18 Haziran 2010 Cuma

Bu bir karne yazısıdır



Öğretmenlikten aldığım hazzı başka hiçbişeyden almadım. Belki bilardo…Ama yok yok, öğretmenlik daha güzel. (Tribute to Umut Sarıkaya). Galiba dünyanın en güzel işini yapıyorum. Ama kötü tarafları yok değil. En kötüsü de kalbine soktuğun yavrucuklarla ayrılık zamanının gelmesi.

İki yıl boyunca gud mornink, baybay, dis iz dı futbol dediz dı futbol derken yine bir batın yavru ile ayrılık zamanı geldi çattı. Onlar ÖSS stresine girecek, başka başka sınıflara dağılacak, ve ben artık onların dersine girmeyeceğim. Besle büyüt, sonra onlara nasıl bakacaklarını bilmediğin başkalarına teslim et. Herhalde çocuğunu evlendiren ebeveynin hissettikleri böyle bir şey olsa gerek.

Bugün karnelerini yazdım. En sevmediğim işlerden biri. Bir bölüm var ya hani orada, yorum yazman isteniyor, ama o bölüme yazabileceğin ve yazamayacağın şeyler belli olmakla birlikte zaten çok da minik ve kısıtlı bir yer. İşte onu doldurmak bana zul geliyor. Demek istediklerimi değil de kısacık şeyler yazabildiğim bu kutucuğa sığmayanları, taşanları, gerçek duygu ve düşüncelerimi burada yazmaya karar verdim o yüzden.

Son iki yıldır starring in dis edvençır muvi yapan o kadar güzel, o kadar bıcır bu bebeklerimden bahsederken aslında hepiniz üstünüze alınınız sevgili geçmişteki ve gelecekteki öğrencilerim.

Hayatlarının en değişim dolu, en çalkantılı, en büyük mutluluk ve en büyük yıkımlarından bazılarını yaşadıkları bu yaş diliminde (15-17!) beraber oluyoruz. Sınıf ortamı büyülü bir yer. 29 insan, 29 mucize. Bir paylaşım içindeyiz, konuşmadığımız anlarda bile. Her şeyi konuşuyoruz, en banal konudan tut, en ciddi konulara kadar. İnsan ruhunun en ermiş halinden en karanlık derinliklerine inebiliyoruz. Tarihte gezintilere çıkıp bugüne geliyoruz ve istediğimiz an geleceğe de ışınlanıyoruz. Yeri geliyor Tatooine gezegenini ziyaret ediyoruz, yeri geliyor Avustralya güneşi altındaki Aborijinleri. Geçmiş ve gelecek, gerçeklik ve hayal, güzellik ve dehşet, ümit ve kabulleniş, siyah ve beyaz ve gri bölgeler, hepsi o sınıfta, o 40 dakikada yaşanabiliyor. Birlikte geçirdiğimiz o 40 dakikalar bana hiç yetmiyor, ne mutlu bana ki onlara da bazen yetmiyor, teneffüslere de taşıyoruz bazılarıyla. Aydınlık yüzlerinde, parlak gözlerinde, kocaman gülüşlerinde her sıkıntını unutuveriyorsun o 40 dakikalığına. Etkisi sonrasında da sürüyor hatta, ruhunu yıkayıp pür-ü pak yapıyorlar bir nevi. En güzel terapi, en etkili antidepresan, en rahatlatıcı meditasyon bu 28 güzel ruh, bu 28 güzel yüz ile aynı sınıfta o 40 dakikayı geçirmek.

Bazen bir dakikaları bir diğerine uymuyor, bazen dünyanın en olgun yetişkinlerinden daha yetişkin, daha bilgece sözler ediyorlar, bazen bakıyorsun aslında sadece top oynamak isteyen, ya da ilgi isteyen, ya da henüz kirlenmemiş iç dünyalarını sana açtıklarında kol kanat gerip korumak istediğin küçücük çocuklar oluveriyorlar.

Mesela Ada var aralarında. Karakterli, muhalif, nazik, akıllı, güleryüzlü ve dürüst, sürüngen-, deniz-, müzik-, Asterix- ve Star Wars-severliğiyle de fena halde sevgi beslediğim yavrukuşum. (Quote: “Ne?? Backstage’e mi giriyoruz??!”J ). Alp ve Berkay genelde dalga geçmelerime maruz kalan (“OK, now say the same thing in English!”J) ama bazen beklenmedik derecede olgun ve doğru şeyler söyleyen çok şirin şeyler. Hani okullu dizilerde sınıfın arkada oturan, dersten kopuk gözükmekle birlikte aslında çok da hisli olan çocuk tiplemesi vardır ya, hafif Kurtlar Vadisi tribinde, hah işte, onlardan. Ama ne yalan vardır onlarda, ne dolan. Dürüst, kadir-kıymet bilen, güzelim çocuklar. Bir de İldeniz vardır yanlarında üçüncü ekürileri. Rafa koy seyret - bir surat bu kadar mı güzel olur, bir ağız-burun bu kadar mı hokka olur! Sanırım bu sebeptendir ki Gamze de bazen dersi dinleyeceğine İldeniz’le muhabbeti tercih ediyor ve onu zorla bu aktiviteden koparmak zorunda kalıyorum (hemen spekülasyona başlamayın, sadece arkadaşlar, onu da belirteyim! J). Gamze demişken, adını veren gamzeleri ve yine bir başka porselen bebeğe modellik edecek yüzü ile o kadar güzel bir kız olup klasik genç kız endişelerini yaşıyor dış görünüşü ile ilgili. Son derece gereksiz bir şey, zira dört kızım da birbirinden güzel, her biri kendine özgü bir şekilde. Eda davranışlarında bir olgunlaşma sürecine girdi bu yıl, bu onu daha da güzel hale getirdi, cupcake gibi bir şey kendisi. Duygu ise zaten olgun, sorumluluk sahibi ve bilinçli olmanın hoşluğuna, bir balerin zarafetine ve bir bebek yüze sahipti her zaman, değişen birşey olmadı. Ezgim ise bir Tim Burton karakteri. Kıvır kıvır saçlarının arkasına ve kocaman hırkaların içine gizlenen, kitap okuyan, kendi dünyasının içinde huzur bulan bir küçük yavrucuk. Bazen zorluklar yaşar kendince, ama bu zorluklar onu daha da güçlendirecek. İleride bir kelebek gibi değişim geçireceğinden emin olduğum bir karakter. O bir İngilizce gazisi aynı zamanda, tıpkı Bahri gibi. Dünya sevimlisi Bahri ve sıra arkadaşı Cem bazen Muppet Show’daki Waldorf ve Statler gibidirler, hem didişir, hem birbirleri olmadan yapamazlar. Cem çok rahat ve sevimlidir, hiçbirşeyden endişe etmez, hiçbir zaman onu paniklemiş göremezsiniz. Onun bu rahatlığı ve “idareciliği” İlhan Can’da da var, ama Yağız ile sıra arkadaşlığı onun için gayet faydalı oluyor (Angela Merkel okulumuzu ziyaret ettiğinde giydiği takım elbise ve gözlükleriyle “meğersem biz onun korumalarıymışız” oyunu oynarlarken rolünü benimseyişi gözümün önünden gitmeyecek.J ) Yağız demişken - çok sevimli, çok akıllı, çok çalışkan, “böyle oğlum olsun” dedirten cinsten – bir de gözlerindeki fırlama pırıltıya bayılıyorum. Evleneceği kadın sarışın ve yeşil gözlü olacak. Gelecekteki oğlu ise – Çağrı Cem’di dimi Yağız’cığım? – bana el öpmeye gelecek. Arda da sınıfın diğer bir lokomotifi. Her daim düzenli ve çalışkan, aktif ve aynı zamanda çok sevimli. Bir de kocaman cüssesiyle uzun eşek oyununa alınmıyor (akıllıca bir karar!). Teneffüslerde Orhun’u “şaka amaçlı” tartaklama çabaları her zaman Orhun’un “Hocam yaaa, ben küçüğüm diye bana yapmadıklarını etmiyorlar! Yazık günah ama bana!” diye bana sığınmasıyla son buluyor. Orhun hep über über bakar, sarışın mavi gözlüdür, gürbüz bir Alman delikanlısı olabilirmiş pekala. Sadece Almanca bilmeyişi biraz sıkıntı yaratıyor bu konuda. :P Umut Sarıkaya sever o da benim gibi, ihbin ihbin güleriz bazen aramızda. Çok tatlıdır, sohbeti çok keyif verir, rahattır o da, dikkatsizliğe varacak kadar, aynı Tümer gibi. Tümer ileride henüz ne olacağına karar vermemiş – mesleki açıdan değil, o belli, bilgisayar mühendisi olacak – ama bazı kişilik özelliklerinde daha git-gel aşamasında. Bir ders aktivitesi olarak son derece güzel ve romantik şiirler yazabilirken aynı zamanda, ımmm, burada nasıl ifade etsem, çok romantik olmayabiliyor. ;) İlişkilere bakış açısından 17 yaş zaten oldukça tuhaf ve bulanık bir dönem. Ama bir kendini karşı cinse beğendirme çabası hepsinde fazlasıyla mevcut. Bana da kendilerine takılma fırsatı sunuyor, çok eğleniyorum.J Berkay’ın yaz günü “artislik olsun diye” deri mont giymesi, kadınların büyük çoğunluğunun sakallı değil traşlı erkeklerden hoşlandığını öğrenen Burak’ın yıkılması (sakal bırakma çabası tarafımca devamlı sabote edilir), o doğal haliyle son derece güzel olan kızlarımızın kendilerini tüm yasaklara rağmen mütemadiyen boyama çabaları, pırlanta küpe takıp gelmiş Yağız’ın “Çok Beyonce olmuşsun, pek güzel!:P” dediğim zamanki mesajı alıp küpeyi istemeden de olsa çıkarması, ertesi gün daha maskülen, siyah bir küpeyle gelmesi, Tümer’in “Kızlar benimle ilgilenmiyor!” demesine “Daha iyi, lisede popüler olan çocuklar genelde sonra bir şeye benzemez, ama sen ileride çok prim yapacaksın, inan bana” dememle biraz rahatlaması…hepsi, hepsi, o kadar şirin, o kadar tanıdık ki. Hepimiz de bu yollardan geçtik. En kötü aşk acılarından bazıları da bu dönemde yaşanıyor. Hayata küsebiliyorsun bir dönem. Ama inatla toparlanıyorsun yeniden. İnat demişken, Berk’in kararlılığına saygı duymamak elde değil. O montla o sıcaklarda bile oturdu ya, pes! Ama artık kazağa geçmiş olduğu için çok mutluyum. Kömür renkli saçlar, kömür parlaklığında gözler, bir de o eski güzel gülüşü geri gelsin Berk’in, işte size harika bir delikanlı. Kömür karası gözlere tek sahip olan Berk değil tabii, bir de Can var ki telaşlı hallerinin şirinliği ile sakin hallerinin rehaveti ile kunduz gibi bir şeydir (bunu genç delikanlılar için söylememeliyim, farkındayım, ama benim gözümde bebeksiniz işte, naapiim?!:P) Kuzularımın içinde gülümsedikleri zaman göz kamaştıran bazıları var ki bir de onlara değinelim. Bunlardan biri Şafak. Bir insanın içi dışına ancak bu kadar yansır. Çizimleriyle de ün salmış bir arkadaşımızdır, sıraya çızdiği (ve sonra sildirttiğim) Ogün Sanlısoy resmini Ogün’e mail atmıştım, o da çok beğenmişti. Ya Alihan? Bir insan evladı bu kadar mı şirin olur? O gülüş, o gamzeler, o maviş boncuk gözler! Ama çenesi düşük, tıpkı kankası Berkay (öteki Berkay bu) gibi! Bunlar tipik spor ve FRP seven tayfa. Bildiğin oğlan çocuğu işte. Her fırsatta ver bir top oynasınlar, ver bir Magic Circle mıdır nedir, öyle bir kart oyunu, oynasınlar, daha mutlusu yok onlardan. Sınıfın bazı sessiz, sakin genç beyefendileri arasında sayabileceğimiz Ata, Alp, ve Okan’ı teneffüste bile herhangi bir gürültü yaparken göremez, duyamazsınız. Onları fark etmek başka yollardan gerçekleşir, örneğin kocaman mavi gözleri ve bazen çok düzgün olup bazen de çivi yazısına benzeyen el yazısıyla Alp, dişlerinin arasında beliren beyaz amorf bir nesne ile hemen dikkati çeker – ve sakızını atması için çöp kutusuna yollanır. Okan genelde undercover kalmayı, sessizliği tercih etse de istediği zaman atılımlarda bulunur, sonra yine geri plana çekilir, olan biteni o şekilde takip eder. Ata o kadar sessiz konuşur ki iki yıldır bizimle iletişim kurmaya çalıştıysa da ne denli başarılı olduk tartışılır. Sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyordu. J “Yazı ile anlaşın o zaman!” diye sivri akıllı bir fikir ortaya atacak olursanız eğer, “Ata’nın yazısını okumak, ağaçta oturmuş bir baykuşun otların arasındaki fareyi görmesine benzer!” diyeceğim. Yani baykuş veya kartal iseniz mümkün! Bir diğer harika karakter Batuhan’dır. Dersin ortasında “Miss!” diye bir sesleniş duyuyorsanız bilin ki hemen akabinde konuyla son derece alakasız bir soru ya da yorum gelecektir! Dikkati çok dağınık bu yavrukuş, meraklı ve düşünceli bir genç olmakla birlikte her daim, üzgün olduğunda bile, gülümsemeyi başaran, pozitifliğin vücut bulmuş halidir. Bir de Ozan var böyle, zaten o da bir müziksever, bir ex-Moshpit-dinleyicisi, hatta babasıyla arabada giderken Arka Koltuk dinleyen bir kişilik – nasıl sevilmez ki bu? J Hele ki yüzündeki şirinötesi benler! Apayrı bir sevimlilik ise Ari. Hani bir casting olsa, “Fırlama tipli genç arıyoruz!” diye ilan verseler, kızıl saçları ve çilleri ile Ari biçilmiş kaftan! Aslında çok iyi bir öğrenci olsa da tembellik etti bu yıl. Seneye okul mu, yoksa oto sanayi’de çıraklık mı, bence karar vermeli. J Last but not least, İbrahim’e değinmeliyiz. İşte yine başka bir örnek insan. Beyefendi, çalışkan, uyumlu, sakin, mantıklı – her insan topluluğuna lazım, sahip olduğu vasıflarla çıtayı yüksek tutan bir başka değer.

Daha sayfalarca yazılabilir onlar hakkında, ama ben karne yazısı yazacaktım dimi? Artık o konuya gelsem iyi olur:

Güzel çocuklarım, bu yıl belki de hiç farkında olmadan beni o kadar mutlu ettiniz ki. Farkındaysanız bu yazıda akademik başarı ile ilgilenmedim denilebilir. O zaten sizin olacaktır aklınızı, zekanızı doğru kullandığınızda, yetenekleriniz doğrultusunda dikkatli ve düzenli çalıştığınızda. Kaldı ki bu konuda sizinle yıl boyunca yeterince konuştuk.

Beni esas ilgilendiren sahip olduğunuz insani değerler. İşte bunlar not ile ölçülemez, ancak kalbinizin bir yerine dokunur, oradan her gün mutluluk yayar hücrelerinizin çekirdeğine kadar. En kötü günlerimde bile sizden yayılan bütün o güzel enerji, derslerde ve ders dışında sizlerle konuşup paylaşımda bulunduğumuz anlar, sizin bütün o saflığınız, o temizliğiniz, o farkındalığınız beni öylesine mutlu etti ve sınıf öğretmeniniz olarak o kadar gururlandırdı ki, sizlerle sınıfımızda olduğum anlarda sıkıntılar, üzüntüler hep geri plandaydı.

Shakespeare babamızdan bir alıntı ile uğurlayayım sizi:

How far that little candle throws its beams; so shines a good deed in a naughty world.

(The Merchant of Venice, Act V, Scene I)

Shine on, my little candles!

With all my love…

Seyda Babaoğlu Çakır

8 Haziran 2010 Salı

See you in another life, brotha!


(Hayır, bu bir LOST’un sonu yorum yazısı değil…Baştan söyleyeyim de!)

Bu paralel evrene geçtiğimizden beri hep farkındayım bunun tuhaf ve yanlış bir alternate reality olduğunun. Dimension door’unu bulsam gidip düzelteceğim her şeyi, Matrix’teki kırılmayı, boyuttaki kaymayı.

Küçükken okuyup korktuğum bir Mandrake sayısı vardı – aynadaki görüntüler gerçeğin tam tersi, evil karakterlere dönüşmüştü. Mandrake nasıl düzeltti sonra hepsini hatırlamıyorum, ama belki de cevap oradaydı…

Bu boyutta her şey ne tuhaf, ne kadar akla mantığa aykırı, ne kadar fantastik, ne kadar da kahredici! Ürkütücü bir bilim kurgu dizisinde yaşıyor gibi hissediyorum bazen.

Ama alternatif evrenimizde her şey hala güzel. Onu bilmek bile rahatlatıyor biraz olsun…Bir gün tekrar “doğru” tarafa geçeceğimize ve bu dizinin de mutlu bir son ile biteceğine inanıyorum.

Orada dost ve aile bildiklerim hala öyleler, onlara her koşul altında güvenebilirim. Orada sevgi var ve arkadaşlık bir şey ifade ediyor. Orada saygı var, ve kadir-kıymet bilmek, ve eğlence, ve dayanışma, ve yozlaşmamış değerler, ve tevazu var. Orada yalan söylenmiyor, orada nankörlük yok, arkadan işler çevrilmiyor, arkadan bıçaklar saplanmıyor – biri saplamaya kalkışsa dost bildiklerin engel oluyor…Orada insanlar hala onları tanıdığım zamanki gibiler. Karakter değiştirmiyorlar. Çirkinleşmiyorlar. 180 derece dönmüyorlar. Bir yerleri kalkmıyor. Dün dündür, bugün bugündür’cülük yok. Verilen sözlerin bir değeri var. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, hatır için çiğ tavuk bile de yenir! Duygular kalıcı, kavgalar geçici, bayramlar barışmak için var, düzenlenen eğlenceler de eğlence için…

Burası ise uçurumun kenarı.
Rüzgar devamlı itiyor arkadan.
Tek başınasın.
Babana bile güvenmeyeceksin.
Devamlı güçlü durmak zorundasın.
Bir an bile rahatlayamazsın.
Sırtını dayayabileceğin bir şey yok.
Tutunabileceğin bir şey yok, incecik bir dal bile, belki bir pamuk ipliği, belki o bile yok...
Sadece kendi gücün, kendi dengen seni ayakta tutuyor.

Ve öyle güçlü ve dengeni koruyarak durdukça, seni itmeye çalışan rüzgara karşı, uçurumun kenarında inatla mücadele ettikçe o kadar güçleniyorsun ki, o rüzgar hiddetlendikçe sen o derece kendi gücüne sarılıyorsun ki, kendine olan inancın senin öylesine sağlam bir şekilde çakıyor ki o uçurumun kenarına, artık aşağı bakıp sadece sırıtabiliyorsun en ufak bir korku hissetmeden, çünkü artık biliyorsun ki seni öldürmeyenin güçlendirdiği doğru.

Esas soru ise şu: bir kız çocuğunun hayali, yalnız ve güçlü savaşçı olmak mıdır, yoksa şımartılan, korunan, güven ve huzur içinde bir prenses olmak mı?

Dimension door’un anahtarını akşam paspasın altına bıraksanıza hanginiz aldıysa. Bari orada bir temiz hava alıp geleyim.

4 Haziran 2010 Cuma

Kız İşleri Bakanlığı


• Kadın dergilerinde veya gazetelerin moda eklerinde her jean modası ile ilgili sayfaya “JEAN’SEL CAZİBE” başlığı atılmasın. Daha fazla tiksindiğim çok az şey var.
• Aynı şekilde iç giyim ile ilgili sayfalarda “TENİNİZDEKİ CAZİBE” filan gibi başlıklar kullanılmasın. Kardeşim, o manken gibi vücudum olsa tenimde ne olursa olsun (ya da olmasın!) zaten cazibe!
• Yeter artık, daha fazla pudra rengi giysi sergilemeyin vitrinlerde! Buna tahrik denir! Dayanamıyor alıyorum, ekonomim mahvoluyor!
• Pudra rengine niye artık rosé denmiyor, merak etmiyor değilim…
• Bana da tulum yakışsın istiyorum! Birileri bu konuda bir şeyler yapmalı!
• Plastik bir flip-flop’un 60-70 Lira gibi miktarlara satılmak istenmesinin hiçbir mantıklı açıklaması yok bence.
• Yaz geldi diye kafama kocaman çiçekli tokalar takmak istemem DNA’ma kodlanmış kadınsal bir şey midir, sıcaklardan dolayı sağlıklı düşünememekle alakalı bir şey mi?
• Sağlıklı bir beslenme düzenine geçmek istiyorum. Buna başlayıncaya kadar ise canhıraş bir şekilde ve kıtlıktan çıkmışçasına dondurma yememi nereye şikayet etmeliyim? Böörtlenli Magnum da yönetiyor ha!
• Ben çocukken en sevdiğim dondurmalar: Dolomiti. Nogger. Wassereis (Waldmeistergeschmack). Eiskonfekt. Of, nasıl canım çekti.
• Dickmann’s getirilsin ülkemize. Onsuz yaşam damarlarımdan biri eksik.
• Kalori yasaklansın. Sadece hayati fonksiyonlar için gerekli olanlara izin olsun.
• Niye hala retro bir Hollanda bisikletim yok? Birileri bu konuya el atmalı.
• Haşlanmış mısırlar süt olsun, dişlere kaçmasın, yürürken üst baş batmasın ister bu deli gönül.
• Ayakkabılar vurmasın, su toplama olmasın, güzel ojeli parmaklarımızı yarabandıyla gudubete dönüştürmek zorunda kalmayalım ey sevgili yazlık ayakkabılar.
• Jel taban, seni seviyorum.
• Otobronzanın benim gibi sıcaktan ve güneşten hiç hazzetmeyen bünyelere günübirlik bronz görünüm vermesi eğlenceli bir şey, ama yok ya, uğraşamam...
• Otuz derece diye bir sıcak olması çok mantıksız. Kime neye yarıyor? İnsanın bacakları şişiyor, başı dönüyor, iş yapması imkansızlaşıyor filan. Polis otuz dereceyi yasaklasın. Yirmidokuza da kılım. Yirmibeş iyi çocuk ama, ona lafım yok.
• Kadın+çikolata=erotizm denklemi de çıkarılsın artık reklamlardan yahu. Gerçek şu ki kadın+çikolata=dobiçlik. Of moralim bozuldu bak. Ver şurdan bi Magnum klasik. *Kotorkkk!*
• Şu sıralar erkek ırkı konusunda kesin kararımı vermiş bulunuyorum: Kız İşleri Bakanlığından “bir kadınla hayatını birleştirmesinde sakınca yoktur” ehliyeti almadan efendim bir rileyşınşip olsun, bir sözlülük, bir evlilik, bir nişan durumu olsun, hiçbirine izin verilmemeli. Ya da üzerlerinde ibare taşımak zorunda olsunlar. Bakanlık uyarısı: Uzun süreli kullanımı ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilir. / Dikkat! Size ve çevrenizdekilere zarar verici madde. / Tüketimi çeşitli sinir hastalıklarına yol açar / Güven, huzur ve romantizm merkezlerine kalıcı zarar verebilir. Çaresi henüz bulunamamıştır. Gibi.
• Şu Y kromozomun bir bacağı eksik ya, hep ondan oluyor bunlar. XX yönetir diyeceğim de, yok, onlarda da bambaşka defektler var.
• İnsanları çok seviyorum. Sadece kadınlardan ve erkeklerden hiç hoşlanmıyorum.
• Işınlama aparatı ne zaman bulunacak yahu? “Skati, beni ışınla!” diyerek hemen işyerinden örneğin Palladium’a teleport olmak istiyorum bazen, hiç İstiklalin yamuk kırık parkelerinde bileğimi bükeyazmadan.
• Eskiden güzel kokulu güneş yağlarımız vardı. Şimdikiler süper faktörlü, alerji korungaçlı, cilt sıkılaştırtmalı filan da HİÇ YAZ KOKMUYORLAR YAA! Oysa eskiden Hindistan cevizi kokulu yağlarımıza arılar gelirdi vızvızvız. Ayrıca kumda yatardık sıcak sıcak eğer canımız şezlong filan istemiyorsa. Şimdiyse bütün kumun üzeri sunbed kaplı, istesen de yatamazsın. Her şey suni.
• Bu yazın çoğunu sanırım Balkonya adasında geçireceğim.
• Ben bunları yazarken benimle yaşayan kedi Merlin suratıma “Meomeo! Beo!” diye bağırıp “Bu insanım da yine çok sıkıcı bugün! Atıcam bunu evden bu gidişle!” diye bir bakış fırlattı.
• Aklıma geldi. Bir ara adım İlker’di benim. Baya baya bakıyordum biri “Hüop! İlker!” dediği zaman. Zaten sokakta arkadaşlar rastlayınca “Baba naaber?” diye selamlardı. O kadar görli muhabbetin üstüne açıklıyorum: aslında ben bir tomboy’um! Peanuts’taki Peppermint Patty gibi ama tam olarak değil de gibi. Daha çok Lucy van Pelt. Charles M. Schulz baba, seni özlüyoruz.
• Kahkül kestirmek istiyorum ama çok korkuyorum. 20 yıldır saçım böyle, ya şimdi iğrenç olursam? Cesaret ediyim mi? (Cesaret benim göbek adım, bebeğim!)
• Mercan renkli sorbeler, limonlu naneli sodalar hepinize! Turkuaz kalın! Muck!

1 Haziran 2010 Salı

Holier-than-thou


Yabancılaştım şu an, dünyaya, insanlığa, her şeye! Beş-on dakika haber seyretmek yetiyor bunun için bu günlerde.

Her yerde insaniyet denen kavramın son kırıntıları da yok edilirken, ahlak, vicdan, merhamet, akıl, sağduyu, onur, kardeşlik, dayanışma gibi kavramlar çoktan anlamadığımız ve öğrenmeye de niyetli olmadığımız bir yabancı dilin bir takım anlamsız ses öbeklerine dönüşmüşken, aslında belki de ben tamamen yanılıyor ve biz insanlığın varoluşundan beri sadece bir arpa boyu bile yol almamışken, ben artık üzüleyim mi, yoksa gerçekleri kabullenmiş bir bilgenin sessizliğine mi gömüleyim bilmiyorum, bilemiyorum. Belki de bir manastıra kapanıp dünyanın pek de uzak görünmeyen sonunu beklemenin vakti gelmiştir. Yahut tam tersine hedonizmin dibine mi vurmak gerekir?

Yoo, sırtımdaki dövme boşuna kazınmadı tenimin altına…

Ah, ama neler neler görmedim ki şu tepesinden dalgalı saçlar çıkan formun içinde yeryüzünde bir yaşam sürdürdüğümden beri. İnsanların düşman, kurban, ya da sömürülecek bir kaynak bellediklerine neler yapabildiğini görmek için 1-2 sayfa tarih kitabı karıştırmak, ya da herhangi bir günlük gazetenin sadece başlıklarına bakmak yeterli. Ama ya arkadaş, eş, dost bildiklerinizin yapabildikleri? Neden bahsettiğimi biliyorsun değil mi? Sömürü, yaralama, eziyet, onuruyla oynama, arkadan bıçaklama, itibar zedeleme, hatta yok ediş, hepsi hemen yanıbaşında! Nankörlük, aldatma, yalan, dolan, ne ararsan en yakın çevrene bak ilk önce.

Aynaya bakmayı da ihmal etme yalnız!...

Koru kendini, koru sevdiklerini. Yaklaştırmamaya çalış hiçbir kötülüğü, uzak tutmaya çalış bulaştırılmaya, sıçratılmaya çalışılan çamurları. Küçük, temiz, ışıltılı havuzcuklar içinde yaşamaya çalış sevdiklerinle.

Herkes kendi küçük ışıltı havuzunu korudukça, temizledikçe, büyüttükçe, belki bakarsın sonunda bir göl, belki bir deniz, bakarsın bir gün koca bir okyanus olur, içine dipten dipten onca zamandır sinsice akıtılmış kara, yapışkan, bulaşıcı yağdan arınmış olarak…

Bir ümit?