29 Eylül 2011 Perşembe

MASTODON

AV SEZONU BAŞLADI!!!

Hayvanı ne kadar ağır ve tehlikeli ve kıllı ise, grubu da bir o kadar heavy ve tehlikeli ve saçlı-sakallı. Bir gruba bir isim bu kadar mı yakışır! Dört kişilik bu oluşum, bu kadar mı dört birbirinden sağlam ayak üzerinde yürüyen, nesli tükenmiş bir dev kadar güçlü olur?

Siz bu satırları okurken Mastodon, beşinci stüdyo albümü The Hunter’ı büyük ihtimalle çıkartmış olacak. Bu vesileyle sizlere bu hayatımın en önemli gruplarından birini daha yakından tanıtmak istedim. Zira bu seneki Sonisphere’in açılışını yaparlarken genel kitlenin boş boş baktığını görmek beni şaşırtmadıysa da üzdü. Bundan çok daha iyisini hak ediyorlardı kesinlikle. Ama bir yandan da tuhaf bir sevinç yaşamıştım, hani çok sevdiğiniz bir şeyi kimseyle paylaşmak istemez, herkesten sakınır, kıskanırsınız ya…Yine de kendi insani zaaflarımı aşıp tutkuyla aşık olduğum grubu sizlerle paylaşmaya, genel kitleyi bu çok önemli konu hususunda bilinçlendirmeye karar verdim. Rica ederim. (Ama sahiplenmeye kalkışmayın, Mastodon işleri genel müdürü olarak tepenize binmem an meselesi! Kendileriyle seviyeli bir ilişki, saygı dolu bir mesafe bekliyorum sizden. O kadar! )

Mastodon adını ilk duyduğumdan beri çok zaman geçti. “Bir ara ilgilenmek lazım şu grupla” derken araya çok fena şeyler girdi ve gerekli ilgiyi zaman içerisinde ancak yavaş yavaş gösterebildim kendilerine. Fakat aklımı ve duygularımı onlara vermeye başladıkça anladım ki benim için “çok iyi grup” diyeceğimden çok daha öte bir şeyle karşı karşıyayım. King Diamond/Mercyful Fate fanatizmim malum. Beni daha iyi tanıyanlar için Corrosion of Conformity hastalığımı da bilir. İşte onlarla eşdeğer hale gelen tek grup Mastodon oldu benim için yıllar içerisinde. Okuyacağınız satırlar böyle bir zihnin ürünüdür.

Grubun oluşum sürecini aslında birçok kaynaktan okuyabilirsiniz ama hatırlatmak gerekirse kabaca şöyle: Brann Dailor (davul) ve Bill Kelliher (gitar) ikilisi Rochester/New York orijinli iki arkadaş iken ve aynı gruplarda çalarken (mathcore grubu Lethargy ve noisecore grubu Today is the Day gibi) Atlanta/Georgia’ya taşınırlar ve bir High on Fire konserinde Troy Sanders ve Brent Hinds ile tanışırlar. Bu ikisi de Atlanta’lı grup Four Hour Fogger’da çalmaktadır. Ortak müzik zevkleri daha o anda belli eder kendini: sludge, stoner, progresif ve klasik rock, Yes’ler, King Crimson’lar... Böylece 1999 yılında iki temiz traşlı kuzeyli, iki sakallı güneyli ile birleşip insanlık tarihine birbirinden büyülü tınılar bırakmak üzere Mastodon’u oluştururlar. Bill ve Brann kankalarını grubun kurucuları olarak halen röportajları çoğunlukla birlikte verirken görüyoruz, ancak aslında dördü de kurucu eleman sayılır.



Az bilinen bir şey ise aslında kuruluş yılında vokalleri Eric Saner adlı beşinci bir grup üyesinin yaptığıdır. Eric, Brann’ın arkadaşıdır ve Nine Song Demo olarak bilinen demoyu onlarla kaydeder ama sonrasında gruptan ayrılır. Grup, Eric’in yerine başka bir vokalist bulmayı tercih etmez. Bill hariç tüm elemanlar enstrümanlarını yönetirken aynı anda şarkı söyleme işini de üstlenir. Bu arada Brann’ın vokal yeteneklerinin boyutlarını pek azınız biliyordur eminim. Fakat Brann, esas olarak şu anda rock-metal dünyasının en iyi davulcularından biri olmakla birlikte grubun ana söz yazarıdır da. Genellikle Mastodon albümleri şu şekilde hayat bulur: Brann bir fikir ile gelir, grup da bunun üzerine üretime başlar. Gitar-vokal Brent müziklerin çoğunu yaratır, ancak genel itibariyle son derece demokratik bir gruptur Mastodon, herkes her fikrini ortaya koyar ve ortaya çıkan sonuçta herkesin payı vardır. Gruptaki herkes memnun olmadığı sürece bir şarkı bitmiş sayılmaz. Ortak zevkler ve ilgi alanları kendini ele alınan konularda sık sık belli eder, ilk üç albümün son parçalarının “Fil Adam” Joseph Merrick ile ilgili olmaları gibi. Bunun sebebini Brent, Brann ile ilk kez beraber stüdyoya girdiklerinde aynı Fil Adam tişörtünü giymiş olmaları ve kendisine bir tribute yapmalarının – en başta grubun ismi sebebiyle de – güzel olacağını düşünmeleri ile açıklıyor. Başlarda grubun beyni tek başına oymuşçasına kapaklarda yer alan Troy (bu duruma zamanında gayet kıl olduğunu anlatıyor bir röportajda Brent) kendi deyimiyle “lead bass” çalar, Bill ise gitar çalmakla birlikte sahnede vokallerde de yer alır. (Bir de bu arkadaş birbirine yakın biraz küçük gözleri ile, gitarını çalarkenki yüz ifadesi ile, özellikle de yeni bıyığı ile bana birilerini fena halde hatırlatıp tedirgin ediyor. Hayır, James Hetfield değil…)

Onları en başta birleştiren müzik zevklerine dönecek olursak, kendilerini etkileyen gruplar sorulduğunda tereddütsüz Neurosis diyorlar, her ne kadar The Melvins, Thin Lizzy gibi grupları da favorileri arasında saysalar da. “Neurosis olmasaydı biz şimdi buralarda olmazdık” diyen dörtlünün Leviathan, Blood Mountain ve Crack the Skye albümlerinde birer şarkıda Neurosis frontman’i Scott Kelly’nin konuk vokallerde yer alması da bu etkinin ve saygının altını çiziyor. Kendileri gibi nev-i şahsına münhasır grup Clutch’ın karizmadan ne zaman öleceğini merak ettiğimiz vokali Neil Fallon’un da Blood and Thunder’da vokallere eşlik etmesi, CoC ve Down elemanlarıyla kanka olmaları, hepsi de bu oluşumun güzelliğini ve müzik dünyası için nasıl bir kazanç olduklarını gözler önüne sermeye yeten ufak tefek detaylar. Ama biz hiç yazıp çizmesek de, grubu oluşturan insanlar hakkında en ufak bir şey bilmesek de, müzikleri zaten kendi adına konuşuyor. Metal’in çehresini değiştirdikleri ve 2000’lerin en iyi albümlerinden bazılarını yaptıkları bir gerçek olan bu grup daha şimdiden bazılarımız için efsane, ama ileride Pink Floyd’larla, Black Sabbath’larla aynı nefeste anılacak kadar demirbaş bir efsane olacağı da kesin.

Kolay anlaşılmayan, emek ve dikkat isteyen, çok katmanlı müziklerinin yarattığı atmosfer ve duygu yoğunluğu insanda bir-Mastodon-koşarak-gelmiş-seni-dişine-takmış-ve-var-gücüyle-duvara-fırlatmış duygusu yaşatıyor. Veyahut sualtında bir Megalodon saldırısı ile neye uğradığını şaşırmış, saniyesinde yutulup içine çekilmiş bir insanın hissedeceklerini. Dinleyici üzerindeki bu etkiye rağmen Brent Hinds kendilerinin bir metal grubu olmadıklarını, illa isimlendirmek gerekirse kendilerinin “Art Rock” yaptıklarını savunuyor. Ve “Zaten metal dinlemem ben pek” diye ekliyor (Brent’in yan projeleri Fiend Without A Face ve West End Motel’e bir kulak verin, kendi adına ne demek istediğini anlarsınız). Ama Brent aynı zamanda kendisinin sadece ve sadece Mastodon ile müzik yaparken ciddi olduğunu söyleyen, onun dışında her şeyle dalgasını geçen bir insan evladı olduğu için bu sözlerin ne denli ciddi söylendiğini de iyi tartmak lazım.



Kategorize edilmeyi sorgulamaları elbette Slayer ile, Iron Maiden ile, Metallica ile turnelere çıkmalarına engel değil (Troy Sanders, “Metallica diye bir grupla turneye çıkacağız. Küçük kulüp konserleri. Böyle minicik futbol stadyumları.” diye dile getiriyor “Metallica ile turneye çıkma” adındaki eski hayallerinin gerçek olmasını). Müziklerinin kalitesini çok iyi biliyorlar, bu konuda ne kadar mütevazi davransalar da sağlıklı bir gerçekçilikleri de söz konusu. “Relapse Records’dan Warner Bros’a geçtiğimiz için bize ‘sattınız’ diye kızacak fanlarımız varsa kusura bakmasınlar. Onlara bugüne kadarki destekleri için minnettarız ama müziğimizi en geniş kitlelere yaymak için ne istersek yaparız. Bunun için bizimle beraber gelişmek ve büyümek yerine bizi dinlemeyi bırakacaklarsa kendileri bilir. Bu işten para kazanıyoruz sonuçta. Üstelik Van Halen, Black Sabbath ve Ramones ile aynı plak şirketindeyiz. Daha cool ne olabilir ki?” diyorlar söz Blood Mountain zamanı yaptıkları plak şirketi değişikliğine geldiğinde. Üzerinde bir etiket bulunan bir çekmeceye tıkılmak istememeleri, yaratıcılıklarının boyutlarını düşündüğümüzde, son derece iyi bir şey zaten. Ve para kazanma meselesi cümle içerisinde ne kadar yanlış anlaşılmaya müsait görünse de aslında devamlı “satış garantili” işlerin tam tersini yaptıkları için, yani içlerinden ne geliyorsa onu yaptıkları ve hatta bu konuda tüm uyarıları da duymazdan geldikleri için (“Moby Dick’le ilgili bir konsept albüm mü? Deli misiniz? Kariyerinizi bitirir!” – Relapse Records’un sözleri) tekrar tekrar şapka çıkarmak gerekir bu dört inatçıya.  

O halde Art Rock? Nasıl istersen, Brent. Ama sadece Divinations klibine bile göz attığımızda elektrik saçan Flying V ile canlanıp manyak gitar çalan ve ardından grubu yerken Yeti saldırısına uğrayan mağara adamından daha metal ne olabilir gaddemmit!? 

Zaten Mastodon videoları her biri ayrı ayrı birer başyapıt bana göre. Sizi neyin beklediğini de asla önceden tahmin edemiyorsunuz. Blood and Thunder’a sakallı dansözlerin ve psikopat palyaçoların eşlik edeceğini kim bilebilirdi? Ya da Sleeping Giant’ı izledikten sonra dünya üzerindeki hayatın aslında hasta bir laboratuvar testi olduğunu anlayacağımızı, bunu da bir çeşit B-Movie estetiği ile izleyeceğimizi?

Daha fazla videolara dalmadan – zira çıkışı bulamayız - Paul Romano’nun muhteşem artwork’ü ile bezeli ilk dört albümün genel itibariyle dört elementi temsil ettiğini söyleyerek stüdyo albümlerine kısa bir göz atalım biraz da. Bu dörtlüden sadece ilk albüm Remission bir konsept albüm değil, yalnızca genel itibariyle ateş elementini temsil eden bir albüm.

Ateş’ten sonra sıra su elementini işleyen Leviathan adlı imkansız güzellikteki eserde. Herman Melville’in Moby Dick’i üzerine kurulu bu albümü her sabah kış karanlığında işe giderken dinliyordum ben. Serviste kaloriferi sonuna kadar açma huylarına karşın açık denizlerde yol alırmışçasına tüylerimin ürpermesi tamamen bu dört deli dahinin yarattığı destansı albümdendir. Konuyu genel hatlarıyla ele alsa da sözleri yazmadan önce Brann romanı tekrar okuduğunu söylüyor. Kendilerinin beyaz otobüsleriyle konserden konsere seyahat ederek müziklerini insanlara yayma çabalarını da zorlukları aşmaya, düşmanlarına karşı gelmeye çalışan beyaz balina metaforu ile bağdaştırıyorlar grubun erken dönemlerini anlatırken.

Blood Mountain ile sıra bu sefer toprak elementine gelmişti. Remission ile Leviathan arasında daha büyük bir atılım, daha fazla değişiklik yaşanmıştı, bu albümde ise Leviathan ile gelinen noktadaki ışıltı devam etti. Ama Crack the Skye ile artık ileride en büyükler ile birlikte anılmayı garantilemişlerdi. Prodüktörlüğünü Atlanta’lı AC/DC prodüktörü Brendan O’Brien’in yaptığı bu albümün aldığı övgüler en basitinden bu on yılın en iyi albümlerinden biri olduğuna dair. “İlk kez ne söylediğimizi anlayabiliyorsunuz” diyerek clean vokallere daha fazla önem verdiklerini söylüyordu bu albüm hakkında Brent ve Troy. Ayrıca – hala daha klasik anlamda bir prog metal grubu olarak adlandırılamasalar da – şu ana kadarki en progresif noktaya gelmişlerdi. Hava (aether) elementinin – yine farklı bir logo ile – ele alındığı bu albümün konseptini anlatmaya kalkışmak çok fazla yer alacağından sadece astral seyahat yapan felçli bir çocuğun o sırada güneşe fazla yaklaştığı için ruhunu bedene bağlayan göbek bağına benzer bağının kopması, Stephen Hawking ve solucan delikleri, Çarlık Rusyası ve Rasputin, Khlysty gibi gizli Rus örgütler vb. etrafında döndüğünü söyleyeyim, gerisini siz düşünün! Hatta düşünmekle kalmayın, bir de Live at the Aragon DVD’sindeki Crack the Skye filmini izleyin (2009’da Chicago, İllinois’daki Aragon Ballroom’da kaydedilmiş bu muhteşem konser CD-DVD setini kaçırmayın eğer grubun fanı iseniz).

Crack the Skye nasıl Brann Dailor’un intihar eden kız kardeşi Skye anısına yazılmış bir albüm ise, dayanması zor bir heyecanla beklediğim beşinci albüm The Hunter’ın lirikleri, Brent’ın geçen Aralık ayında vefat etmiş avcı ve doğa adamı ağabeyi Brad’in anısına bir tribute niteliği taşıyormuş en yeni bilgilere bakacak olursak. Eylül sonunda çıkması planlanan ve konsept  olmayacak albümün ilk şarkıları Black Tongue, Curl of the Burl ve Spectrelight (Scott Kelly yine konuk vokal bu parçada)grubun sitesinde yayınlanmış durumda. Crack the Skye’ın saykedelik havasından biraz uzaklaşıp yine grubun erken dönemlerinin uptempo ve çiğ sounduna döneceğimiz söyleniyor. Crack the Skye, The Last Baron gibi epik parçalara sahipken, The Hunter’da beş dakikayı geçen parça pek olmayacak gibi. Öyle ya da böyle müthiş bir albüm olacağından eminim. Yalnız ne yapıp edip daha önce yayınlanmamış bonus parçaların dahil edildiği limited edition’ı edinmeliyim. Şarkı isimleri ise alışıldığı üzere efsane (“Bu parçayı dinlediğim zaman anneme vurasım geliyor” dendi diye şarkının adını Mother Puncher koyan grubun diğer şarkı isimleri hakkında spekülasyonda bulunmak arkadaş toplantıları için eğlenceli bir oyun haline getirilebilir: “Bedazzled Fingernails adı ile ilgili bir hikaye uydurunuz!”).



Bu albümle birlikte logoyu değiştirmiş olmaları ve artwork için Paul Romano ile çalışmamış olmaları, ilk dört albümün, yani dört elementin, bütünlüğünü bozmamak adına mantıklı bir hamle. Yeni logonun Mannaz rune’u ile başlaması (rune = eski germen alfabesi harfi) ise ilk gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlamalarına sebep oldu. Mannaz, “benim” rune’umdur. Rune’lar insanını seçer, tersi olmaz derler. Ve benimki beni daha ilk gençliğimde bulmuştu, daha ben rune nedir bilmezken. O yüzden benim için bu denli önemli bir grubun logosuna bu harfi yerleştirmiş olması apayrı bir anlam taşıyor.

Kapaktaki hayvan başının ise AJ Fosik tarafından yapılmış bir tahta figür olduğunu artık biliyorsunuzdur hepiniz. Yayınlanan ilk parça Black Tongue’un videosunda nasıl yapıldığını görebilirsiniz. Mastodon’un pek sevdiği ve avangart müziklerine çok uyan kaleidoskopvari görüntüler eşliğinde o işçiliği seyretmek ayrı bir zevk.

Yeni albümün limited edition’ına dahil olacak iki bonus parçadan biri Deathbound’a çektikleri video klip ise grup elemanlarının hastası olduğum espri anlayışını da gözler önüne seriyor. “Günümüzde kliplerinin izlenmesini istiyorsan mümkün olduğunca saçma olmalılar ki insanlar bolca paylaşsın” diyor Brann. “Müziğimize çok ciddi yaklaşıyoruz, ama kliplerde iyice saçmalıyoruz. Zaten hepimiz espri anlayışına sahip insanlarız” diye ekliyor. (Hmm… bilmem ki…Skyelab adlı uzay istasyonunda geçen Oblivion klibini izlemeden önce mendilleri hazırlamak gerekiyor!). Mastodon elemanlarının espri anlayışının bir diğer kanıtını Brann Dailor’un Instagram’larında da görebilirsiniz gerçi. Ben grup üyelerini bir süredir oradan da takip ediyorum. Başladığımda Türkiye’den başka kimse yoktu takip edenler listesinde, sanırım bu yazıdan sonra olur. Brann’in sıklıkla abuk subuk fotolar bulup paylaşması gündelik eğlencemin değişmez bir parçası haline gelmişken Brent daha çok outdoor fotoları çekiyor. Kendisinin Alaska fotoğrafları görülmeye değer! Ama yazın Türkiye’ye geldiklerinde kendi başlarına İstanbul’u gezerken çektikleri fotolar daha da ilginizi çekebilir (grup rehberi olarak o gün neden tarifsiz boyutlarda sevdiğim bu grubu gezdirmiyordum’un cevabı http://seydababaoglu.blogspot.com/2011/08/sonisphere-festivali-2011.html’da).  Instagram’la alakası olmayanlara ise youtube’da “How clean is your tour bus”ı aratmalarını öneririm. Brann turne otobüsünü gezdirirken hem Türkiye’den aldıkları fes, kavuk vs. gibi şeyleri gösteriyor, hem de kuru mizah duygusunu gözler önüne sererken çok güldürüyor. “Bu turne otobüsü daha önce Oompa Loompa’lara aitmiş” demesi ve ayakta dik duramayıp birayı yan içmeye çalışması (“Mastobeer!” Ben de istiyorum!!!) çok komik bir şey. Zaten bu adamların her biri cast edilmiş gibi uzun boylu. Ama her birinin ayrı yakışıklı oluşu zararlı bir şey değilken müziklerini sevdiren elbette sadece ve sadece yarattıkları müziğin olağanüstü oluşu!  

Söz konusu beyleri erken fark etmiş olan bazı hemcinslerimiz ise üçünü kapıvermiş. Brann, Atlanta rock piyasasından Lust ve Tiger!Tiger! gruplarının elemanı Susanne Gibboney ile evli. Bill, Julianne adlı bir hanımla evlenmiş ve Conan ve Harrison adlı çocukları var. Star Wars fanı olduğunu, dünyanın her yerinden SW figürleri topladığını ve oğluna da Harrison Ford’un ismini vermiş olduğunu da ekleyelim. Troy ise Jezebel ile evli ve onunla Yuri adlı bir oğlu var. Önceki partnerinden olan kızı Haley, Iron Tusk ve Blood and Thunder videolarında oynamış (o kalabalık zaten Mastodon aile partisi, kuzenler muzenler…) ve yarı zamanlı olarak bazen annesinde, bazen de Sanders’larda kalıyor. Aile yaşantılarının detaylarını merak edenlere, muhteşem fotolar ve çok enteresan bilgilerle dolu şu linki öneririm:

Bu arada ağabeyi Kyle Sanders’ın da Bloodsimple grubunda bass çaldığını ve Troy’un abisinin yaptığı şeyi çok cool bulup taklit ederek müziğe başladığını belirteyim.

Troy ve Kyle ile 2 yıl beraber yaşamış olan Brent ise henüz evli olmayan yegane üye. Ne fenadır ki görünürdeki onca neşesine ve muzipliğine rağmen yirmili yaşlarının başlarında eroin bağımlısıymış. Ancak o, tüm o dönemki arkadaşları ya ölmüş ya da hapsi boylamışken, bundan kurtulmayı başaran üç kişiden biri olmuş. 25 yaşında Mastodon’un hayatına girmesiyle birlikte bu lanetten kurtulmak için çok çabalamış, zira grup kesinlikle bir junkie istemiyormuş aralarında. “Daha önce tanışsaydık bu işi yürütemezdik” diyor Brent. Bir yük treninden diğerine atlayarak ülkeyi boydan boya dolaşan, evsiz bir serseri gibi yaşayan biriymiş o zamanlar. Şimdilerde kontrolü kaybetmemenin önemini biliyor. “Kafan yerinde olmadan o sahneye çıkamazsın, çıkarsan her şeyi berbat edersin, bu hatayı da bir, bilemedin iki kez yapabilirsin ancak” diyerek sorumluluğunun da bilincinde olduğunu gösteriyor. Neticede onlar sadece bir grup değil, iyi arkadaştan öte, bir aile gibiler de. Ve Brent kendisine bahşedilmiş “hayatını müzik yaparak kazanma” lütfunun farkında. Zaman içerisinde yerine gelen kendine güveni, her ne kadar sahnenin merkezini halen Troy doldursa da, Crack The Skye albümünde daha fazla kontrolü ele almasına da sebep olmuş. Buna rağmen grupta kimsenin bir patron ya da bir diva olamayacağını söylüyor Brent. “Benim resmimi büyük basmaya kalksalar ona da engel olurum!” diyor. Hatta ön planda olmayı, röportaj vermeyi filan hiç sevmiyor. Hafiften arıza bu Frank Zappa hayranı eski marangoz sadece “içimde dışarı çıkmayı bekleyen çok fazla müzik var” diyor ve artık hayatını çok daha rayına sokmuş bir full-time müzisyen olarak dünyayı dolaşıyor. Aslında uçakları sevmiyor, seyahati sevmiyor, ama müziğini paylaştığı o anlar için katlanıyor diyelim biz buna. Ne büyük nimettir ki içindeki o müziği arkadaşlarıyla beraber bizlere çeşitli yollardan ulaştırıyor, kendi hayatlarımıza soundtrack olsun diye.



Mastodon, bugüne kadar çıktıkları turnelerde sadece piyasanın en büyük gruplarıyla arkadaş olmakla kalmadılar, onların seyircilerinin de büyük bölümünü etkileyip kendi saflarına katmayı başardılar. Slayer kitlesi kadar zor bir kitle tarafından rahatlıkla kabul gördüler örneğin. Gençliklerinde odalarına posterlerini astıkları Metallica ile turladılar. Başarıları herkesçe malum, hatta geleceğin Metallica’sı olabilecekleri söyleniyor. Ama hala daha nasıl bizler hayran olduğumuz müzisyenlerle tanışınca mutlu oluyorsak onlar da Lemmy ile, Alice Cooper ile hayran fotoğrafları çektiriyor, Mikkey Dee ile fotoğrafın altına heyecanlı bir “Mikkey Deeeeee!!!!” yazısı koyabiliyorlar. Gerçi herkes gibi bazen onların da şansları yaver gitmeyebiliyor. “Hayat böyle, yaşanır bunlar” dedikleri olaylarla karşılaşınca durumu en iyi şekilde idare edip, birbirlerine en iyi şekilde destek olup devam ediyorlar. Brent’in 2007 MTV Ödüllerinde SOAD’dan Shavo Odadjian ve William Hudson ile kavgası ve akabinde ciddi bir kafa travması ile hastaneye kaldırılması, Bill’in Slayer ile Unholy Alliance turnesine yeni başladıklarında pankreatit’ten muzdarip bir şekilde turneden çekilmesi ve turneye 3 kişi devam etmek zorunda kalmaları gibi olaylar malum. Her ikisi de alkol bazlı sorunlara örnek olduklarından beni çok kızdıran, çok da üzen şeyler. Ama sağlığına gitgide daha fazla dikkat eden, her zamankinden daha kendinden emin, daha güçlü bir grup var artık karşımızda. Her gözeneklerinden sızan yaratıcılıkları sınırları devamlı zorlamakta, kendine devamlı yeni mecralar aramakta. Film sektörü de Mastodon’un bu bereketinden yararlanıyor. Sık sık soundtrack’lere imza atıyor grup, The Transformers 3 için ZZ Top’un Just got Paid’ini coverladıkları gibi. Jonah Hex filminin ise müziklerini yapmakla kalmadılar, Brent Hinds başlardaki tren sahnesinde askerlerin arasında da görülebiliyor. Ne yazık ki ilk ölenler arasındaJ. Ama en sevdiğim kesinlikle Cut You Up With A Linoleum Knife’dır. Sebebi kesinlikle sadece Brann’ın King Diamond’a şaşırtıcı derecede benzeyen falsetto vokalleri değil, her anı, her notası, her solosu ve elbette muhteşem sözleridir! Sinemalarda her filmden önce çalınmalı bence!

Biraz önce kaç kelime yazdığımı bir kontrol edeyim dedim. Bu yazı Blue Jean’in Headbang dergisi için kaleme alındı aslında, ancak “sadece” 1400 kelime yazmam mümkün dergi için. Bense 2800lerdeyim! Konu Mastodon olunca susmak bilmem, o yüzden artık bu yazıyı dergi boyutlarına getirmek için kırpma çalışmalarına başlayacağım. Kendinize iyi bakın, ve mutlaka “Avcı”ya teslim olun!



Seyda “Abigail” Babaoğlu

Meraklısına birkaç link daha:

Rolling Stone dergisi için Troy ve Brann ile yapılmış bir röportaj. Brann’ın King Diamond taklidi müthiş:

Sonisphere Knebwoth 2011 röportajı, Brann ve Bill ile. Son sorunun cevabı mükemmel!:)

Gülmekten öldüğüm Brent Hinds’lı Elmyr restoranı reklamı:

Reklamın çekim hataları:

Eva Padberg belli ki hiç bir şey bilmiyor ama fotoğraf çektirirlerken Bill ve Brann’ın “pretty faces”lerini göstermeleri bu eziyete katlanmaya değerJ:

Troy, Orange Bass Amps’lerden, Sonisphere’den ve evcimenliğinden bahsederken Brent kameranın önünden zıplayarak geçiyor – çok şirin:

Cut You Up With A Linoleum Knife:

…ve onun stüdyo aşaması – çok eğleniyorlar!:

28 Ağustos 2011 Pazar

Su uyur, Metal uyumaz!


Abigail Tatilde 2011



Bu sene biraz plansız programsız, biraz bölük pörçük, biraz spontane ve keyfi hareketlerle şekillendi yaz dönemi. Bu da son derece rakınrol bir yaklaşım olduğundan iyi birşey!

Sonisphere’den ve Judas Priest’in Epitaph turnesi ile son konserini izlememizden sonraki büyük olay Rock ‘n’ Coke festivali idi. 2004’te Wacken’de izlediğim Motörhead’i absürd bir gecikme ile nihayet ülkemiz topraklarında izleyebildik – her ne kadar o ortamda binlerce alakasız kişi ile izlemek tuhaf olsa da. Sahne önünden izledik, bir-iki hamle ile yanına gidecek kadar yakındık ama biraz daha yakınlaşalım diye bir kez olsa bile sağa-sola yürümedi Kilmister efsanesi. Ühü. Grup kimselere röportaj vermediği için Lemmy baba ile tanışamadık (zaten Destruction Schmier Wacken’da bana onun VIP’de bile dolaşmayacak kadar VIP takıldığını söylediğinden beri ihtimal de vermiyordum) ama olsun, pena kaptım en azındanJ. Yine de senelerdir taşıdığım Motörhead çantamı ve Motörhead AAA pass’ımı imzalatmayı, babanın koluna sürünüp ölümsüzlük molekülü çalmayı isterdi gönül. Kısmet diilmiş, napalm. Zaten ölümsüzlük iyi bişi diil, boşver. King Diamond’daki geçmişinden dolayı ayrı bir sevgi-saygı beslediğim Mikkey Dee’yi de başka bir bahara bırakmak zorunda kaldım aynı şekilde.



Limp Bizkit ise hiç takip etmediğim, ama Rock ‘n’ Coke’da sahnesine hayran kaldığım bir grup. Konsere gitmeden evvel evinde kaldığımız Alper (Tabakçılar)’in evinde konser öncesi havaya girmek için sabahtan itibaren Motörhead ve Bizkit dinlemiş, rollinrollinrollinrollinrollin diye alana gitmiş, neticesinde çok da eğlenmiştik. Sahne önünden izlemeye başladığımız konseri daha uzaktan, daha net bir sound ve etkileyici görüntü ile bitirdik. Rock FM için yaptığımız ve benim tercüme ettiğim röportajımız sırasında Fred Durst ne kadar sevimli ve haylaz bir velet gibi idiyse sahnede de öyleydi. Komple sempatimi kazanmama sebep olan sözü ise röportajımızı sürdürürken şu olmuştu: “Beni boşverin, bakın sahnede Motörhead var, kaçırıyorsunuz!” Biz zaten bu sebepten dertleniyor ama çaktırmıyorduk, bir anda “Evet yeaaa, baksana” diye tişörtlerimizi, çantalarımız göstermiş, teşekkür etmiş ve ivedilikle uzaklaşmıştık. Genel yorgunluğuna rağmen rakınkok böylece iyi geçmişti.



Ertesi gün ise canciğerimiz Erdem(Üney)’imizi evlendirdik ve akabinde Bodrum’a uçtuk.

Oh! Yatmak! Dinlenmek! Deniz! Esinti!

Çok eski arkadaşlarım Tuğrul ve Deniz (Vega)’in de aynı tarihlerde burada olmaları her zaman denk gelmez, o yüzden bu sene o açıdan da süper oldu. Kurabiye kıvamındaki kızları Ceylin’i yüzmeye ikna etme çalışmaları olsun, akşam beraberce rakı-meze sofrasında muhabbet olsun, Deniz ile MRS. diye grup kurup kurulmasının ilk yarım saati geçmeden birbirimizi gruptan atmamız olsun - J - hepsi tatile ekstra güzellik kattı.

Bir gün Oasis’de Harry Potter’in son bölümünü seyrederken Duman vokali Kaan Tangöze’nin popcorn sırasında arkamızda beklemesi ise kısa bir rakınkok muhabbetine vesile oldu. Sonra yine kendi filmlerimize döndük. Snape’i pek Severus biz. On yıllık Harry Potter destanı pek mutlu bitti ve bir dönem daha böylece kapandı ama o güzelim Ukraynalı Demirgöbek ejderinin boynunda yara yapmış onca zincirle nereye gittiğini, o zincirlerden onu kimin kurtaracağını, kimin yaralarını iyileştireceğini merak eder dururum o günden beri. Kaldı hayvancağız öyle.



Metehan ile bu sene plajımızı değiştirdik ve daha sakin bir köşe bulduk kendimize. Burada sadece denizi seyretmekle kalmıyor, karınca ve ağustos böcekleri sayesinde belgesel tadı da yakalıyoruz. Ölmek için yanımıza düşen bir cırcır böceenin henüz can çekişirken karıncalar tarafından yenmesine kıyamıyoruz, ben alıyorum eteğime yatırıyorum huzur içinde ölsün diye, Mete ise bir süre avucunda yatırıyor. Çok çirkin bir hayvancağız, ancak o da can. Ta ki son nefesini verdiğinde (ya da son trake solumasını yaptığında) onu William ve arkadaşlarına teslim ediyoruz. William adlı karınca adını müthiş savaşçılığından aldı. Başka bir klana ait bir karınca ile giriştiği poğaça savaşlarından galip çıktı, ama bedelini ödeyerek. Öteki karıncanın kafası bacağını sonsuza dek ısırır vaziyette kaldı, gövdesi kopsa da. Ve William bacağındaki kafa ile topallaya topallaya gün boyunca yuvaya gitti geldi yiyecek taşıdı. Çok saygı duyduk, onu mikrokozmos’un Braveheart’ı ilan ettik.



İstanbul’a döndüğümüzde mutsuzluk sardı her yanımı. Büyük şehir kesinlikle insan ruh ve beden sağlığına aykırı. O yüzden Metehan iş sebebiyle Macaristan’a Sziget festivaline gidince (beni ilgilendiren neredeyse hiçbir grup yoktu, onca masrafa gerek yok dedim) ben de Bodrum’a döndüm.



Burada temiz, açık havada yaşam, sağlıklı yiyecekler, deniz suyu, hepsi terapi gibi. Deniz – her zaman olduğu gibi - önce seni alıp tüm makyajından arındırıyor. Doğa, üzerindeki doğal olmayan herşeyi söküp atıyor. Tertemiz, pür-ü pak kalıyorsun. Ve şehirde kendini makyajsız ne kadar çıplak, ne kadar çirkin hissediyorsan burada tam tersi oluyor, kendi doğal güzelliğine şaşıyorsun. Yüzerken kasların bir bir kendine geliyor, işlevini hatırlıyor. Sabah akşam ciğerlerin şehrin pisliğinden kurtulmanın sevincini yaşıyor. Ruhun dinginleşiyor hayat yavaşlayınca, miskin miskin sadece dalgalara bakıp rüzgarı dinleyince. Koşturup durduğumuz hayatın içindeki standart stresimiz yetmezmiş gibi bir de yenilerini ekleyip duruyoruz ya sanal dünya ile, trendleri takip etme yarışları ile, her etkinliğe katılma, her yerde aynı anda bulunma, her işi aynı anda yapma mecburiyeti ile – işte burada tüm bunlar ilk sabahın esintisi ile uçup gidiyor.



O yüzden Bodrum’a ikinci kez yaklaşırken içim huzur doluyor. Hele ki Havaş otobüsünde müthiş günbatımını izlerken bir yandan da Mastodon’un Sleeping Giant’ını dinliyor olmak apayrı bir mutluluk.


Kendimi kitaba dergiye vereceğim saatleri iple çekiyorum. Bu sefer yanımda The Hobbit var. Tolkien’ın bu eseri 2010’de gösterime girmeden okumak istiyorum. Daha önceki gelişimde – yine – Marcus Aurelius’un Mediations’ı ile, yani Stoacı felsefe ile, ruhumu yıkayıp sonrasında da Brezilyalı müthiş kısa hikaye yazarı Machado de Assis’in kara mizah ve ironi dolu öykülerinin toplandığı A Chapter of Hats’i okumuştum. Bir de her zaman olduğu gibi Metal Hammer’lar var yanımda. Bazılarını daha önce okumuştum ama okunmuş MH iyidirJ.



Erken yatıp erken kalkma günleri. Ama iş hayatından çok farklı. Burada kendi isteğinle kalkıp fırına gitmek, kahvaltıdan önce denize girerek “yüzünü yıkamak”, taptaze ekmeklerle kahvaltı etmek bambaşka. Küçük meydanımızda hala komşuluk ilişkilerinin yaşanıyor olması, komşularımızın gözünde hala “Pamuk Prenses” olmam, ailelerin küçüklerinin büyüyüp koca delikanlılar ve genç kızlar oldukları halde gözümüzde hala dünkü bebeler gibi kalmaları, bizim çocukluk arkadaşlıklarımız gibi onların da hepsinin arkadaşlığının sürmesi, nesillerin döngüsü içerisinde herşeyin değişirken bir yandan herşeyin aynı kalması, bunlar çok güzel. Sabahları gazete alırken tanıdığın tanımadığın herkesle “günaydın”laşmak ayrı bir güzellik. Evin önünden geçenlerle muhabbet etmek, kedi-köpeği beslemek, bebekleri sevmek – insana insan olduğunu hissettiren şeyler.



Yine de yeryüzündeyiz, cennette değil.

Sabah gazetelerine sadece kısa bir göz atmak bile yetiyor. Kasvet, karanlık çöküyor insanın içine. Dünyada olup biten birçok konudaki çaresizlik öfkelendiriyor. Biraz kafam dağılsın, gazete eklerine bakayım diyorsun, yurdum “sanatçı”sının avamlığı ve basitliğine rağmen el üstünde tutulmasına sinirlenip kalıyorsun.

Ya o köşe yazarlarının bitmek bilmeyen ilişki yazılarına ne demeli? Bana yıllardır fenalık geldi şahsen. İyiki bunları okuyarak büyümemişim, yoksa çok sakat bir yaklaşımım olurmuş kadın-erkek ilişkilerine. Şimdiki nesil ne yazık ki bunlara inanarak büyüyor. İnsanlara ilişki gerçekleri diye anlatılanların mide bulandırıcı olması ama “norm” olarak dayatılması nasıl da korkunç bir şey. Örneğin bu yazılanlara göre kadınlar kıskanç ve her şekilde kaybetmeye mahkum varlıklar. Erkekler ise mutlaka aldatır ve bulunmaz Hint kumaşıdır, kadınların da onları ellerinde tutmak için binbir takla atmaları gerekir. Buna rağmen de hiçbir erkek tek bir kadınla yetinmeyeceğinden kadınlar yine kaybetmeye mahkumdurlar. En iyisi bu durumu içine sindirmek, böylece kabul etmektir. O zaman o erkeği mümkün olduğunca uzun yanlarında tutabilir, onun ulu varlığının tadını olabildiğince uzun çıkarabilirler. Tabiiki kaçınılmaz son’a kadar. Erkekler genetik mirasını mümkün olduğunca çok kadına dağıtmaya “programlıymış” da, taş devrinden beri bu böyleymiş de. Aman Allahım, aradan biraz vakit geçmedi mi?? Bu arada “kaybetme” kelimesini bilinçli kullanıyorum, çünkü bu ilişkiler bir yarış, bir mücadele, hatta bir düşmanlık gibi ele alınır. Bunların etkisindeki okurların veya bu fikirleri bir yerden duymuş ve inanmış insanların ilişkilerinin yürümemesine şaşmamak gerekir, zira “self-fulfilling prophecy” denen şeyin en güzel örneğidir. İnsanlara gerçekten derin duygularla sevmenin kötü bir şey olduğunu ve kendilerine zarar vereceğini anlatır durursanız kimseye güvenmeyen, kendi insanca duygularından korkan, utanan ve saklamaya çalışan, duygusal gelişimini tamamlamamış ve insan olmanın yanından bile geçmeyen “f.cker”lara prim veren bir nesil yetiştirirsiniz. Bu insanlara göre birini tüm benliğinle, hatta kendinden bile çok sevmek, onun uğruna fedakarlıklarda bulunmak, kendini savunmasız bırakmak, duygularının ve yaşadıklarının dimdik arkasında durmak ve “işte ben bunu hissediyorum – bu kadar mutluyum (ya da biten bir ilişkinin ardından: bu kadar üzülüyorum)” demek, unutmamak, umursamak, değer vermek, emek harcamak, çaba göstermek, yıkmak yerine korumaya, kurtarmaya çalışmak, bunların hepsi utanılacak şeyler, yanlış şeyler, asla yapılmaması gereken şeyler. Böyleysen “kaybedersin”. Neyi kaybediyorsun afedersin a gerizekalı, a benim zavallı EQ fakirim? Anlamak imkansız. Bir ayrılık olursa acı çekmek mi kaybetmek? Aşk acısı korkunçtur, ama başına geldiyse kendini aşmaya çalışan insanı olgunlaştırır, yüceltir, paha biçilmez dersler verir. İleri götürür, yukarı çıkarır. Üstelik yaşadığın onca güzellik “kazanç” değil mi? Hayatın boyunca besleneceğin onca unutulmaz anı? Bunları “kar” saymıyor musun? Bunları yok saymak, yaşanmamış gibi yapmak kendini yok saymak değil mi? Zavallılığın, ne kadar küçük ve gelişmemiş olduğunun tescili esas bu değil mi? Kusura bakmayın ama sevgili ilişki yazarları – artık hepiniz shut the f.ck up bi zahmet!

İlişkilerin bir meyvesi olayı da vardır ya (Oha! Daldan dala uçuyoruz!), işte o meyvelerden iki tanesi kuzenimin bebeleri. Biri yedibuçuk, biri ikibuçuk yaşındaki bu güzelliklerle nihayet biraz vakit geçirme fırsatı buluyorum ve hastası oluyorum. Ufak olanı kendine “Cicita” adını takmış ve kendi dünyasında takılıyor. Ama beni kabul ediyor, kucağıma bile alınmak istiyor! Büyük olan yakışıklıyla ise korsancılık oynuyoruz, bir numaralı Jack Sparrow ilan ediyorum onu dayımın teknesiyle Bodrum’un turkuvaz koylarını gezerken. Ailemi çok özlemişim, hasret gideriyorum tatil boyunca. İstanbul insanı koparıyor hepsinden, ancak yazlıklarda görüşebiliyoruz. Şikayetçiyim.

Yalnız yazlık ve yaz mevsimi söz konusu olunca bu yaşıma geldim de hala anlayamadım neden insanların kahverengi olması gerektiğini!  Glow-in-the-dark olmaktan memnunum, kolay tarif edilebilir olmaktan da J. Siz istediğiniz kadar cızbız edin kendinizi, ben kış çocuğuyum, kar beyazı olma hakkımı bundan sonra da kullanmak istiyorum.

Yeni plajım sabah güneşinden sonra gölgede kaldığı için tam benlik. Sabah güneşi demişken: bir sabah geleneksel güneş doğuşunu izleme ritüelimi gerçekleştirmek için 6.00da kalkıyorum. Plaj yolunu tutmuşken arkamdan gelen iki sokak köpeğimizi duyuyorum. Birbirleriyle oynadıkları guttural hırlamalı kaba oyunlar ve dörtnala koşturmaları arkamdan sanki Warg sürüsü geliyormuş hissi verse de (evet, The Hobbit’in etkisindeyim!) aslında sadece “Gel sen de bizimle koştur!” diyorlar ve denize giriyorlar son sürat. Onların dışında diğer yaratıklar henüz uyku sersemi. Arının biri çiçeklere gideceğine bana gelmekte ısrarcı. Ağustos böcekleri koordinasyonu bozuk uçuşlar sergiliyor ve soundcheck yapıyorlar. Ama birazdan doğa tamamen uyanacak. İnanılmaz bir hızla doğan güneşi seyrederken Mastodon Seabeast’i dinliyorum. Sabahın ilk büyülü ışıklarında dünya dışı, sürreel bir tat. Evet, Mastodon overdose’a doğru gidiyorum, doğru. Bağımlı olduğum da doğru. King Diamond ve Mercyful Fate (bir de Corrosion of Conformity) dışında hiçbir grubun bu denli fanatiği olmadığım doğru. Ve bu durumdan çok ama çok memnun olduğum da doğru! İlk hafif esintide, damarlarımda yankılanan Seabeast tınılarıyla dalıyorum henüz loş sulara. Suyun dokunuşu kadife gibi. Doymak imkansız.



Ama bir yerden sonra toprak elementine dönmek zorundayım her ne kadar Balık da olsam. Olsun, deniz kenarında Metal Hammer okumak olmazsa olmaz bir başka tatil ritüeli. Zaten cırcır böceklerinin volümü de Manowar ile yarışacak desibelde. Rakınrol bir ortam. Elimdeki eski bir sayının kapağındaki Johan Hegg’e bakınca Sultanahmet gezimizdeki muhabbetleri ve etraftakilerin Amon Amarth adlı bu Viking topluluğuna ve yanlarındaki bana şaşkın ve meraklı bakışlarını hatırlıyorum. Çok kez beraber vakit geçirdik, çok şey konuştuk ama Johan’ın en sevdiğim sözlerinden biri – beslediğimiz hayvanlardan konuşurken – şudur her zaman için: “Husky beslemiyorum çünkü İsveç’in benim yaşadığım bölgesi onlar için fazla sıcak”. İşte gerçek bir hayvansever. Oysa bizim kompleksli ve bilinçsiz insanlarımız sadece “moda” diye veya o hayvanın güzelliğinden, ihtişamından kendilerine pay çıkarmak istedikleri için onları alır, hayvanın doğasına tamamen aykırı şartlar altında besler, eziyet ettiklerini umursamazlar bile.



Dergileri karıştırdıkça neredeyse her sayfada gerçek hayatta da tanıdığım birçok simaya rastladığım için anılar üstüne anılar okuduğum yazılara eşlik ediyor. Aile albümü karıştırır gibi oluyorum. Tam da böyle düşünürken bir de Brent Hinds’dan (Mastodon gitar-vokal) bir mesaj alınca kendi kendime sırıtıyorum.

Dünya küçük, bu küçük dünyada rock-metal camiası daha da küçük. Bu ailenin 20 yıllık ferdi bendeniz ise bir sonraki aile toplantısında (Unirock?) hepinizle görüşmek üzere der, kalan tatilinin tadını çıkarmak üzere klavye başından uzaklaşır.



Seyda “Abigail” Babaoğlu

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Sonisphere Festivali 2011


Bu yılki Sonisphere festivaline katılacak grupların haberleri gelmeye başladığı anda bir heyecan dalgası kaplamıştı benliğimi. Mastodon mu?? İnanamıyordum! Tapmaktan öte sevdiğim bir grubu mu kaçıracaktım yani???

Ya Alice Cooper? Bu müziğe ilk başladığımdan beri dinlediğim, sevdiğim, saydığım, “baba”larımızdan  biri, onu da mı izleyemeyecektim??? Nasıl olurdu?

Kaçıracağımı düşünmem çıkacağım bir iş gezisi ile ilgiliydi. Tarihler çakışıyordu. Lanet olsundu. Gaddemmit idi.

Neyse ki son anda programlarda değişiklikler oldu ve konsere ucu ucuna yetişecek oldum. Ancak Mastodon rehberliğim suya düşüyordu tabii. Ben Türkiye’ye Cumartesi gecesi saat 01.00 civarları dönecektim, o saatte grup çoktan gelmiş olacaktı. Ama en azından biraz uyku ile 19 Haziran Pazar günü festivale röportajlar ve tabiiki ölesiye bir merakla beklediğim performansları izlemek için dahil olacaktım.

Nitekim Almanya’nın Saarland bölgesinde sanatoryum gibi bir sessizlik ve muhteşem yeşillik ortamında geçirdiğim, eyalet başkanıyla tanıştığım, Fransa’da ortaçağ kalelerini gezdiğim bir haftadan sonra cumartesi gecesinin ikisi üçleri civarında eve vardım. Ve ertesi sabah son bir haftadır içinde bulunduğum ortamın tam zıttı ile yaşamıma devam ettim – İstanbul trafiği (seni asla özlememiştim, pislik seni!!) ve Rock ‘n’ Roll ortamları (seni özlemiştim bebişim evet!).

Metehan ile ilk olarak Rock FM (94.5) için In Flames röportajı yapmamız söz konusu idi. Arabayla gelmiştik, park ettik, yanımızda arkadaşım Carsten da vardı ve vardığımız anda “Mastodon soundcheck yapıyor!!! Allahım!” dememe “İlk üç notada mı anladın onların olduğunu!? Fan dediğin bu olsa gerek!” şeklinde cevap verdi. Kendisi deli uzunluktaki giriş kuyruğuna doğru gitmek zorundaydı, daha sonra görüşmek üzere biz de sahne arkasına girdik.

Orada haber beklerken bir baktım ki Bill Kelliher bize doğru geldi ve yanımızdan geçti. Oha! Hiç hazırlıklı değildim daha ilk saniyede Mastodon’la karşılaşmaya. Titreme geldi resmen! Hayatım Rakınrol dünyasının tam göbeğinde geçiyor olduğu halde en ufak bir şekilde utanmadan hala elimin ayağımın dolaşmasına sebep olabilen yegane gruplardan biri Mastodon! Ve işte Bill öyle geldi geçti.

Ben afallamış dururken biraz sonra Troy Sanders’ın bize doğru yürüdüğünü gördüm. Hemen afal’ı üzerimden atarak yanına gittim. Müzik dinliyordu, kulaklıklarını çıkardı ve kendimi tanıtmama inanılmaz cici bir gülümseme ile “Hi, I’m Troy!” diye cevap verdi. Bilmez miyim Troy’cum, bilmez miyim senin Troy olduğunu! J Sonrasında biraz ayaküstü sohbet ettik, Mastodon’un ne denli deli fanı olduğumu falan anlattım. “Dün gece siz de Dorock’ta mıydınız yoksa?” diye sorduğumda (In Flames orada takılmıştı) cevabın “Evet” olacağından çok korktum ama neyse ki “Grubum ne yaptı bilmiyorum açıkçası, ben otelden çıkmadım” dedi bu uzun boylu, dünya tatlısı şey (bu arada pek de fotojenik olmadığını, yakından görünce rahatlıkla şu anda rakınrol dünyasının en yakışıklı adamlarından biri sayılabileceğini belirteyim - yalnız hemen fesatlık düşünmeyin, benimkisi güzel bir tabloyu, bir sanat eserini değerlendirmek gibi!:P). Tekrar iş gezisine lanet ettim (ne kadar güzel geçtiyse de!), çünkü Istanbul’da bir hayli uzun vakit geçirebileceklerdi (ertesi gün bile burada olacaklardı) ve ben rehberleri değildim!!! “Kim peki?” diye merak ettim, “Kimse yok benim bildiğim, kendi başımızayızJ” dedi. Hmm. “Sonra görüşürüz tekrar” dedik ayrılmadan önce. Ah, nereden bilecektim…


In Flames adlı arkadaşlara gelecek olursak: kendileriyle daha önce tanışmış, röportaj yapmıştım – sanırım ilk geldiklerindeydi. O zaman da çok şekerlerdi, bu sefer de Anders Fridén yine çok sevimliydi. Biraz uykusuz ve hangover görünüyordu ama sorularımızı sıcakkanlı ve samimi bir şekilde yanıtladı. Metehan Türkçe soruyor, ben çeviriyi yapıyordum. Jesper’in gruptan ayrılışı, yeni gitarist Niclas gibi konulara değindiğimiz söyleşide not filan tutmadan çeviri yaptığım için bir ara Anders röportajı bölerek şöyle dedi:
“Bu arada söylemeliyim, hayran oldum, hafızan mükemmel! Yani eğer benim söylediklerimi gerçekten çeviriyor ve kafadan başka birşeyler uydurmuyorsan hahaha!"

Güldük, “Yoo, komple atıyorum ben!” dedim, “Şaka bir yana, gerçekten çok etkilendim!” dedi, ben de aman efendim teveccühünüz filan diyerek iltifata sevindim, neticede bir süre sonra da bize ayrılan süre bitti, fotoğraf, voice ID falan derken birbirimize tekrar iyi eğlenceler dileyerek ayrıldık. Sakal kaplı bebek suratının içinden uykulu ama meraklı bakan masmavi bebek gözleri ve şipşirin gülümsemesi akılda kalan bir resim oldu. Bu kilometre taşı grubun zamanında The Jester Race albümlerini çok sevsem de Swedish Melodic Death Metal  ya da Gothenburg sound – başından beri hastası olduğum At The Gates dışında! - hiçbir zaman benim soundum olmadı. Fakat koskoca bir janrın doğmasında çok büyük rol oynadıkları bir gerçek. O yüzden rispekt!


Bir sonraki röportajımız Mastodon ile gerçekleşecekti, ama önce kendilerinin sahne saati yaklaşıyordu ve ben saniyesini bile kaçırmamalıydım! Sahne almalarından kısa bir süre önce nihayet beynime beynime inen güneşe aldırmadan (düşünün – BEN güneşe aldırmıyorum!!! Mastodon için bronz bile olmaya razıyım be!!!) ve tek başına kalp atışlarımın hızlanması için yeterli olan Mastodon backdrop’unun tam karşısında yerimi aldım. Ve büyülü dakilalar başladı…anlatmak bile istemiyorum, anlatamam çünkü kulaklarımdan içeri süzülen her notanın kan dolaşımıma nasıl karıştığını, hücrelerimin çekirdeklerine kadar nasıl ulaştığını, orada daha önceden bulunan eşlerini nasıl bulduklarını, onlarla birleşerek nasıl benliğimle, varlığımla daha da bütünleştiklerini, yarattıkları kimyasal reaksiyonları ve hormon kokteyllerini, artık DNA’ma kodlanmış ve bende mutasyon yaratmış her melodinin, her riff’in nasıl bedenimin ve ruhumun ölene dek ve sonsuza kadar birer parçam olduğunu. Aşk anlatıl(a)maz. Benim bu grubun yarattığı müziğe duyduğum şey kesinlikle aşk. Kim demiş bu duyguyu sadece insanlara karşı duyabiliriz diye?

Kimse bilmiyordu, kimse anlamıyordu, boş boş bakan topluluğun içinde yalnız birkaç ruhtan biriydim. Ve çok mutluydum. Dünya batabilirdi pekala, hiç umurumda olmazdı o an.

Ama bitti. Ve dünyaya döndüm. İlk sözüm “Eee, headliner bitti, şimdi napcaz?” oldu. Pek Mastodon fanı olmayan sayın kocam bile aynı fikirdeydi. Canavar gibi ve billur bir sound ile çalmışlardı “Mastodon’un sahnesi çok kötü, heriflerin kafa hiç yerinde değil ki” diyenlere inat.

Şimdi ise Mastodon röportajı söz konusu idi! Aman Tanrım! Hiç hazırlıklı değildik bu duruma! Ben olmayacak biliyordum! Üstelik şimdi de tekrar Troy ile konuşacağız diye beklerken odaya Bill Kelliher ve Brann Dailor girince önce extra bir şaşırma yaşadım. Yanlış anlamayın, her birinin ayrı fanıyım, ama kafanda hazırladığın şeyden faklı bir durumda karşılaşınca anında reset’lenmek gerekiyor. Artı konser sonrasıydı - ilk Mastodon konserimi izlemiştim, trans halim geçmemişti!  Zaten ilk olarak bu iki sarıkafaya müthiş şovlarından dolayı şu an kafamın yerinde olmadığını, kusuruma bakmamaları gerektiğine söyledim. Üstelik Metehan beni öyle bir hazırlıksız durumla karşı karşıya bıraktı ki kısa bir elektrik kesilmesi yaşadım resmen. Neyse, röportaj süreleri zaten kısaydı, o yüzden üç-beş genel soru ile vakit geçti bitti bile. Ah bu röportajın olacağını önceden bilseydim!!! Ah bu duruma hazırlıklı olsaydım!!! Neler sorardım, neler söylerdim!…Böyle hiç hazırlıksız ve sürpriz ve tamamen “blackout” bir durumda, beyin fonksiyonlarımın sadece duyuları ve mekanik hareketleri çalıştırmaktan ibaret olduğu bir anda bize tanınan süre geçti gitti bir şekilde. Neyse olsun, Bill ve Brann ile öyle ya da böyle konuştuk ve Bill ile Star Wars muhabbeti bile ettik ya, daha ne olsundu (Bill dünyanın her yerinden SW figürleri topladığını ve bir takım Türk üretimi figürlere de sahip olduğunu söylediğinde bizden sonra röportaja girecek Doğu – Yücel – de odaya girmişti bile. Muhtemelen o sohbet üzerine o da birşeyler sormuştur, Blue Jean’den takip ediniz).



Yanımda Blood Mountain CD’sinin arka plan kalp resmini getirmiştim – imza için çok uygundu, kalbime atılmış bir imza gibi, hem de silinmez bozulmaz bir yerde kalacaktı. İlk önce Bill imzaladı, kalp de çizdiJ. Ardından Brann’in de imzasını aldım. Ama koleksiyoner bir kişi olduğum için diğer iki imzanın eksik kalmaması lazımdı! Vedalaşıp odadan ayrıldıktan sonra sahne arkasında takılmakta olan Brent Hinds’ı gördüm. Yanına gidip ona da kendimi tanıttım. Dünyanın en şirin ve sıcakkanlı heriflerinden biri. Şu anda hala daha muhteşem şovlarından ötürü “braindead” olduğumu söyledim, “Hiç önemli değil, ben hep öyleyim!” dedi, güldük, fotoğraf çekildik, üçüncü imzamı da tamamladım. Ama Troy ortalıkta yoktu! Lanet olsun, dört kişilik gruptan üç imza alınmış bir CD bir arşivci için acı verici bir olay! Keşke en başta alsaymışım diye söylene söylene yine seyir alanına döndüm Metehan ile beraber.


In Flames performansının geri kalanını VIP alanda çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Affliction tayfasıyla - Kerem, Emrah ve Fikri ile - izledik. Kendilerini çok özlemiştim, süper oldu orada olmaları. Bir yandan hayatlarımızdaki yeni gelişmeleri konuşurken bir yandan da VIP’de dağıtılmakta olan cipsleri tükettik, poşetlerden çıkan dövmeleri oramıza buramıza yapıştırarak eğlendik, ve elbette ki sahneyi izledik. In Flames’i pek seven ve zaten kendileriyle samimi olan Affliction ekibinin yanısıra birçok başka arkadaşımız da oradaydı, hasret giderdik.



Sıra gelmişti Alice babaya. Yaşayan bir efsaneyi izleyecektik. İlk kez. Üstelik güneşin tepede olduğu bir saatte! Acayip!

Ve Alice Cooper sahne aldı! İnanılmazdı doğrusu. O enerji, o karizma, o isteyerek itaat etmemizi sağlayan hükmedicilik! Bu müziği daha ilk dinlemeye başladığım günlerde (kelimenin tam anlamıyla ilk günlerde!) hemen ilk Alice Cooper parçalarımı ezberlemiştim bile. Trash albümü o günlerde en çok dinlediğim albümler arasındaydı. Ve şimdi nihayet canlı izleme-dinleme şansına erişmiştik shock rock üstadını. Baba kendi karizmasını konuştururken bir yandan da sahnede kıyafet ve aksesuvarın nasıl bir etkisi olduğunun dersini verdi adeta. Sıcağa ve güneşe rağmen sahnede yarattığı etki korku şovları ve Frankenstein’ı ile daha da güçlendi – ve keşke bu şovun tamamını, daha geç bir saatte, tüm teatral öğeleri ile birlikte izleyebilseydik dedirtti. Umarız ki o da yakında gerçekleşir. Bu arada millet pena atar, baba asa’sını attı ya, o anda içim gitti…kim kaptı acaba onu?


Şov’dan sonra bu efsane insan ile röportajımız vardı. 90’ların kült filmi Wayne’s World’de Wayne ve Garth babanın önünde “We’re not worthy, we suck” sözleriyle tapınırlar ya, insan ister istemez o sahneyi düşünüyor röportajı beklerken. Ve sonra o geldi. Alice Cooper kanlı canlı ve sahne teriyle karışıp akmış makyajı ile karşımızdaydı! Son derece profesyonel, son derece kibar, aynı zamanda son derece güleryüzlü ve eğlenceli bir insan ile karşı karşıyaydık. Günün ortasında sahne almasından, sahne şovunun her turnede geçirdiği değişimlerden, “küçük kardeşim” dediği Rob Zombie’den ve Lady Gaga’yı rakınrolcu yaparsak çok iyi olacağından bahsetti – radyoda Arka Koltuk programında dinlemişsinizdir umarım.


Fotoğraf çekiminde ise önce “efendi gibi” pozlar vermemiz sonrasında “boğmaca” pozlarına dönüştü. “Alice baba beni boğdu ehe ehe” diye mutlu olan iki tipi ancak bu adamın müziğimiz içindeki yerini bilen başka tipler anlar;).


Trash albümümü imzalatırken mesleğim dolayısıyla bana “Schools out” şeklinde imzalamasını istedim, “Seve seve!” diyerek isteğimi yerine getirdi. Ayrılırken ona, onunla tanışmanın bir onur olduğunu söylerken son derece ciddiydim.

Artık festivalin “iş” kısmı bitmişti. Iron Maiden kimseye röportaj vermeyecekti, Slipknot da öyle. O halde artık arkadaşlarımızla takılabilir, rahatlayabilirdik. Ne yazık ki festivalin giriş-çıkışları gibi, hatta haberimizin çok sonradan olduğu, güvenlik ile ilgili olaylar gibi, yeme-içme kısmı da sıkıntılıydı. Açlıktan ölüyorduk ama cips dışında hiçbirşey kalmamıştı. Kaderimize razı olmaktan ve kalan gösterileri izlerken basit hayatta kalma fonksiyonlarını umursamamaktan başka çare yoktu. Zaten fazlasıyla mutluyduk. Ama yaşanan sıkıntılardan her zaman ders çıkarmak ve bir sonraki organizasyonda tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa yapmak gerekir. Umarız ki bu gibi sorunlar son kez yaşanmıştır.

Slipknot’a değinmek gerekirse, her ne kadar albümleri bana bir yerden sonra hep aynı parçayı dinliyormuşum hissi verse de canlı izlemeyi yıllardır çok istediğim bir gruptu, nihayet bu arzum da gerçek oldu. Gerçekten de saniye durmadı deliler! Sahnenin hangi köşesine baksan bir aksiyon, bir delilik, bir tırmanma-sallanma-atlamadır gidiyor! Hatta sahne ile sınırlı kalmayıp devamlı bir takım grup elemanları seyirci ile bütünleşmeye gidiyor - biri gider crowdsurf yapar, biri platformdan stagedive yapar, yok sahneye dönerken su atayım der koliyle atar, o sırada Joey Jordison davuluyla dönmektedir – ama tüm bunlar olurken seyircinin çoğunluğu nasıl bu kadar coşkusuz olabilir aklım almadı!! Yahu nasıl gençsiniz, kaynaması lazımdı o sahne önünün!!! Ama taaa ileride gördüğüm bir circle pit dışında pit mit görmedik – o da zaten arkadaşımız Utku’nun önayak olduğu pit’miş!:) Backdrop’da kocaman bir “2”nin olması 2010’da kaybettikleri grup arkadaşları Paul Gray’e bir tribute niteliği taşıyordu, tüm bu deliliğin içinde duygulanmamıza sebep olan bir jest’ti. Corey Taylor’un sesini ise oldum olası severim, kendisiyle de geçen sene beraberce Alice in Chains izlemeye koşmuştuk, oradan da fazlasıyla sempati beslerim. Bir de aslında benim Joey Jordison olduğuma dair yıllardır süregelen bir geyiğimiz vardır arkadaşlar arasında (ne biliyorsunuz olmadığımı?:P) – ama bileğim sakatlandığı için tulumu artık sadece bahçe işlerinde giyiyorum, maskeyi de bir Halloween bayramında birine verdim ve davul işlerini bıraktım;).


Iron Maiden ise, tuhaf karşılayacaksınız belki, hiçbir zaman pek sevdiğim bir grup olmadı. Saygı duyarım, bir yerde çaldığı zaman belli bir ölçüde hoşuma da gider, ama asla evde kendi başımayken dinleme ihtiyacı hissetmem. Yine de sırf ilham verdikleri ya da müzik yapmaya başlamalarına sebep oldukları onca müzisyen için bile onlara minnettar olmak gerekir, orası tartışılmaz. Daha önce Blaze Bayley ile geldiklerinde izlemiştik, bugün de nihayet çok beklenen Bruce Dickinson ile izleyecek, böylece önemli bir eksiği tamamlayacaktık. Özel uçakla gelen ve çaldıktan hemen sonra ayrılacak olan grup sonunda sahnede belirdi ve gün boyunca sadece onları beklemiş olan çoğunluk delirdi tahmin edileceği üzere. Hep bir ağızdan söylenen şarkıları dinledik, Eddie’yi bir kez daha gördük ve “görev”i tamamladık, ancak açıkçası konserin bu kısmını grubun bir numaralı fanı/profesörü Doğu Yücel’in kaleminden okumak gerekir. Benim gibi Maiden ile alakasız birinin bu konuda konuşmasını yanlış buluyorum. Sanıyorum ki Blue Jean/Headbang’de gayet ayrıntılı bir yazı olacaktır bu konu ile ilgili;). Ama Bruce’un anonslarını çok beğendiğimi, toleransa çok fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde çok önemli bulduğumu da belirtmeden geçmeyeyim.

Ve işte yine çok önemli bir günün sonuna gelmiştik – hayatımızın unutmayacağımız günler ve anlar listesinde en yukarılarda yer edecek bir gün…

Eve vardığımızda ise bende yorgunluk ve ağrıdan daha ağır basan tek bir şey vardı: aşk! Mastodon’u bu ilk canlı izleyişimin izleri asla silinmeyecek.

Stay heavy, stay rock ‘n’ roll!

Seyda “Abigail” Babaoğlu



11 Temmuz 2011 Pazartesi

We'll sleep when we're dead

Bon Jovi – 8 Temmuz 2011, TT Arena
Ben Bon Jovi falan sevmem. En azından bugüne kadar öyle sanırdım. Meğer seviyormuşuz da haberimiz yokmuş! Meğer şarkıların %80ini biliyormuşuz da haberimiz yokmuş! Seyrettiğim en iyi şovlardan biri olması da cabası! Zaten Jon Bon Jovi de bana sırıtınca son kalem de düştü!:) Ama en başa döneyim:
Metehan bana Diamond Ring biletimi verdiğinde “Hıh! Evlilik yıldönümümüzde tektaş diye bunu mu getirdin bana?” diye önce beğenmedim. Yine de “Neyse, peki, gidip Bon Jovi’yi dizinin dibinden izleyelim bakalım nooluyormuş” diye kabul ettim. Zamanı geldiğinde ve stada nihayet girebildiğimizde ilk kez gördüğümüz TT Arena’dan etkilendik önce. Gayet şık. Ama saat henüz 20.30 idi – Bon Jovi’nin sahneye çıkacağı söylenen saat. Daha karanlık bile değildi, neydi bu acele, insanlar nasıl yetişsindi falan derken mekan doldukça doldu, hava karardı, ve grup müthiş bir enerji ile “Raise Your Hands” diyerek sahne aldı. O eller zaten bir daha hiç inmedi!
Diamond Ring’de olmak sahne ile iç içe olmak demekti. Birkaç adım ötemizdeki Jon Bon Jovi kırmızı militarist ceketi ile, sapsarı saçları ile, kocaman one-of-the-sexiest-men-alive gülümsemesi ve tek ayak üstünde zıplaması (geçirdiği rahatsızlık onu hareket etmekten alıkoymuyordu belli ki) ile son derece sevimliydi .  Yıllar içinde bir şekilde kolektif bilinçaltımıza yerleşmiş şarkılarla geçecek yaklaşık 2 saat 45 dakika böylece start aldı.
Bon Jovi şarkıları kolay hatırlanabilir basit yapıları ile, kolay ezberlenir sözleri ile, eğlenceli easy-listening parçalar olmaları ile yıllar boyu orada burada arka planda duyduğumuzda, TV’de kliplerini izlediğimizde beynimize kazınmış. Ballad’ları da öyle. Oysa ki gençliğimde devamlı Bravo’nun kapağını süsledikleri zamanlarda bile fan’ları olmamıştım. Jon Bon Jovi tam bir “poster boy” iken bile onun için ölüp biten kitleye dahil değildim.
Şimdi ise bu muhteşem prodüksiyonu izlerken (HD kalitesinde dev ekranlara göz attıkça “Olm canlı DVD izliyoruz!” demekten alamıyorduk kendimizi:P) hem kaç yıldır hız kesmemiş bu adamlara saygı duyuyor, hem de kendi adımıza gayet eğleniyorduk. İlk kez 18 yıl önce geldiklerini ve arayı çok açtıklarını söyleyen Jon Bon Jovi’nin seyirci ile sıcak ve sevimli diyalogları en fazla hoşuma giden kısımlardan oldu.

“Bad Medicine” çalarken üzerinde BON JOVI 10 yazan milli formayı giymek için sırtını dönüp soyunduğunda duyulan seyirci çığlıkları üzerine muzip bir velet gibi sırıtarak “Napıyorsunuz siz yahu, resmen sahnede soyunmaya zorluyorsunuz beni!” demesi, üstüne seksi bir müzik istemesi, bunun üzerine “Pretty Woman”ı çalıp söylemeleri, daha sonra “Bad Medicine”i bitirmeleri çok eğlendirdi. Daha ileride “Mick Jagger swagger” dediği tipik Jagger yürüyüşü ve hareketleri eşliğinde “Start me up” söylemeleri şova ayrı bir tat kattı.
Bir ara baktım biraz önümde “Hatice Sultan” (ne yazık ki oyuncunun gerçek adını bilmiyorum) bir kız arkadaşı ile birlikte coşmakta, gencecikler ve orta yaşlılar hep birlikte eğlenmekte, hatta teenage tayfa bir ara yorgunluktan yerlere yığılırken bizden yaşça daha büyük olanlar hala taş gibi ayakta takılmakta, dedim böyle bir tayfayı biraraya getirmek başlı başına bir olay…

Köprüden geçip bize doğru gelmeye başladığında ise zaten yürüme yoluna en yakın yere konuşlanmış olan sinsi kişilik ben ile beraber herkes sahneye sırtını dönüp Jon’u takip etti. O an grup için üzülmedim değilJ. Herkes dibimizdeki Jon’un “Bad Medicine” performansının devamına, ardından “Bed of Roses”a ve sonra yanına çağırdığı Richie Sambora ile birlikte “Diamond Ring” icrasına (ve tabiiki dibimize kadar gelmiş meşhur Superman dövmesine) kilitlendi. “I’ll Be There For You”da ise gözümün içine bakıp sırıtması ise (hani şöyle burnun da hafif kırışmasına sebep olan o yarı göz kırpma, yarı gülümseme olan hareket) beni *KATAPULT!* efekti eşliğinde 14 yaşıma falan gönderdi! (Video’nun 7. saniyesindeki sırıtıştan bahsediyorum, işte o bana yapıldı banaaaaa!:)  – Ne yazık ki doğru düzgün çekemeyen foto makinem kendi ölüm fermanını imzalamış bulunuyor bu başarısızlığı ile!!!). “Ahahayyyt, bugüne bugün Conboncovi tarafından sırıtılmış biriyim artık Metehan beeeey, ayağını denk al” falan diye saçmalamama kocam gülerek “Kadın haklı beyler. Dağılın” demekle yetindi. İşi daha da ileri götürüp “O mu ben mi? Karar ver!” ültimatomları ile Mete’ye devreleri yaktığımın sinyallerini iyice verdim, normal kabul edip aldırış etmedi. Yalnız gerçekten de bu adamda şeytan tüyü varmış. Gençliğimden beri  “Mmm yeak yea, çok beybifeys, seemem ben öyle” diye diye bir hal olmuştum, ya bu neydi şimdi? Bir sırıtmaya sattım resmen davayı haha! Ama yaşlandıkça o iğrenç permalı glam tipinden kurtuldu ya (:P), bir de o yukarı kıvrık ağız kenarlarıyla kocaman ve şipşirin gülümsemesi var ya, işte bunlar iyi şeyler. Bir de bi deeeee yıllardır bozmadan devam ettirdiği mazbut aile yaşantısını zaten hep çok beğenirim. Çok düzgün çocuk canım bu Jon. J 14 yaş sendromu ise eğlenceliymiş yahu. O yaşlarda yaşayamamıştık (konser ne gezer o dönemde Türkiye’de, zaten olsa da bize izin mi verilecekti sanki), şimdi onu da yaşadım, başım göğe erdi.
 “Buraya gelmemin tek bir sebebi var: Türk kızlarının çığlıklarını duymak!” diyen bu sevimli p.ç performansına - yorulmak şöyle dursun - coştukça coşarak ve çok eğlenerek devam ettikçe bize de aynı duyguları yansıttı. Arkadaki dev ekrandaki görüntüler ile desteklenen konserin başarısında görselliğin de etkisi vardı elbette, ama esas sebebin frontman’in kendisinden yayılan ışık ve enerji olduğunu söylersem yalan olmaz herhalde.
Bu arada “Blaze of Glory” en southern tadı verdiğinden en sevdiğim Bon Jovi parçasıdır – bir de hangi kız yalnız kovboy olayından etkilenmez ki?;) – onu canlı dinlemek de ayrı bir güzellikti.
18 yıl öncesine değinmek gerekirse: o konsere gitmemiştim tabiiki! 1993, Metallica konseri demektir kişisel tarihimde (bugüne kadar izlediğim en iyi 5 konserden biridir kesinlikle). Bon Jovi ile hiç işim olamazdı dediğim gibi. Ama yaşımız ilerledikçe at gözlüklerini kenara koyup şu veya bu sebepten “strictly metal” olmayan konserlere de gidebiliyor olduk. Yine de evde “Koy bakalım şurdan bir Bon Jovi de neşemizi bulalım” demeyeceğimdir ama bu müthiş şovu da kaçırmadığım için çok mutluyum. Üç saate yakın süre içerisinde hiç mi sıkılmaz insan? Bu adamlar bunu başardıysa şapka çıkarmak düşer bize de. Yobaz metal ben kişisini bile tavladılarsa şapka çıkarmak da yetmez, madalya, plaket filan gerekir.
Konser sonundaki müthiş bis’i beklerken duyduğumuz seyirci çığlıkları sanırım desibel rekorları kırmıştır. Akabinde halen beklediğimiz “Wanted Dead or Alive” ve “Livin’ on a Prayer”  ile birlikte 2 parça daha çaldılar. “Galiba bu adamlar hiç yorulmayacak ve konser de hiç bitmeyecek” derken Jon’un tek tek grup elemanlarını tanıtıp teşekkür etmesi, saniye durmamış Tico Torres ve Richie Sambora’da alkışın ekstra fazla olması, sonra  veda için grubun sahne önüne gelmesi ile sona yaklaşmıştık. Ancak grubun kendilerine atılan – ve belli ki ne olduğunu o anda bilmedikleri - GS atkısını açmaları üstüne GS taraftarı olmayanların protestoları ile grup oluşan havayı tekrar düzeltmek için “Bunu telafi etmeliyiz sanırım” diyerek bir de “Always”i çaldı. Ve son derece eğlenmiş, son derece memnun bir seyirci kalabalığı artık evlerinin yolunu tuttu.  Who says we can’t go home?;)

 

Şaşırttığınız ve çok iyi vakit geçirmemize sebep olduğunuz için cheerz sevgili New Jersey tayfası!
Seyda “Abigail” Babaoğlu



http://www.facebook.com/video/?id=595229810#!/video/video.php?v=10150234389509811&comments

29 Haziran 2011 Çarşamba

46 Dergisi Love and Peace Edition Party




Deneme bir ki…se-ah…ses!...Off, parmaklarım paslanmış. Yazmayalı çok oldu…yavaş yavaş açılayım, ısınayım şöyle…
Koskoca bir yıl daha geçerken benden de yine çok şey aldı götürdü, en başta da zamanımı. Arada blogspot kapatıldı, yok yeniden açıldı derken bir bakmışız aylar geçmiş, yazı yazmayı aklımızın ucundan dahi geçirememişiz. Neyse ki tatile girdim ve yavaş yavaş fabrika ayarlarıma dönmeye başlıyorum.
Ancak daha hala geçen pazar günkü 46 Dergisi Love and Peace Edition Partisinin yorgunluğu üzerimde. Kardeşim VIP partiden VIP partiye koşturuyoruz, yeter yahu, bırakın da bir dinlenelim, evimizde takılalım, TV seyretmek gibi marjinal etkinliklere vakit ayırabilelim…:P Selebriti hayatı zor kardiş, çok zor…J
Neyse efenim, Mehmet (Turgut) kardeşimiz yapmış yine yapacağını, Maçka Küçükçiftlik Park’ta kurdurmuş banklar, şemsiyeler, dondurma-bira-köfte-viski dağıtan standlar ve tabiî ki bir de sahne, olmuş sana küçük bir Woodstock. Tabii yağmur yağacağını ve çamurlar içinde kalacağımızı da varsaymıştı ama öyle olmadı. Lastik çizmelerini giymek için fırsat bekleyenler ne yazık ki yaz güneşi altında hafiften pişmek durumunda kaldı. Bense sayın kocam tarafından verilen eksik bilgi sebebiyle normal bir insan evladı gibi kot-tişört ve Star Wars montu ile dahil olmuştum herkesin çiçek çocuk outfit’leri içinde koşturduğu ortama. Aykırılık iyidir diyerek iyice cozutup köpükten yapma 46 logosunun önünde evil metal pozları da verdim, tam oldu. (Sayın kocam diyeydi, 70lerdeymişiz gibi giyin diyeydi, ah diyeydi, ne de güzel hippisel kıyafetlerim vardı. Ben de giyerdim, ben de eteklerimi sürüye sürüye yürürdüm çimlerde, ben de o güzel kızlardan olurdum ki. Ama serseri oldum, o da güzel, hem de normal:P).
Ortamda herkes ya genç-güzel, ya ünlü, ya hepsinden birden idi. Nereye baksan manken, oyuncu, şarkıcı, organizatör, radyocu, şu bu, her türlü medya insanı. Sağıma bakıyorum, Selami Şahin duruyor, önüme bakıyorum, Mustafa Altıoklar oynuyor, geçen Pazar gününü düşünüyorum, Alice Cooper beni bu koordinatlarda boğuyordu, nasıl ya diye kavram karmaşası yaşıyorum. Erdem (Çapar) “Eeee, etme bulma dünyası!” diyor. Sonra gidip bir dondurma daha yiyorum.
Ogün’ümüz (Sanlısoy) ve Sedef’imiz (Erken) de teşrif ediyorlar, zaten Ogün daha sonra sahne de alıyor ve diğer birçok sanatçı gibi sadece 1-2 parça söylüyor. Çok kısa! L Yalnız çok sevgili arkadaşlarımız Zafer, Emre ve Hamit’in Selami Şahin sahneye çıktığında “orkestra” olarak anılması bizi eğlendirirken Selami Şahin’in sahne performansı ve kitleleri avucunun içinde tutması saygı uyandırdı. Kendisi resmen orada bulunan insan mevcudunun tümünü sahnede belirdiği anda adeta bir mıknatıs gibi sahne önüne çekti, üstelik daha hiçbirşey demeden. Gerçek bir rockstar! İlerleyen saatlerde Ogün ile yurtdışı festivallerine gitme planı yapıyoruz, artı kendisinden yine pek çok güzel ve onore edici söz işitiyorum, canım benim!
Partide Mehmet’in kız arkadaşı Gonca ile de tanışıyorum ve “Eee, Küçük Sırlar’da nooldu senin o kankanla ilişkin?” diye sormayı da ihmal etmiyorum (1-2 kez haftasonu kahvaltılarımızda denk gelmiştik dizinin tekrarına, oradan bildiklerimi sattım hemen:P). Hem kaynağından öğrenmek seyretmekten daha pratik ki J. Gonca da çok tatlı bir kız, Mehmet ile bütün gün hoppidik diye oradan oraya sekiyorlar iki aşk kelebeği gibi. Sahnede love and peace temalı bir açılış yapmaları zaten son derece doğal ve sevimliydi…
Gecenin bir yarısı Metehan ve ben eve dönerken Siyabend’e (Süvari) rastlamamız ise beni çok sevindiren bir olay oluyor, zira kocamın eve götürmeye kalkıştığı 4’ü (46’nın 4’ünü söktü aldı evet!) Mete’nin elinden alıp bir daha vermiyor, ben de taksici-dolmuşçu arkadaşlara “Bu dört de bizimle gelebilir mi?” gibi abes sorular sormaktan kurtuluyorum. Hayır zaten evde bir dörde yerim yok. Yedi olsa neyse.
Ayık kalmanın zor olduğu bir eve dönüş yolculuğunun sonunda bitap şekilde yatağa düşüyor ve anında rüyalar alemine geçiş yapıyoruz. Love and peace meaaannnnn…zzzzzzzzzz…


Seyda “Abigail” Babaoğlu

16 Şubat 2011 Çarşamba

Abigail Kış Tatilinde / Bölüm 4


9 Şubat 2011, Çarşamba

O nasıl rüyaydı yahu.

Atımla ormanda gezintideyiz. Ortalıkta türlü çeşit orman hayvanatı geziniyor, rakunlar, yaban domuzları, geyikler, kirpiler, tavşanlar, tilkiler…Derken bir kaplan (ne işi varsa orada – kendi habitat’ı bile değil!) peşimize düşüyor. Dörtnala kaçsak da çamurlu bir tepeye geliyoruz, ondan sonrası dişle tırnakla mücadele. En son kaplanın burnuna dirsekle vurduğumu hatırlıyorum. Gece yatmadan fazla Nat Geo Wild izlemişim yine.

Bugün sanırım dünya tarihinin en sıkıcı günlerinden biri, since the beginning of mankind. Sadece ev işleri, cheesecake yapımı, buharda sebze pişirimi, feysbukta tavşan, öylece geçip giden bir gün.

Ama günü güzel bitirmek için naapıcaz? Tabiî ki Muhteşem Sülüman izleyip eğleneceğiz şimdi! Ala! (Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’ı da bundan sonra Sülüman olarak bilecek olmamız da ne acı).

Bu seferki sayı (evet, ısrarla sayı!) adeta 300 gibi çizgi film şiddet estetiğiyle başlıyor. İlginçtir ki tek damla Osmanlı kanı dökülmüyor Belgrad kalesi düşerken! Neyse tabii, Hürrem Hatun o kadar sevdiği hükümdarının adını hala doğru düzgün öğrenemiyorsa savaşta da Osmanlı kanı dökülmemesi gerçeklikten uzak değildir…

Hasodabaşı Pargalı İbrahim’in tüm karizmasını bir kenara bırakarak ona da laflar hazırlamıştım ama şimdi içime attım yine, sarayda onca manyakla uğraşırken ne yapsın o da? Üstelik Hatice Sultan’la parmaklarının değdiği sahnedeki bakışları, Belgrad’da ondan gelen mektubu okuduktan sonraki “Hürrem hamile miymiş!” repliğindeki öküzlüğü de unutturdu (Yok vazgeçtim, unutturmadı! Olm aylar sonra sevdiğinden mektup almışsın, vereceğin tepki bu mu ha bu mu?)

Gelelim diğerlerine. Mahidevran’ı genel itibariyle ne kadar anlayışla karşılasam da Gülşah’ı satması hiç olmadı. Ama Sülüman da bir Rus köle uğruna Mahidevran’ı sattığına göre ailede var denilebilir bu huy. Yarın öbürgün Muhteşem Sülüman Han Hazretleri “Iyyy kusuyo bu!” diye Hürrem’i terastan atarsa hiç şaşmam. Yahu sen ki koskoca Sülüman, onca adamı kesip biçerken onların içi dışına çıkarken hiç mi kokmuyor, o dökülen barsaklar filan hiç mi iğrenç değil? Bir de bütün bu entrikalar devamlı Süklüm Ağa ve Gandalf Hatun’a dert olarak geri dönüyor ya, onlara pek üzülüyorum ben.

Daha birçok detayla yine pek eğlendiğim bir bölüm oldu neticede. Böylece günü güzel tamamlamış olduk.

Bir tek şunu eklemek isterim: ey sevgili metal gruplarımız – neden hala hiçbiriniz mehter altyapılı Turkish Battle Metal yapmadınız? Nasıl gaz bir şey çıkar ortaya hayal bile edemiyorum!

10 Şubat 2011, Perşembe

Sabah bir takım hastane işleri, öğleden sonra IKEA canım benim. İnsanların ne kadar çok yavruladığına şaşırdığım, eşyalarımı karıştıran yaramaz bir veledi de “Şşşşt elleme!” diye ağlattığım bir gün. What a sissy.

11 Şubat 2011, Cuma

Yahu göz göre göre tatil bitecek!

Ev işleri, masa toplama, dosya düzenleme, şu bu derken yine bitti koca bir gün. Burada yazı yazacağıma gider film izlerim!

12 Şubat 2011, Cumartesi- 13 Şubat 2011, Pazar

Bugüne ayrı bir yazı yazılmalı. Zira TANKARD konser günüdür bugün!

İşte linki: http://seydababaoglu.blogspot.com/2011/02/tankard-konseri-12-subat-2011.html

Böylece Temas konseri ile başlayan tatili Tankard ile bitirerek son derece rakınrol bir nokta koymuş olduk.

Pazar akşamını ise yine gayet rockstarlık dolu bir film seçimi ile değerlendirdik: Get Him To The Greek, Lars Ulrich’in de kendisini oynadığı son derece eğlenceli bir film. Bununla finaline ulaşan sevgili tatilimi son kez kocaman kucaklar ve kaçar ben.