26 Kasım 2009 Perşembe

Max Cavalera Röportajı / 2006

MAX CAVALERA ile yüzyüze

İnanılır gibi değildi. Onbeş, onaltı yıldır beklediğim adam nihayet Türkiye’ye gelecekti ve onu da sonunda canlı seyretme şansını elde edecektim. Max Cavalera adı bile yıllardır tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu – ismi, karizmasının ve “frontgod”luğunun teminatıydı adeta. Sadece Sepultura ve Soulfly ile yaptıklarını konuşmaktan yıllardır ağzımız yırtılmamıştı, hayır, Sepultura’dan ayrılışı hayatımızda hüzünlü bir sayfa da oluşturmuştu. Boğaziçi Üniversitesi’nde asistanlık yaptığım yıllarda, Rektörlük’teki ofisimde King Diamond’ımın yanında bir de Sepultura posteri vardı (bir de Morbid Angel, Death falan), ve her sabah Max’ın yüzüne bakarak işe başlamak ayrı bir motivasyon sağlıyordu bana!
Ve şimdi sadece onu canlı izlemekle kalmayacaktım, bir de röportaj yapma şansı elde etmiştim. Konser günü şanslı azınlıktan olan Beton Mete (Sohtaoğlu), Onur (Sabuncu), bir de şahsım, uzun bir bekleyişten sonra Max baba’nın huzuruna kabul edildik. (Diğerleri sevgili Erdem Çapar ve Yüxexes dergisinden arkadaşıydı).
İşte karşımdaydı. İnanılmaz bir an! Max ile tanıştık, odada bulunan Gloria ile de, ve sonra heyecandan buz kesmiş ellerimle kayıt aletini devreye sokmaya hazırlanırken biraz ön sohbet mahiyetinde “Gümrük yüzünden gecikmişsiniz” dedim, o da “Evet, maalesef öyle oldu” dedi. Yorgun görünüyordu, ya da rakınrol, ve yıllar, ve başından geçen olaylar tarifsiz güzellikteki görünümünden bazı şeyleri alıp götürmüştü – ama karizması yerli yerinde duruyordu işte, ve onu hiçbirşey yıkamazdı. Bu ufak tefek, zayıf adam ne kadar saçını başını rastalarla harap da etse, ne kadar garip bandanalarla, tuhaf ayakkabılarla hippivari bir görünüme de bürünse, benim kişisel metal tanrılarımdan biriydi ve hep öyle kalacaktı. İşte o gülüş yerli yerinde duruyordu! Ve o gözler. Ellerindeki dövmeler. Uzun zamandır hiçbir metal şahsiyeti ile tanışmaktan dolayı bu kadar heyecan duymamıştım. Çok mutluydum, ama çok da üzgün, çünkü hazırladığım onca sorudan sadece 3-5 tanesini sorabilecektim, çünkü yalnızca 15 dakikam vardı. Max’a “Bu anı 15 senedir bekliyorum, sana soracak çok şey birikti ama ne yazık ki kısa kesmek zorundayım” diyerek rastgele başladım. Ve çok sıcak bir röportaj gerçekleşti - Max’ın gözlerimin taa dibinde bir yere bakarak ve genelde sıcacık gülümseyerek verdiği cevapları dinlerken Portekizce aksanlı İngilizcesi (ki sadece onun yüzünden Portekizce öğrenmek istemişimdir hep!) de örs, üzengi falan kulağımda ne varsa hepsini balla kaymakla cilalıyordu adeta! Ama işte buyurun o birkaç dakikada gerçekleşmiş röportaja geçelim:

Seyda: Evet, başlayalım o halde, zamanımız az…Türkiye’ye ikinci kez hoş geldin diyelim ilk önce. Daha önce gelip Aya Sofya’da kayıt yapmış olduğunu biliyoruz. Sana buraya gelip bu kaydı yapma fikrini veren şey neydi? Kaç gün kaldın ve özellikle Aya Sofya’yı neden seçtin? Ayrıca hiçbir müzisyenle beraber çalıştın mı burada?

Max: Öncelikle bu sıcak karşılama için teşekkür ederim. Burada olmaktan çok mutluyum, özellikle şimdi de çalacak olmaktan dolayı. Buraya bir yıl önce, Dark Ages’in hazırlanma aşamasında gelmiştim. Aslında buraya gelişim çok tuhaf oldu (benim burada “tuhaf”olarak, daha aşağılarda da başka şekillerde çevirdiğim kelime aslında “kinda wild”, bu lafı çok kullanıyor). Burada kimseyi tanımıyordum. Hiç birşey bilmiyordum, biraz tarih dışında. Uçaktan indim, otele yerleştim ve üç gün boyunca öylece dolaştım. Kayıtlar yaptım, insanlarla konuştum, sokakta 2-3 fanla karşılaştım. Özellikle böyle olmasını istedik, daha underground olması için. Öyle reklam falan olmasını istemedim buraya gelişimizin. Sonuçta Aya Sofya’da (burada aslında “Sophia Hagia” diyor:)) ses kayıtları yaparken buldum kendimi…

S:…ama restorasyon sesleri dışında (Bleak şarkısının sonunda) gerçek bir müzik kaydı yapmadın, değil mi?

M: Aslında müzik kaydetmek istedim ama mümkün olmadı. Bir adamla konuştum otelin yakınlarında. Bazı müzisyenleri tanıdığını söyledi, ama sanırım deli olduğumu sandı…

S: Türkiye’ye gelme fikri nereden çıktı peki? Daha önceden bu fikir var mıydı, yoksa Igor’un tavsiyesi olabilir mi?

M: Dürüst olmak gerekirse sadece haritaya baktım…(sırıtır). Rusya ve Sırbistan’a zaten gidecektim. Harita’ya bakınca burasının pek de uzak olmadığını gördüm ve yapılabilir geldi, ben de gelmeye karar verdim. Gloria ile konuştum ve hazırlıkları yaptık. Yani aslında biraz çılgıncaydı buraya gelişim (yine “kinda wild”, evet!). “Hadi oraya gideyim” dedim ve geldim. “Bakalım neler olacak” diye bir düşünceydi.

S: Son albümün adı “Dark Ages”. Röportajlarında, kişisel olarak karanlık bir çağ geçirdiğini söylüyorsun. Çok kayıplar yaşadın, çok acı çektin. Peki bu ismi aynı zamanda dünyanın şu anki haline de mal edebilir miyiz? Demek istediğim, politik bir tarafı da var mı yoksa sadece iç dünyanla mı ilgili? (Burada ona kısaca bu albümün benim için de çok önemli sembolik anlamlar taşıdığından da söz ettim).

M: Aslında bunların hepsi birden. Hem kişisel, hem politik. Dünya’yla da ilgili, din’le de. Aynı zamanda din’le ilgisiz. Bana göre oldukça karmaşık (“wild” yine!) bir albüm. Aynı zamanda karanlığın içindeki güzellikle de ilgili bu albüm. Çünkü her karanlığın içinde güzellik de vardır ama dışarıdan bu her zaman görülmez. Bunlardan çok var bu albümde. Bu yüzden heyecan verici ve değişik bir albüm oldu. Evet, kişisel tarafı zordu da… Staystrong ya da Innerspirit gibi parçalar…çünkü bilirsin, torunum (Moses), Dana, Dimebag…bu albüm hazırlanırken olanlar… Ama ortaya çıkan şeyden çok memnunum. Gerçekten “wild” bir albüm oldu. Her açıdan en sert, en karanlık, en tuhaf albümümüz oldu bu sanırım.

S: Yaşadığın kayıplarla, çok kişisel şarkı sözleri yazarak başa çıkıyorsun. Hiç sana, “iç dünyanı bu kadar açık etme” şeklinde öğüt veren oldu mu? Bizde örneğin insanların hep dışarıya karşı güçlü görünme mentalitesi vardır, acı çektiğini herkesin görmesini “zayıflık” veya “saldırıya açıklık” olarak görürler. Sana hiç bu tip tavsiyeler geldi mi? Ya da senin için bu mentalitenin bir önemi yok mu?

M: …(düşünür). Sözleri nasıl yazdığımı aslında tam olarak bilmiyorum, öylece çıkıveriyorlar. Mesela Sepultura günlerinde “Inner Self” çok kişiseldi, benim günlüğüm gibiydi, yani bendim işte o, sokaklarda dolaşırken, Brezilya’da falan gibi bir şeydi. Ve insanlar bunu seviyor. Sadece bir plak şirketi elemanı, aslında Roadrunner’dandı, bir kere karşı çıkmıştı kişisel sözlerime, ama galiba aslında yazdığım başka şeylerden rahatsız olmuştu. Fanlarım onlarla paylaşımda bulunmamı seviyorlar. Bunun daha samimi olduğunu düşünüyorlar. Sahtelikten hoşlanmıyorlar, sahte rock star’lar gibi…

S: Ben de öyle düşünüyorum. Bahsettiğin çoğu şeyi kendi hayatımda da yaşıyorum sonuçta, ve bu söylediğin şarkıları çok daha anlamlı kılıyor elbette.

M: Evet, yani fantastik hikayeler de yazabilirdim, ya da tam olarak bilmediğim şeyler hakkında yazabilirdim, ama sanırım en iyi şarkı sözlerimden bazıları gerçekten neden bahsettiğimi bildiklerim, yani belli bir duyguyu anlatanlar.

S: Soulfly’ın ilk albümünün ilk şarkısının adı “Eye for an Eye”. Peki geçen zaman içinde intikamını aldın mı?

M: Aslında bu tam olarak bir intikam şarkısı değil bana göre. Orijinal hali öyleydi, ama stüdyoda sözlerin tamamını değiştirdim. Gerçi şarkının adı intikam çağrıştırıyor, ama aslında sözler kurtarılma (“redemption”) hakkında. Yani aslında, (düşünür)…olanlara kızdığımı anlatmaktan ziyade, olanları anlattığım bir şarkı bu. Ama aynı zamanda her şeyin yoluna gireceğini, her şeyin iyi olacağını da anlatıyor. Benim öfkem insanlara değil, olanlara, durumlara karşı. Evet, garip bir şarkı bu. Sözleri değiştirmeden önce kötüydüler. Ama tamamen değiştirdim. Zaten herhangi bir şeyin intikamını alacak yapıda bir insan değilim.

S: Soulfly’da çok agresif liriklerle çok ruhani, neredeyse dini sözler bir arada. Bunları birbiriyle nasıl bağdaştırıyorsun?

M: Gerçekte bu, Soulfly’ı benim için farklı ve heyecanlı kılan şey. Bunu değiştirecek olsaydım dışarıda zaten binlercesi varolan heavy gruplardan biri daha olurduk. Ama ben türünün tek örneği olmak istiyorum. Bu yüzden dinle vahşeti, barışla savaşı …

S: …tüm “uç” noktaları…

M: …evet, aziz’le o…pu’yu karıştırıyorum (güler). Bunun gibi şeyler işte, çılgınca şeyler.

S: Evet, son derece aykırı gerçekten. Max, sana sormak istediğim sayısız soru var ama maalesef şimdilik burada bitirmek zorundayım ki Mete de birkaç şey sorabilsin. Çok teşekkür ederim.

M: Ben teşekkür ederim.

…der ve hemen Mete’nin programı için hazırladığı sorulara geçeriz. Dinlediyseniz bilirsiniz herhalde, line-up’ın kalıcı olup olmayacağıyla ilgili soruya Max, müzik değişiklik gerektiriyorsa line-up’ın da değişebileceğini, müziğin en önemlisi olduğunu, ama şu an için daha bilmediğini söyledi. Albüm kapaklarıyla ilgili soruya her albümün kapağının anlamlarını açıklayarak cevap verdi, ayrıca albümlerinde değişik ülkelerden yerel enstrümanlar kullanmaya devam edeceğini, heavy olanla geleneksel olanı birleştirmeyi sevdiğini söyledi. Gitar çalan oğlu için bir saz aldığını da öğrenmiş olduk.
Eşyalarımızı toplarken bir de imza ve foto faslına girdik. Ben evden arşivi toplamış getirmiştim ama Sepultura imzalamıyormuş artık. Nedense o an kilitlenmiş olmalıyım, “Sepultura sensin ulan!” diyemedim, “Peki” dedim ve Soulfly’larımı, Probot’u, Nailbomb’u ve Roadrunner United’ı (bunu görünce “vaay” oldu) imzalattım. Bir de kocaman buzdolabı magnetimi ve yine kocaman bir karton Primitive albüm reklamını. “Hehe, evi taşıdım buraya, bu kadar sene gelmezsen olacağı budur işte” şeklinde gülüştük. Mete, Max’a bir de Fenerbahçe forması hediye etti, çok sevindi. Resimlerimizi de çektikten sonra tekrar teşekkür ettik, karşılıklı olarak iyi eğlenceler diledik birbirimize, ve oradan ayrıldık.
“Hah, rahatladın mı?” dedi Metehan (Çakır) bana dışarı çıktığımızda, “Arşivi tamamladın mı?” “Rahatladım!” dedim, kelimenin tam anlamıyla. Ve sonra konsere aktık. Eh onu da başkası anlatsın artık. Benim “Arise Again”im geldi!

Stay heavy!
Seyda “Abigail" Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder