iyisi bu durumu içine sindirmek, böylece kabul etmektir. O zaman o erkeği mümkün olduğunca uzun yanlarında tutabilir, onun ulu varlığının tadını olabildiğince uzun çıkarabilirler. Tabiiki kaçınılmaz son’a kadar. Erkekler genetik mirasını mümkün olduğunca çok kadına dağıtmaya “programlıymış” da, taş devrinden beri bu böyleymiş de. Aman Allahım, aradan biraz vakit geçmedi mi?? Bu arada “kaybetme” kelimesini bilinçli kullanıyorum, çünkü bu ilişkiler bir yarış, bir mücadele, hatta bir düşmanlık gibi ele alınır. Bunların etkisindeki okurların veya bu fikirleri bir yerden duymuş ve inanmış insanların ilişkilerinin yürümemesine şaşmamak gerekir, zira “self-fulfilling prophecy” denen şeyin en güzel örneğidir. İnsanlara gerçekten derin duygularla sevmenin kötü bir şey olduğunu ve kendilerine zarar vereceğini anlatır durursanız kimseye güvenmeyen, kendi insanca duygularından korkan, utanan ve saklamaya çalışan, duygusal gelişimini tamamlamamış ve insan olmanın yanından bile geçmeyen “f.cker”lara prim veren bir nesil yetiştirirsiniz. Bu insanlara göre birini tüm benliğinle, hatta kendinden bile çok sevmek, onun uğruna fedakarlıklarda bulunmak, kendini savunmasız bırakmak, duygularının ve yaşadıklarının dimdik arkasında durmak ve “işte ben bunu hissediyorum – bu kadar mutluyum (ya da biten bir ilişkinin ardından: bu kadar üzülüyorum)” demek, unutmamak, umursamak, değer vermek, emek harcamak, çaba göstermek, yıkmak yerine korumaya, kurtarmaya çalışmak, bunların hepsi utanılacak şeyler, yanlış şeyler, asla yapılmaması gereken şeyler. Böyleysen “kaybedersin”. Neyi kaybediyorsun afedersin a gerizekalı, a benim zavallı EQ fakirim? Anlamak imkansız. Bir ayrılık olursa acı çekmek mi kaybetmek? Aşk acısı korkunçtur, ama başına geldiyse kendini aşmaya çalışan insanı olgunlaştırır, yüceltir, paha biçilmez dersler verir. İleri götürür, yukarı çıkarır. Üstelik yaşadığın onca güzellik “kazanç” değil mi? Hayatın boyunca besleneceğin onca unutulmaz anı? Bunları “kar” saymıyor musun? Bunları yok saymak, yaşanmamış gibi yapmak kendini yok saymak değil mi? Zavallılığın, ne kadar küçük ve gelişmemiş olduğunun tescili esas bu değil mi? Kusura bakmayın ama sevgili ilişki yazarları – artık hepiniz shut the f.ck up bi zahmet!

İlişkilerin bir meyvesi olayı da vardır ya (Oha! Daldan dala uçuyoruz!), işte o meyvelerden iki tanesi kuzenimin bebeleri. Biri yedibuçuk, biri ikibuçuk yaşındaki bu güzelliklerle nihayet biraz vakit geçirme fırsatı buluyorum ve hastası oluyorum. Ufak olanı kendine “Cicita” adını takmış ve kendi dünyasında takılıyor. Ama beni kabul ediyor, kucağıma bile alınmak istiyor! Büyük olan yakışıklıyla ise korsancılık oynuyoruz, bir numaralı Jack Sparrow ilan ediyorum onu dayımın teknesiyle Bodrum’un turkuvaz koylarını gezerken. Ailemi çok özlemişim, hasret gideriyorum tatil boyunca. İstanbul insanı koparıyor hepsinden, ancak yazlıklarda görüşebiliyoruz. Şikayetçiyim.

Yalnız yazlık ve yaz mevsimi söz konusu olunca bu yaşıma geldim de hala anlayamadım neden insanların kahverengi olması gerektiğini!  Glow-in-the-dark olmaktan memnunum, kolay tarif edilebilir olmaktan da J. Siz istediğiniz kadar cızbız edin kendinizi, ben kış çocuğuyum, kar beyazı olma hakkımı bundan sonra da kullanmak istiyorum.

Yeni plajım sabah güneşinden sonra gölgede kaldığı için tam benlik. Sabah güneşi demişken: bir sabah geleneksel güneş doğuşunu izleme ritüelimi gerçekleştirmek için 6.00da kalkıyorum. Plaj yolunu tutmuşken arkamdan gelen iki sokak köpeğimizi duyuyorum. Birbirleriyle oynadıkları guttural hırlamalı kaba oyunlar ve dörtnala koşturmaları arkamdan sanki Warg sürüsü geliyormuş hissi verse de (evet, The Hobbit’in etkisindeyim!) aslında sadece “Gel sen de bizimle koştur!” diyorlar ve denize giriyorlar son sürat. Onların dışında diğer yaratıklar henüz uyku sersemi. Arının biri çiçeklere gideceğine bana gelmekte ısrarcı. Ağustos böcekleri koordinasyonu bozuk uçuşlar sergiliyor ve soundcheck yapıyorlar. Ama birazdan doğa tamamen uyanacak. İnanılmaz bir hızla doğan güneşi seyrederken Mastodon Seabeast’i dinliyorum. Sabahın ilk büyülü ışıklarında dünya dışı, sürreel bir tat. Evet, Mastodon overdose’a doğru gidiyorum, doğru. Bağımlı olduğum da doğru. King Diamond ve Mercyful Fate (bir de Corrosion of Conformity) dışında hiçbir grubun bu denli fanatiği olmadığım doğru. Ve bu durumdan çok ama çok memnun olduğum da doğru! İlk hafif esintide, damarlarımda yankılanan Seabeast tınılarıyla dalıyorum henüz loş sulara. Suyun dokunuşu kadife gibi. Doymak imkansız.



Ama bir yerden sonra toprak elementine dönmek zorundayım her ne kadar Balık da olsam. Olsun, deniz kenarında Metal Hammer okumak olmazsa olmaz bir başka tatil ritüeli. Zaten cırcır böceklerinin volümü de Manowar ile yarışacak desibelde. Rakınrol bir ortam. Elimdeki eski bir sayının kapağındaki Johan Hegg’e bakınca Sultanahmet gezimizdeki muhabbetleri ve etraftakilerin Amon Amarth adlı bu Viking topluluğuna ve yanlarındaki bana şaşkın ve meraklı bakışlarını hatırlıyorum. Çok kez beraber vakit geçirdik, çok şey konuştuk ama Johan’ın en sevdiğim sözlerinden biri – beslediğimiz hayvanlardan konuşurken – şudur her zaman için: “Husky beslemiyorum çünkü İsveç’in benim yaşadığım bölgesi onlar için fazla sıcak”. İşte gerçek bir hayvansever. Oysa bizim kompleksli ve bilinçsiz insanlarımız sadece “moda” diye veya o hayvanın güzelliğinden, ihtişamından kendilerine pay çıkarmak istedikleri için onları alır, hayvanın doğasına tamamen aykırı şartlar altında besler, eziyet ettiklerini umursamazlar bile.



Dergileri karıştırdıkça neredeyse her sayfada gerçek hayatta da tanıdığım birçok simaya rastladığım için anılar üstüne anılar okuduğum yazılara eşlik ediyor. Aile albümü karıştırır gibi oluyorum. Tam da böyle düşünürken bir de Brent Hinds’dan (Mastodon gitar-vokal) bir mesaj alınca kendi kendime sırıtıyorum.

Dünya küçük, bu küçük dünyada rock-metal camiası daha da küçük. Bu ailenin 20 yıllık ferdi bendeniz ise bir sonraki aile toplantısında (Unirock?) hepinizle görüşmek üzere der, kalan tatilinin tadını çıkarmak üzere klavye başından uzaklaşır.



Seyda “Abigail” Babaoğlu

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Sonisphere Festivali 2011


Bu yılki Sonisphere festivaline katılacak grupların haberleri gelmeye başladığı anda bir heyecan dalgası kaplamıştı benliğimi. Mastodon mu?? İnanamıyordum! Tapmaktan öte sevdiğim bir grubu mu kaçıracaktım yani???

Ya Alice Cooper? Bu müziğe ilk başladığımdan beri dinlediğim, sevdiğim, saydığım, “baba”larımızdan  biri, onu da mı izleyemeyecektim??? Nasıl olurdu?

Kaçıracağımı düşünmem çıkacağım bir iş gezisi ile ilgiliydi. Tarihler çakışıyordu. Lanet olsundu. Gaddemmit idi.

Neyse ki son anda programlarda değişiklikler oldu ve konsere ucu ucuna yetişecek oldum. Ancak Mastodon rehberliğim suya düşüyordu tabii. Ben Türkiye’ye Cumartesi gecesi saat 01.00 civarları dönecektim, o saatte grup çoktan gelmiş olacaktı. Ama en azından biraz uyku ile 19 Haziran Pazar günü festivale röportajlar ve tabiiki ölesiye bir merakla beklediğim performansları izlemek için dahil olacaktım.

Nitekim Almanya’nın Saarland bölgesinde sanatoryum gibi bir sessizlik ve muhteşem yeşillik ortamında geçirdiğim, eyalet başkanıyla tanıştığım, Fransa’da ortaçağ kalelerini gezdiğim bir haftadan sonra cumartesi gecesinin ikisi üçleri civarında eve vardım. Ve ertesi sabah son bir haftadır içinde bulunduğum ortamın tam zıttı ile yaşamıma devam ettim – İstanbul trafiği (seni asla özlememiştim, pislik seni!!) ve Rock ‘n’ Roll ortamları (seni özlemiştim bebişim evet!).

Metehan ile ilk olarak Rock FM (94.5) için In Flames röportajı yapmamız söz konusu idi. Arabayla gelmiştik, park ettik, yanımızda arkadaşım Carsten da vardı ve vardığımız anda “Mastodon soundcheck yapıyor!!! Allahım!” dememe “İlk üç notada mı anladın onların olduğunu!? Fan dediğin bu olsa gerek!” şeklinde cevap verdi. Kendisi deli uzunluktaki giriş kuyruğuna doğru gitmek zorundaydı, daha sonra görüşmek üzere biz de sahne arkasına girdik.

Orada haber beklerken bir baktım ki Bill Kelliher bize doğru geldi ve yanımızdan geçti. Oha! Hiç hazırlıklı değildim daha ilk saniyede Mastodon’la karşılaşmaya. Titreme geldi resmen! Hayatım Rakınrol dünyasının tam göbeğinde geçiyor olduğu halde en ufak bir şekilde utanmadan hala elimin ayağımın dolaşmasına sebep olabilen yegane gruplardan biri Mastodon! Ve işte Bill öyle geldi geçti.

Ben afallamış dururken biraz sonra Troy Sanders’ın bize doğru yürüdüğünü gördüm. Hemen afal’ı üzerimden atarak yanına gittim. Müzik dinliyordu, kulaklıklarını çıkardı ve kendimi tanıtmama inanılmaz cici bir gülümseme ile “Hi, I’m Troy!” diye cevap verdi. Bilmez miyim Troy’cum, bilmez miyim senin Troy olduğunu! J Sonrasında biraz ayaküstü sohbet ettik, Mastodon’un ne denli deli fanı olduğumu falan anlattım. “Dün gece siz de Dorock’ta mıydınız yoksa?” diye sorduğumda (In Flames orada takılmıştı) cevabın “Evet” olacağından çok korktum ama neyse ki “Grubum ne yaptı bilmiyorum açıkçası, ben otelden çıkmadım” dedi bu uzun boylu, dünya tatlısı şey (bu arada pek de fotojenik olmadığını, yakından görünce rahatlıkla şu anda rakınrol dünyasının en yakışıklı adamlarından biri sayılabileceğini belirteyim - yalnız hemen fesatlık düşünmeyin, benimkisi güzel bir tabloyu, bir sanat eserini değerlendirmek gibi!:P). Tekrar iş gezisine lanet ettim (ne kadar güzel geçtiyse de!), çünkü Istanbul’da bir hayli uzun vakit geçirebileceklerdi (ertesi gün bile burada olacaklardı) ve ben rehberleri değildim!!! “Kim peki?” diye merak ettim, “Kimse yok benim bildiğim, kendi başımızayızJ” dedi. Hmm. “Sonra görüşürüz tekrar” dedik ayrılmadan önce. Ah, nereden bilecektim…


In Flames adlı arkadaşlara gelecek olursak: kendileriyle daha önce tanışmış, röportaj yapmıştım – sanırım ilk geldiklerindeydi. O zaman da çok şekerlerdi, bu sefer de Anders Fridén yine çok sevimliydi. Biraz uykusuz ve hangover görünüyordu ama sorularımızı sıcakkanlı ve samimi bir şekilde yanıtladı. Metehan Türkçe soruyor, ben çeviriyi yapıyordum. Jesper’in gruptan ayrılışı, yeni gitarist Niclas gibi konulara değindiğimiz söyleşide not filan tutmadan çeviri yaptığım için bir ara Anders röportajı bölerek şöyle dedi:
“Bu arada söylemeliyim, hayran oldum, hafızan mükemmel! Yani eğer benim söylediklerimi gerçekten çeviriyor ve kafadan başka birşeyler uydurmuyorsan hahaha!"

Güldük, “Yoo, komple atıyorum ben!” dedim, “Şaka bir yana, gerçekten çok etkilendim!” dedi, ben de aman efendim teveccühünüz filan diyerek iltifata sevindim, neticede bir süre sonra da bize ayrılan süre bitti, fotoğraf, voice ID falan derken birbirimize tekrar iyi eğlenceler dileyerek ayrıldık. Sakal kaplı bebek suratının içinden uykulu ama meraklı bakan masmavi bebek gözleri ve şipşirin gülümsemesi akılda kalan bir resim oldu. Bu kilometre taşı grubun zamanında The Jester Race albümlerini çok sevsem de Swedish Melodic Death Metal  ya da Gothenburg sound – başından beri hastası olduğum At The Gates dışında! - hiçbir zaman benim soundum olmadı. Fakat koskoca bir janrın doğmasında çok büyük rol oynadıkları bir gerçek. O yüzden rispekt!


Bir sonraki röportajımız Mastodon ile gerçekleşecekti, ama önce kendilerinin sahne saati yaklaşıyordu ve ben saniyesini bile kaçırmamalıydım! Sahne almalarından kısa bir süre önce nihayet beynime beynime inen güneşe aldırmadan (düşünün – BEN güneşe aldırmıyorum!!! Mastodon için bronz bile olmaya razıyım be!!!) ve tek başına kalp atışlarımın hızlanması için yeterli olan Mastodon backdrop’unun tam karşısında yerimi aldım. Ve büyülü dakilalar başladı…anlatmak bile istemiyorum, anlatamam çünkü kulaklarımdan içeri süzülen her notanın kan dolaşımıma nasıl karıştığını, hücrelerimin çekirdeklerine kadar nasıl ulaştığını, orada daha önceden bulunan eşlerini nasıl bulduklarını, onlarla birleşerek nasıl benliğimle, varlığımla daha da bütünleştiklerini, yarattıkları kimyasal reaksiyonları ve hormon kokteyllerini, artık DNA’ma kodlanmış ve bende mutasyon yaratmış her melodinin, her riff’in nasıl bedenimin ve ruhumun ölene dek ve sonsuza kadar birer parçam olduğunu. Aşk anlatıl(a)maz. Benim bu grubun yarattığı müziğe duyduğum şey kesinlikle aşk. Kim demiş bu duyguyu sadece insanlara karşı duyabiliriz diye?

Kimse bilmiyordu, kimse anlamıyordu, boş boş bakan topluluğun içinde yalnız birkaç ruhtan biriydim. Ve çok mutluydum. Dünya batabilirdi pekala, hiç umurumda olmazdı o an.

Ama bitti. Ve dünyaya döndüm. İlk sözüm “Eee, headliner bitti, şimdi napcaz?” oldu. Pek Mastodon fanı olmayan sayın kocam bile aynı fikirdeydi. Canavar gibi ve billur bir sound ile çalmışlardı “Mastodon’un sahnesi çok kötü, heriflerin kafa hiç yerinde değil ki” diyenlere inat.

Şimdi ise Mastodon röportajı söz konusu idi! Aman Tanrım! Hiç hazırlıklı değildik bu duruma! Ben olmayacak biliyordum! Üstelik şimdi de tekrar Troy ile konuşacağız diye beklerken odaya Bill Kelliher ve Brann Dailor girince önce extra bir şaşırma yaşadım. Yanlış anlamayın, her birinin ayrı fanıyım, ama kafanda hazırladığın şeyden faklı bir durumda karşılaşınca anında reset’lenmek gerekiyor. Artı konser sonrasıydı - ilk Mastodon konserimi izlemiştim, trans halim geçmemişti!  Zaten ilk olarak bu iki sarıkafaya müthiş şovlarından dolayı şu an kafamın yerinde olmadığını, kusuruma bakmamaları gerektiğine söyledim. Üstelik Metehan beni öyle bir hazırlıksız durumla karşı karşıya bıraktı ki kısa bir elektrik kesilmesi yaşadım resmen. Neyse, röportaj süreleri zaten kısaydı, o yüzden üç-beş genel soru ile vakit geçti bitti bile. Ah bu röportajın olacağını önceden bilseydim!!! Ah bu duruma hazırlıklı olsaydım!!! Neler sorardım, neler söylerdim!…Böyle hiç hazırlıksız ve sürpriz ve tamamen “blackout” bir durumda, beyin fonksiyonlarımın sadece duyuları ve mekanik hareketleri çalıştırmaktan ibaret olduğu bir anda bize tanınan süre geçti gitti bir şekilde. Neyse olsun, Bill ve Brann ile öyle ya da böyle konuştuk ve Bill ile Star Wars muhabbeti bile ettik ya, daha ne olsundu (Bill dünyanın her yerinden SW figürleri topladığını ve bir takım Türk üretimi figürlere de sahip olduğunu söylediğinde bizden sonra röportaja girecek Doğu – Yücel – de odaya girmişti bile. Muhtemelen o sohbet üzerine o da birşeyler sormuştur, Blue Jean’den takip ediniz).



Yanımda Blood Mountain CD’sinin arka plan kalp resmini getirmiştim – imza için çok uygundu, kalbime atılmış bir imza gibi, hem de silinmez bozulmaz bir yerde kalacaktı. İlk önce Bill imzaladı, kalp de çizdiJ. Ardından Brann’in de imzasını aldım. Ama koleksiyoner bir kişi olduğum için diğer iki imzanın eksik kalmaması lazımdı! Vedalaşıp odadan ayrıldıktan sonra sahne arkasında takılmakta olan Brent Hinds’ı gördüm. Yanına gidip ona da kendimi tanıttım. Dünyanın en şirin ve sıcakkanlı heriflerinden biri. Şu anda hala daha muhteşem şovlarından ötürü “braindead” olduğumu söyledim, “Hiç önemli değil, ben hep öyleyim!” dedi, güldük, fotoğraf çekildik, üçüncü imzamı da tamamladım. Ama Troy ortalıkta yoktu! Lanet olsun, dört kişilik gruptan üç imza alınmış bir CD bir arşivci için acı verici bir olay! Keşke en başta alsaymışım diye söylene söylene yine seyir alanına döndüm Metehan ile beraber.


In Flames performansının geri kalanını VIP alanda çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Affliction tayfasıyla - Kerem, Emrah ve Fikri ile - izledik. Kendilerini çok özlemiştim, süper oldu orada olmaları. Bir yandan hayatlarımızdaki yeni gelişmeleri konuşurken bir yandan da VIP’de dağıtılmakta olan cipsleri tükettik, poşetlerden çıkan dövmeleri oramıza buramıza yapıştırarak eğlendik, ve elbette ki sahneyi izledik. In Flames’i pek seven ve zaten kendileriyle samimi olan Affliction ekibinin yanısıra birçok başka arkadaşımız da oradaydı, hasret giderdik.



Sıra gelmişti Alice babaya. Yaşayan bir efsaneyi izleyecektik. İlk kez. Üstelik güneşin tepede olduğu bir saatte! Acayip!

Ve Alice Cooper sahne aldı! İnanılmazdı doğrusu. O enerji, o karizma, o isteyerek itaat etmemizi sağlayan hükmedicilik! Bu müziği daha ilk dinlemeye başladığım günlerde (kelimenin tam anlamıyla ilk günlerde!) hemen ilk Alice Cooper parçalarımı ezberlemiştim bile. Trash albümü o günlerde en çok dinlediğim albümler arasındaydı. Ve şimdi nihayet canlı izleme-dinleme şansına erişmiştik shock rock üstadını. Baba kendi karizmasını konuştururken bir yandan da sahnede kıyafet ve aksesuvarın nasıl bir etkisi olduğunun dersini verdi adeta. Sıcağa ve güneşe rağmen sahnede yarattığı etki korku şovları ve Frankenstein’ı ile daha da güçlendi – ve keşke bu şovun tamamını, daha geç bir saatte, tüm teatral öğeleri ile birlikte izleyebilseydik dedirtti. Umarız ki o da yakında gerçekleşir. Bu arada millet pena atar, baba asa’sını attı ya, o anda içim gitti…kim kaptı acaba onu?


Şov’dan sonra bu efsane insan ile röportajımız vardı. 90’ların kült filmi Wayne’s World’de Wayne ve Garth babanın önünde “We’re not worthy, we suck” sözleriyle tapınırlar ya, insan ister istemez o sahneyi düşünüyor röportajı beklerken. Ve sonra o geldi. Alice Cooper kanlı canlı ve sahne teriyle karışıp akmış makyajı ile karşımızdaydı! Son derece profesyonel, son derece kibar, aynı zamanda son derece güleryüzlü ve eğlenceli bir insan ile karşı karşıyaydık. Günün ortasında sahne almasından, sahne şovunun her turnede geçirdiği değişimlerden, “küçük kardeşim” dediği Rob Zombie’den ve Lady Gaga’yı rakınrolcu yaparsak çok iyi olacağından bahsetti – radyoda Arka Koltuk programında dinlemişsinizdir umarım.


Fotoğraf çekiminde ise önce “efendi gibi” pozlar vermemiz sonrasında “boğmaca” pozlarına dönüştü. “Alice baba beni boğdu ehe ehe” diye mutlu olan iki tipi ancak bu adamın müziğimiz içindeki yerini bilen başka tipler anlar;).


Trash albümümü imzalatırken mesleğim dolayısıyla bana “Schools out” şeklinde imzalamasını istedim, “Seve seve!” diyerek isteğimi yerine getirdi. Ayrılırken ona, onunla tanışmanın bir onur olduğunu söylerken son derece ciddiydim.

Artık festivalin “iş” kısmı bitmişti. Iron Maiden kimseye röportaj vermeyecekti, Slipknot da öyle. O halde artık arkadaşlarımızla takılabilir, rahatlayabilirdik. Ne yazık ki festivalin giriş-çıkışları gibi, hatta haberimizin çok sonradan olduğu, güvenlik ile ilgili olaylar gibi, yeme-içme kısmı da sıkıntılıydı. Açlıktan ölüyorduk ama cips dışında hiçbirşey kalmamıştı. Kaderimize razı olmaktan ve kalan gösterileri izlerken basit hayatta kalma fonksiyonlarını umursamamaktan başka çare yoktu. Zaten fazlasıyla mutluyduk. Ama yaşanan sıkıntılardan her zaman ders çıkarmak ve bir sonraki organizasyonda tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa yapmak gerekir. Umarız ki bu gibi sorunlar son kez yaşanmıştır.

Slipknot’a değinmek gerekirse, her ne kadar albümleri bana bir yerden sonra hep aynı parçayı dinliyormuşum hissi verse de canlı izlemeyi yıllardır çok istediğim bir gruptu, nihayet bu arzum da gerçek oldu. Gerçekten de saniye durmadı deliler! Sahnenin hangi köşesine baksan bir aksiyon, bir delilik, bir tırmanma-sallanma-atlamadır gidiyor! Hatta sahne ile sınırlı kalmayıp devamlı bir takım grup elemanları seyirci ile bütünleşmeye gidiyor - biri gider crowdsurf yapar, biri platformdan stagedive yapar, yok sahneye dönerken su atayım der koliyle atar, o sırada Joey Jordison davuluyla dönmektedir – ama tüm bunlar olurken seyircinin çoğunluğu nasıl bu kadar coşkusuz olabilir aklım almadı!! Yahu nasıl gençsiniz, kaynaması lazımdı o sahne önünün!!! Ama taaa ileride gördüğüm bir circle pit dışında pit mit görmedik – o da zaten arkadaşımız Utku’nun önayak olduğu pit’miş!:) Backdrop’da kocaman bir “2”nin olması 2010’da kaybettikleri grup arkadaşları Paul Gray’e bir tribute niteliği taşıyordu, tüm bu deliliğin içinde duygulanmamıza sebep olan bir jest’ti. Corey Taylor’un sesini ise oldum olası severim, kendisiyle de geçen sene beraberce Alice in Chains izlemeye koşmuştuk, oradan da fazlasıyla sempati beslerim. Bir de aslında benim Joey Jordison olduğuma dair yıllardır süregelen bir geyiğimiz vardır arkadaşlar arasında (ne biliyorsunuz olmadığımı?:P) – ama bileğim sakatlandığı için tulumu artık sadece bahçe işlerinde giyiyorum, maskeyi de bir Halloween bayramında birine verdim ve davul işlerini bıraktım;).


Iron Maiden ise, tuhaf karşılayacaksınız belki, hiçbir zaman pek sevdiğim bir grup olmadı. Saygı duyarım, bir yerde çaldığı zaman belli bir ölçüde hoşuma da gider, ama asla evde kendi başımayken dinleme ihtiyacı hissetmem. Yine de sırf ilham verdikleri ya da müzik yapmaya başlamalarına sebep oldukları onca müzisyen için bile onlara minnettar olmak gerekir, orası tartışılmaz. Daha önce Blaze Bayley ile geldiklerinde izlemiştik, bugün de nihayet çok beklenen Bruce Dickinson ile izleyecek, böylece önemli bir eksiği tamamlayacaktık. Özel uçakla gelen ve çaldıktan hemen sonra ayrılacak olan grup sonunda sahnede belirdi ve gün boyunca sadece onları beklemiş olan çoğunluk delirdi tahmin edileceği üzere. Hep bir ağızdan söylenen şarkıları dinledik, Eddie’yi bir kez daha gördük ve “görev”i tamamladık, ancak açıkçası konserin bu kısmını grubun bir numaralı fanı/profesörü Doğu Yücel’in kaleminden okumak gerekir. Benim gibi Maiden ile alakasız birinin bu konuda konuşmasını yanlış buluyorum. Sanıyorum ki Blue Jean/Headbang’de gayet ayrıntılı bir yazı olacaktır bu konu ile ilgili;). Ama Bruce’un anonslarını çok beğendiğimi, toleransa çok fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde çok önemli bulduğumu da belirtmeden geçmeyeyim.

Ve işte yine çok önemli bir günün sonuna gelmiştik – hayatımızın unutmayacağımız günler ve anlar listesinde en yukarılarda yer edecek bir gün…

Eve vardığımızda ise bende yorgunluk ve ağrıdan daha ağır basan tek bir şey vardı: aşk! Mastodon’u bu ilk canlı izleyişimin izleri asla silinmeyecek.

Stay heavy, stay rock ‘n’ roll!

Seyda “Abigail” Babaoğlu