25 Mayıs 2010 Salı

Okuma bunu boşuna


Erken çıktığım pazartesilerden biri. Okul bitmiş, keyfim yerinde, ev yolunu tutuyorum. Öğlen sıcağının tadını çıkaran kedilerin, sandaletli turistlerin ve müzik dükkanlarının yanından geçerek İstiklal’e ulaşıyorum ve Taksim meydanına doğru olağan ve bilindik yolculuğuma başlıyorum.

Alman kitabevinin sahibi Thomas ile selamlaşıp devam ediyorum yürümeye. Ne kadar değişti buralar 1983 yılında Türkiye’ye geldiğimden beri diye düşünmeden edemiyorum. O zamanlar daha burası trafiğe açıktı, daracık kaldırımlardan düşe kalka ilerlerdik meydana doğru. Arada BAB cafe’de hamburger yemek için durulurdu mutlaka, içerisindeki music box ile çok “in” bir mekan olmuştu biz liseliler için. Vay be, ne günlerdi…Ardından trafiğe kapandı İstiklal Caddesi. Ne güzeldi ağaçlı hali. Sonra ağaçlar kesildi, çıplak kaldı. Tramvay geldi ardından. Ne çok değişiyor her şey, ne kadar da sık…

Hah, Robinson Crusoe! Uğramamak olmaz. Hemen şu Germania ve Asterix: Uygarlığın Işıkları kitapları alınsın, yazın okunacak yaklaşık 2089408 kitabın yanına eklensin!

Karnım aç. Yemek yemek için güzel bir cam kenarına oturuyor, gelen geçeni seyrediyorum. Düşman ayağa bakarmış – insan ırkından pek hoşlanmadığımdan olsa gerek ayakkabılarını inceliyorum. Beyaz Converse kesinlikle gençliğin tercihi. Topuklu ayakkabıyla güzel ve düzgün yürüyebilen kadın sayısı ise çok az. Çoğu Satyr gibi dolaşıyor. Ama kot montlu, kargo pantolonlu, platform topuklu kız, seni beğendim!

90’lı yıllarda şu süre içerisinde bin tane metalci geçerdi, tişörtleri kesmeye yetişemezdin. Şimdi ise bir adet Pink Floyd tişörtlü çocuğu da sayarsak, Children of Bodom tişörtlü çocuk ile iki adet rock neferi geçiyor. Büyüyüp iş güç sebebiyle şekil şemal değiştireni bilemem tabii. Derken Ozzy Özgür geçiyor, oh diyorum, oldschool bir arkadaşımızı gördüm, işim rast gider artık bundan sonra. J

Yaz rehaveti çökmeye başlamış ortalığa. Dondurma yalayan insanları gördükçe içimdeki kız çocuğu şahlanıyor amman ve diyor ki “Banene! Git bana uçuşan elbiseler al!”. Her kızın pudra rengi bir elbisesi, pastel yeşil fırfırlı başka bir elbisesi ve de pembe kot pantolonu olmalı! Ama sevgili Topshop, sen beni neden üzüyorsun bakiim? Kim sana dedi böyle pahalı ol diye? Hemen indirim yap, uslu bir çocuk ol!

Trallalla diye pudra pembesi elbisemle ilerlerken içimdeki metalci “Gir şurdan Metal Hammer al!” diye böğürüyor. As you wish, Master! Oooo, kapak Zakk Wylde. Güzel sayı! Soulfly yeni parça ( “Kingdom”) çok sarmadı ama Dimebag’in “Dime’s Blackout Society” ilginç (Razor CD’den bahsediyorum evet).

İçimdeki Oburiks “Git şu Starbaksta cupcake ye, kahve iç, dergini oku!” diyor ama dışımdaki dobiç “Yürü git eve! Yeter yedin!” diye onu dolmuşlara yönlendiriyor. Fakat 202 otobüsü bir an uyumak için cazip bir alternatif gibi gözüküyor, dolmuş yerine otob’a binip üst arka bölüme gidip yayılıyorum umarsızca. Ama Tutatis adına! Bir daha aynı hatayı yaparsam kunduzlar kovalasın beni! Bir Mecidiyeköy bu kadar mı tıkanık olur! Uyudum uyudum bitmedi yol! Sonra bir de tuhaf bir erkek ırk mensubu otobüse biner. Önce biraz önüme oturur, sonra beğenmez, otobüste yedibin tane boş koltuk varken illaki gelir direk dibime yerleşir!! Neden yahu??? Neyse ki Metal Hammer vardır, onunla meşgul olurum eleman gidip personal space’imi boşaltana kadar.

Veeee nihayet evdeyim! Ve akşam LOST sona eriyor! Hazırlıklarım tamam, yiyecek-içecek stokları tamam, telefonlar kapalı, her şey hazır! Hadi hayırlısı!

Edit: Final için çok şey söylenebilir…Belki sonra.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Just Another Day On Planet Metal


Müzik setinde dönmekte olan CD’de şu an Bhayanak Maut adlı Hintli öküz metal grubu çalmakta. Hindistan’dan böyle bir müziğin çıkabileceğine inanamamam herhalde Amerika yahut Avrupa tayfasının Türkiye’den Metal duydukları zamanki duygu ve düşüncelere benziyor.

Bazen uçsuz bucaksız zannettiğimiz dünyamızın aslında ne kadar küçük olduğunu, birbirimize ne kadar benzediğimizi anladığımız zaman (bkz. her ülkede, her şart altında metale gönül vermiş insanların bulunması), ya da aslında hepimizin bir şekilde bağlantılı olduğunu anladığımız zaman fark ediyoruz (bkz Kevin Bacon oyunu). Ya da bir idol öldüğü zaman tüm dünyadan yükselen üzüntü dalgasına kapıldığımızda. Ronnie James Dio’yu kaybettiğimiz için dünya metal kitlesi olarak aynı üzüntüyü hissetmiyor muyuz? Amerika’daki Lars da üzülüyor, Almanya’daki Schmier de, Türkiye’deki ben de, muhtemelen Vietnam’daki Black Infinity elemanı da…

Bazılarımız bu gezegenden göçerken – ya da sadece form değiştirirken? – Planet Metal’de bir gün daha yaşadığım için şanslı sayıyorum kendimi. Daha dinlenecek çok şarkı, okunacak, kafa yorulacak çok lirik, izlenecek çok performans varken ne kadarını bünyemin bir parçası yaparsam kardır!

Bu bağlamda Metal Hammer’in verdiği Planet Metal Compilation’u şiddetle tavsiye edilir. Stay heavy!

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Öylesine


Bugün işten erken çıktım. Hava da güzeldi, dedim ki eve gitmek için servisi beklemeyeyim. Tünel tarafından Bostancı tarafına yolculuğum İstiklal’den geçerek başladı her zaman olduğu gibi. Fakat şu eve varmış olduğum an yol boyunca aklımdan geçmiş olan birkaç şeyi yazasım var. Nedeni yok, sadece parmaklarımın ucu karıncalandı.

  • Bir mezun kızımıza rastladım yolda. Okul hiç ona göre bir okul değildi, çok zorlanıyordu, ama şimdi bakıyorum yolunu gayet güzel çizmiş, başarıyla yürütüyor işini. Çok sevindim. Bütün gençlerin yolu açık olsun bu zorlu ortamda.
  • İstiklal’den çok sıkıldığımı bir kez daha fark ettim. Her ne kadar onca çeşit insan ile çok neşeli ve kozmopolit bir ortam olsa da, artık sanırım çarpışmamak için devamlı manevra yapmaktan sıkılmışım, rahatça yürünebilecek, kalabalığın ancak İstiklal’in yarısı kadar olduğu bir cadde istiyorum. Ayrıca kaldırım taşlarına bakmak istemiyorum. Zamanında eşek yüküyle para harcanmış yollar bir zahmet düzgün olsun, yamuk yumuk taşlara takılmamak için bin takla atmak zorunda kalmayalım! Hayatımın en mutlu ve en korkunç anlarından yüklü bir kısmını geçirdiğim bu caddede hayatım devam ediyor, yolum devam ediyor.
  • Adidas’a giriyorum, görevli eleman Motörhead çantamı beğeniyor, sempati alışverişi yaşanıyor. Ayakkabı alışverişi ise numara yokluğundan erteleniyor.
  • Starbucks’ta bir kahve içiyor, Moby Dick’teki Starbuck karakterini düşünüyorum. Sonra da bir fincan kahveye biçtikleri fahiş fiyatı! Azaltmak lazım bütün bu tüketimi. Gazetemi okuyorum, Fenerliler kendi stadlarını yakmış şampiyonluğu Bursa alınca. Nasıl bir zihniyettir bu? O diil de Ragga Oktay’ın çok eğlenceli bir şarkısı vardı yıllar önce, böyle bir şampiyonluk filan için mi yapmıştı neydi? Ragga Oktay nooldu hakkaten yahu?
  • Ayrıca bana ne futboldan. Zerre ilgilenmem. Beni dün gece sarsan tek olay Dio’nun ölüm haberi oldu. Holigan zihniyete Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey yapamam.
  • Holigan dedim de Athena’nın Serseri Mayın parçası ne eğlenceli bir parçadır Yarabbim!
  • Bambi’de bir tavuk dürüm molası. Elma-havuç içerek fitness yolunda ilerleme sağladığını sanmanın dayanılmaz hafifliği.
  • Sarı dolmuş şoförü sahil yolu istiyor, ama Ziverbey veriliyor. Sinir küpü olmuş genç şoförümüzle yola çıkıyoruz. İstanbul denen tımarhanede yol alırken bir yandan kornalar, bir yandan radyoda bangır bangır Türk popu, bir yandan trafik, önümüze atlayan teyzeler, herkese saydıran ve inen yolcuların da arkasından bir şeyler mırıldanan şoför kardeşimiz, hani herhalde Hindistan olmamız için bir tek inekler ve birinin elindeki kafeste çırpınan tavuk eksik. Radyoya kulak veriyorum, “müzik” adı altında ne kabahatler işlenmiş yine, akıllara durgunluk verecek cinsten. Nasal konuşan bir DJ’in pek zeki anonsları (“Aldatmak ilişkiyi sağlamlaştırıyormuş!”) ve sanatötesi lirikleriyle Türk popu şarkıları devam ederken bir bakıyorum Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken servis arkadaşım olan Göksel’in bir şarkısı çalınmaya başlıyor. O tatlı, tanıdık ses hoşuma gidiyor. Fakat yine aynı dönemde BÜ’ye girmiş olan Nil Karaibrahimgil çalınırken, kolay kolay kimsenin bir şeyini kıskanmayan şahsımın, zamanında onun güzelliğini nasıl da kıskandığım aklıma geliyor. Başka hiçbir şeyini beğenmesem de güzellik bakımından dünyada gördüğüm en başarılı birkaç insandan biri hala o kızdır. Ama eskiden bile çok nadir yaşadığım kıskançlık duygusu Allahtan çok uzun yıllardır tamamen yokolmuş durumda. O kadar rahatım ki, herkese de dilerim bunu.
  • Hava kapatıyor iyice. Yarın noolur yağmur yağmasın diye içimden geçiriyorum, her ne kadar yağmuru sevsem de, zira Belgrad Ormanına gidilemeyecek eğer yağarsa. Ama yılda anca 2-3 kez orman ortamına girebildiğimiz için her bir fırsat çok değerli benim için! Kene bile varsa gidelim! Yeşillik özlemim doruklarda. Kuş sesi and temiz hava rocks!!!
  • Kene dedim de Lost’taki Keamy, Robin Hood’da Little John’u oynamış, pek de yakışmış. Ayrıca onu bir kez de sevimli bir rolde görmek hoşuma gitti, yoksa kafamda psikopat olarak yerleşip kalacaktı.
  • Lost bitiyor haftaya!!! O bitene kadar ölmemeliyim!!! Yoksa “bu dünyada bitirmediği işler yüzünden arada sıkışıp kalan ruh” klişesine uyup haunt edicem ortalığı, ta ki son bölümü biri bana seyrettirene kadar.
  • Robin Hood güzel olmuş, Russell Crowe zaten candır bu tip roller için. Cate Blanchett de apayrı güzellikte bir Maid Marion, ikisi bir arada pek hoş.
  • Eve girdim, her zaman olduğu gibi güzeller güzeli Merlin beni karşıladı ve günümün nasıl geçtiğini sordu (“Mrrrreo?”). Bu aralar en sevdiği etkinlik balkona çıkmak olduğu için hemen de balkon kapısına doğru koşup “Aç şu kapıyı bana!” dedi (“Meomeo!”). çıktı otunu yedi hemen ritüelin bir parçası olarak, sonra da gelen geçen arabaları seyretti bir süre sardunyaların arkasına saklanmış vahşi Puma edasıyla.
  • Radyoyu açtım - Rock FM 94.5 tabii ki. Kocamın sesini dinlemek istediğimde gün içinde kendisine telefon etmeme bile gerek yok – saat 17-20.00 arası radyoyu açmam yeterli - kontür gitmiyor hem hohoh J. Redbull Flugtag konuşuyorlar, bu Pazar o iş var. Ne?? Yüzbine yakın katılım mı?? Bu hafta hep etkinlik yahu! Bu akşam da Lamb of God var ama hala bilmiyorum gidip gitmeyeceğimizi. Çok spontan, çok, ele avuca sığmaz, her an her şeyi yapabilecek çok rakınrol insanlarız da ondan!:P
  • Wombat beslemek istiyorum.
  • Bukalemun da beslemek istiyorum. Omzumda dursun, adı da Erol olsun.
  • Baykuş beslemek istiyorum ısrarla! Bir de Kuzgun!
  • Niye benim hala çiftliğim yok??? Biri bana bunu açıklasın!!!

Huysuzlandım bak yine! Gittim ben!

Huzur içinde yat DIO!...

16 Mayıs 2010 akşamı itibarıyla öğrenmiş bulunuyoruz ki Ronnie James Dio efsanesi hayata gözlerini kapamış. Heavy Metal dünyası bir baba’sını kaybetti, hepimizin başı sağolsun. İçime nasıl koca bir kaya ağırlığı çöktü anlatamam. 67 yaş hiçbirşey değil onun gibi bir insan için…Hayat dolu, dünya iyisi bir adamdı. Onu tanımış olmanın haklı gururunu yaşıyorum (bkz. Rock the Nations Festival I başlıklı yazım) içimin kan ağladığı şu dakikalarda. Küçük dev insan, her mosh çektiğimizde seni anacağız. R.I.P.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anathema, 7 Mayıs 2010



Ne bitmez sevgiymiş bu kardeşim! Türk milletinin Anathema aşkı nasıl bir fenomendir, bunun sosyolojik incelemesi yapılmadı mı hala? Biri bana burada neler olduğunu açıklasın!!

Maslak Venue Anathema fanları ile dolup taşan mekanlar listesine eklendi Cuma günü. Aslında isteksizce gitmiştim. "En sevdiğim, eski albümlerden çalmıyorlar ki, eski tadı vermiyor ki, yeni parçaları bilmiyorum ki, üff zaten şimdi önce eve git, sonra yine giyin çık, konser boyunca dur, sıkıl, yorul, amaaaan" derken kendimi Metehan'ıma eşlik etmek uğruna evden dışarı sürüklerken buldum. Uzun zamandır kocamla kendisinin aylardır süregelen Rock n' Dark jürilik görevi yüzünden doğru düzgün görüşemezken, beraber bir etkinliğe katılamazken, bu fırsat tepilmezdi elbette. Böylece nihayet olması gerekene döndük, karı-koca ayrı ayrı değil, birlikte bir konsere gittik. Bizi mekanın önünde beraber bira içip muhabbet ederken gören Mert (Yıldız) ve Murat (Arda) kankalardan aldığımız tepki de bu yöndeydi - "Nihayet yine beraber görüyoruz sizi!". Evet yahu, jürilik yasaklansın!

Mert ve Murat'a, içeride Danny'nin "alt grup" olarak akustik coverlar çaldığını (bir Iron Maiden'dir, bir Fleetwood Mac'tir gidiyordu geldiğimizde), "Birazdan ailem ve arkadaşlarımla dönüp gürültülü müzik çalacağız!" diyerek sahneyi terkettiğini anlattık ve dışarıda takılmaya devam ettik bir süre.

"AAA senin tipin böyle miymiş?!" diyen Arka Koltuk dinleyicisinin sevgilimin dış görünüşüyle ilgili yorumundan ve dışarıda iyice dumanaltı olduktan sonra (sigara yokolsun dünya yüzeyinden!) içeri geçtik ve kısa süre sonra başlayan konseri fazlaca kalmamak düşüncesiyle seyretmeye koyulduk. Ama o da ne? Anathema bildiin yönetti! Zaten Metehan - herhalde TR topraklarındaki tek!- henüz baştan sona bir Anathema konseri izlememiş bir insan olarak merak ediyordu, eh bir de Judgement'tan girdiler, hooop bir anda havaya giriverdik ansızın ve umarsızca, sanki o "Az dururuz yeaaa" diyen şımarıklar biz değilmişizçesine!

İlerleyen dakikalarda balkonda Sleepless çalarken deliren 3 manyak gördüyseniz biri bendim. Hayır utanmadım! Three new songs in a row'larda fena trip, fena progresif kafa takıldılarsa da, parçaları tanımasak da yine de konserin hiçbir anında "hadi gidelim artık" düşüncesi geçmedi akıllardan. Vincent'in hemfikir olduğumuz güzelim ses rengi sağolsun herşeyi dinletiyor insana zaten. Bir de şarkı aralarında o şirin gülümsemesiyle yaptığı anonslar, hatta bir ara millete göğüs kafesini yararak brutal yapma konusunda verdiği dersler (o kız güzeli, çilli beyaz surattan o böğürtü nasıl çıktı bravo), şarkıya doğru düzgün girmeyi beceremeyip "we totally f*cked this one!" diye özeleştiriler ve yaptıkları türü "doom-parody" olarak değerlendirmeleri güldüren anlardı, annelerine yazdıkları One Last Goodbye'ı söylerken Vinnie'nin çaresizlik, özlem ve öfke ile tepinmesi ise en sarsıcı olanıydı bana göre. Jamie'nin konser boyunca silah zoruyla çalıyormuş gibi tepkisizliği ise acaipti.

Yaklaşık 2 saatlik konserin sonunda sahneden ayrılırlarken Vinnie beni balkonda gördü ve şaşırmış ve mutlu bir selam verdi. Ardından zaten kulise yanlarına gittim, 15 yıllık dosta bir merhaba demeden gitmek olmazdı (bkz. daha önceki Anathema yazılarım...Ne uğurlu geldim ben şu adamlara yahu! Nereden nereye...:P). Kan-ter içindeydiler daha, ama her zamanki sıcaklığıyla ben içeri daldığımda "HEYYY SEYDA!" diye beni kocaman gülümsemesiyle karşılamayı ihmal etmedi, ardından Danny ile de sarılıp öpüştük. Biraz muhabbetten sonra dedik ki artık bırakalım da elemanlar rahatça toparlansınlar, biz de ev yolunu tutalım. Yeni bir foto çekilmeyi ise ihmal etmedim - bakalım yıllar içinde ne kadar değişeceğiz daha. İlginç bir foto-tarihçe çıkacak ortaya, henüz bittiğini düşünmediğim (ne de olsa Cihangir'de ev alm...amaaaan!:P). Ben bu Kevene kardeşleri seviyorum. Beraber büyüyüp gidiyoruz işte. Ama bir dahaki sefere ful oldschool setlist olsun.



6 Mayıs 2010 Perşembe

Hic Et Nunc


Belenos adına! 07 BEG, sana ne kadar teşekkür etsem az. The Picture of Dorian Gray, senin de devamlı karşıma çıkarak anlatmaya çalıştığın şey belli, çok da haklısın.

Hic et nunc. Here and now. Şimdi ve burada.
...yaşıyorsun. Tadını çıkar. Gerekeni yap. Erteleme.Fakat unutma ki şu anki "şimdi ve burada"nı nasıl yaşarsan, yarının da ona göre şekillenecek.

Mesela şimdi gidip güzel bir yemek yaparsam, yarınki Anathema konseri için gerekli ayakta kalma enerjisini sağlayacak besinin bir bölümünü alabiliriz karı-koca. O halde doğru hareket bu olacak. Özlü sözlerden de bir anda sığlığın zirvesine çıkabilirim ışık hızını geçerek! Baybay!


5 Mayıs 2010 Çarşamba

Saçma sanal işler!



İçinde yaşadığımız uğursuz internet çağı ne fena şeydir Yarabbim! Fitne, fesat, ahlaksızlığın her türlüsü, her şey – sanki içinde yaşadığımız uğursuz şehir ve onun içinde hareket ettiğimiz uğursuz camia yetmezmiş gibi – sadece bir klik kadar uzak. Bu pis şehirde etraf aç köpekler, leş bekleyen akbabalar, ikiyüzlü çakallarla doluyken, sanal alemin anonimliği ve kolaylığı fena halde işlerine geliyor böylelerinin.

İstesen de uzak duramadığın bir lanet bu – zira her arkadaşın, eşin, ailen, herkes bir şekilde bir takım sosyal sitelere üyeyken onlarla düzenli ve kolay kontak kurabilmek adına bir bakıyorsun ki sen de kapılmış gitmişsin 0’larla 1’lerin uçuştuğu ortama. Eğlenceli de üstelik! ”Outsider” kalmamak adına ödenen bedel çok büyük oysa ki.

İnsan kibirli bir varlık. “Dur şu fotoğrafta güzel çıkmışım, bunu koyayım” derken, beğenmediği fotoğraftaki etiketini kaldırırken, kendini tanıtacak cümleler ararken bir bakmışsın ki haberleşeyim derken kendi kendini sahneler olmuşsun. Kime, neye, niye?

Ben de bunları yaptığımı fark ettim ve kirlendiğimi düşündüm. Ben bu değildim ve bu sinsice gelen değişiklik beni korkuttu. Ben ki her zaman daha iyiye gitmeye, kendimi daha fazla geliştirmeye – ruhen, bedenen, zihnen – çalışan bir garip kul, nasıl hala bu saçma ortamda değerli dakikalarımı harcıyor olabilirdim? Sanal hayat diye bir olasılığın bile olmadığı çocukluğumu özledim bir anda. İnsanlar yüzyüze muhabbet eder, yüzyüze kavga eder, yüzyüze küser, yüzyüze barışırdı. Fotoğraflar hard copy olarak eşe dosta yaptırılır, bir araya gelindiğinde elden verilirdi, belki arkasına bir “caption” yazarak. Binlerce değil, telefonlarını ezbere bildiğin birkaç gerçek arkadaşın olurdu. Hayatın bir ekranın başında geçmezdi ailenle TV seyrettiğin, beraberce Edi ve Büdü’ye güldüğün, beraberce hain Ceyar’a küfrettiğin dakikalar dışında.

Biraz evvel Twitter hesabımı kapattım. Kime ne diye ne yediğimi, nerede olduğumu haber vereyim ki? Tivit hesabı açmamın sebebi sevgili kocam, aşkım, sevgilim Metehan’dı, ama baktım ki onun yazdıklarını takip etmek için hesaba ihtiyacım yokmuş, ilk önce ondan kurtuldum. Küçük mavi kuş ben giderken bir gözyaşı döktü ve “goodbye!” dedi bana. Gudbay küçük mavi kuş.

Facebook hesabımı da dondurdum belirsiz bir süre için. Hayatımda bambaşka önceliklerim varken oradan kaynaklanacak vakit ve enerji kaybına hiç ihtiyacım yok. Zaten kafam bulanıyor binlerce başka sıkıntının, işin gücün ve sorumluluğun içinde, bir de “dur etkinlik mi var, dur şu grup davetlerini sileyim, farmville tekliflerini reddedeyim, aman biri mesaj mı yazmış, ay cevap vermeye vaktim (ya da halim/uygun ruh durumum/sağlığım) olmadı, şimdi yanlış mı anlamıştır, comment’e cevap mı vermedim yoksa, ayıp mı oldu, dur şu linkteki kediler ne tatlıymış bir-iki dakka seyredeyim” vs.vs. ile bir süreliğine alakamı kesiyorum. Daha bunları yazarken bile acaip bir ferahlama hissediyorum – hayırlı bir karar verdiğim kesin!

“Daha bunları yazarken” dedim ya, zaten bu blog olayı şimdilik gayet yeterli benim için, zira yazı yazmak bırakabileceğim bir şey değil, aksine de gayet rahatlatıcı bir eylem. Bu aralar sadece rahatlamaya, yeniden kendimi bulmaya, dengemi kurmaya, ve en önemlisi uzun süredir geçirmekte olduğum sınavlardan ders almış olarak, bir level atlamış olarak çıkabilmek için huzura ihtiyacım var.

Aile – kan bağım olan insanlar ve seçtiklerimden oluşan çevrem – ve sağlık kadar değerli bir şey yok bu hayatta. Bunlara ayırmak istiyorum her ayırabildiğim dakikamı. Bir de tabiî ki şu hayat denen süreyi mümkün mertebe en iyi şekilde değerlendirmek. Kendi kendimle kalıp, kendimi değerlendirmem lazım bir süre, nereden nereye geldim, neler değişti hayatımda, nelerden ders aldım, hangi alanlar üzerinde daha çalışmalıyım, hangi kusurlarımı daha törpüleyebilirim, nelerden pişman oldum, neler konusunda gurur duyabilirim, hangi konularda üstün sayılırım, hangi konularda aciz…Ancak bu şekilde hayatımın bundan sonraki yönünü doğru tayin edebilirim.

Çok spiritüel, çok ruhani değil mi? Eh, öyle. J Hayatımız sadece rakınrol ve parti gibi görünse de şu sanal ortamda, o sadece ne kadar cool ve özenilesi bir yaşam tarzına, ne kadar cool ve özenilesi bir arkadaş çevresine, ne kadar kıskanılası insanlar olduğumuza dair yaratılan illüzyondu.

Bu yazı da böyle bitsin artık. Belki bunu tesadüfen okuyacak “holier-than-thou” kardeşlerime de bir-iki şey düşündürebildiysem ne ala. Hepinize kocaman iyi geceler öpücüğü, kocaman kucak, kalbimden tıp tıp akan sevgi damlacıkları…

Uyku…süt…zzzzz….