28 Kasım 2010 Pazar

Asafated konseri, Kemancı, 27 Kasım 2010


27 Kasım 2010 günü, en kötü günümüz böyle olsun dileğini hak eden günlerden oldu. Asap bozucu lodos bile asabımızı bozamadı, zira gündüzün tamamını çok sevdiğim insanlarla çok sevdiğim bir atmosferde geçirdik. Akşam olunca da dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına demir attık: Kemancı biz gittiğimizde henüz boştu, soundcheck ile uğraşan Tanju-Atilla-Burak-Barbaros kadrosu ve birkaç sıkı dost dışında. Ancak kısa bir süre sonra mekan, daha doğrusu bahçesi (sigara içmek hala niye bitmedi ya?) düzenli bir insan akımına uğramaya başladı. Asafated’i en başından beri bilen, takip eden, mensubu olduğumuz dino tayfa da vardı, şimdi yakalamış olan genç tayfa da.

Nihayet grup için Kemancı’yı doldurmuş hıncahınç kalabalığın beklenti dolu gözleriyle karşılaşma ve beklentileri fazlasıyla karşılama vakti geldi. Saat 22.00 gibi sahne aldıklarında, daha ilk notalar basıldığında, zaman yolculuğumuz başladı, 15 yıl öncesine döndük…

1995 yılı, Levent Concert Hall…Sahnede Asafated’i ilk kez gördüğüm gün. Hayatımda çok önemli bir yer tutacağını daha o gün anlamıştım. Bununla ilgili bir yazı da yazmıştım (http://seydababaoglu.blogspot.com/2009/11/asafated-size-ne-ifade-ediyor.html – yazının İngilizce yazılmış olması yurtdışına gönderilecek olmasından dolayı idi). Yine başka bir linkte bulabileceğiniz bir yazımda (http://seydababaoglu.blogspot.com/2009/11/nereden-nereye-bolum-1.html ve http://seydababaoglu.blogspot.com/2009/11/nereden-nereye-bolum-2.html ) bu konsere ve başlatacağı şeylere değiniyorum. Görüldüğü üzere yazmaktan, öneminin altını çizmekten bıkmayacağım bir gruptan bahsediyoruz.

Evet, hayatımda çok önemli bir yer tutacağı daha o günden belliydi Asaf’ın, ama o gün, o konserde, kim bilebilirdi ki ileride en yakınım, en sevdiğim olacak insanların neredeyse tümü ile ilk kez karşılaştığımı? Kimine saati sormuşum, kimini sahnede görmüşüm, kimi ile sadece o gün o binanın içinde o büyülü havayı beraber solumuşum…Ve 90’ların metal tarihinin en unutulmaz günlerinden birinde, kült olacak grupları birlikte seyretmişim.

Benim için Asafated konserleri “aile” demektir. Sahnedekiler canım arkadaşlarımdır, her parça ise DNA’ma kazınmıştır, Tout va Bien’in her notası ruhumla karışmıştır…çevirisini bizzat yaptığım parçalar vardır, kayıtlarında bulunduğum parçalar vardır…anılar, anılar, anılar vardır…geçmişten geleceğe uzanan, hiç kopmamış, asla kopmayacak bağlar vardır…Asafated “aile”dir.

Asafated aynı zamanda “ruh”tur. Konseri izlerken başka bir can dostumla fikir birliğine vardığımız nokta, hiçbirimizin, ne kadar değişsek de, değişmediğidir. Evet, hepimiz elbette son onbeş yıl içinde çok değiştik. Belki dış görünüşümüz değişti. Belki ilgi alanlarımız değişti, çeşitlendi. Belki çeşitli işler değiştirdik, belki hayat tarzlarımızı, belki görüşlerimizi. Hatalar yaptık. Pişmanlıklar yaşadık. Acılar çektik. Dersimizi aldık. Hepsi bizi ileriye götürdü. Gerçekte neyin önemli olduğunu, neyin olmadığını billur berraklığıyla gören, bilen insanlarız artık. Ama kendimize kattığımız her değerin yanı sıra o 15 yıl önceki ruha sahibiz hala, ve yaşımız kaç olursa olsun, kolektif bilinçaltımıza işlemiş notalar salona yayılmaya başladığı anda hepimiz aslında tekiz. O yüzden değişen hiçbirşey olmuyor, aynı zevkle konseri ilk dakikalardan son coşkulu dakikalarına kadar izlemeye, “bir” olmanın, tek bir ruh olmanın tadını sonuna kadar çıkarmaya devam ediyoruz ne zaman bir araya gelsek.

90’ların ruhu Kemancı’da neredeyse elle tutulur şekilde materyalize olmuş durumda konserin bitiminde.

Bir duygudan diğerine savrula savrula konseri arınmış biçimde bitirdik. Gözlerimdeki parıltıyı kaydeden bir kamera olsaydı, nerelerde neredeyse ağlayacak gibi olduğumu, nerelerde aklımda hangi sahnenin canlandığını, nerelerde hangi sözlerin beynimde yankısını duyduğumu, sadece işitsel değil, tüm duyularımın neleri bana tekrar yaşattığını ancak ben bilebilirdim. Dışarıdan görünen ise sadece gözleri parlayan bir kadın olurdu.

Masumiyet kaybolmamış. Ve eninde sonunda, tout va bien…

Dün geceyi gerçekleştiren her şeye ve herkese teşekkürler.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Linç kültürü



Bugünlerde sadece medya’nın değil, sosyal paylaşım sitelerinin de gündemdeki konusu U2’nun ilk Türkiye ziyareti. Ben de son yazımda U2 ile ilgili bir şeyler karalamıştım ve yorumları izleyeceğimi söyleyerek bitirmiştim.

Bu konser vesilesiyle yine çok net olarak gördüğümüz bir husus var, o da bir kısım Türk insanının tanımadan, bilmeden, anlamadan-dinlemeden adam asmaya, yargısız infaza ne kadar meraklı ve ne kadar kolay yönlendirilebilir olduğu. Bu “mob” zihniyeti ve ağızlardan salyalar akıtarak linç etme arzusu bana bazen 21. yüzyılda değil de karanlık çağlarda yaşadığımızı düşündürüyor. Cehaletin verdiği cesaret, az gelişmişliğin verdiği kompleksli “asarız-keseriz” tavrı sanal alemde de en az sokakta olduğu kadar mevcut. İlkellik dizboyu, ama analitik, rasyonel, soğukkanlı yaklaşım yok denecek kadar az. Üstelik bahsettiğimiz toplumun hesapta okumuş-etmiş, klavye başında oturan sınıfı!

İnsanları istediğiniz yönde etkilemek, istediğiniz yöne çekmek o kadar kolay ki. Trend neyse bu bir kısım klavye insanı sorgulamadan, araştırmadan hemen o akıma kapılıp o “çok değerli” fikirlerini her yoldan beyan etmeye koşuyor. İletişim çağında yaşıyoruz ya, herkes, bir konuda sağlam dayanakları olan fikirleri olsun olmasın, her konuda “iletişip” duruyor. Bu kakofoni, bu yorum kirliliği bir noktada artık can sıkıcı olmaya başlıyor. Bunları görmeden, duymadan yaşamanın imkanı yok.

Şimdilerde moda Bono’ya sayıp sövmek mi? Tamam, hadi hep beraber Bono’yu lanetliyoruz! Hatta dörtte birini teşkil ettiği U2 grubunu da lanetliyoruz! Tanımıyoruz ama olsun! Birileri lanetliyorsa kesin haklıdırlar, kendi fikrimizi oluşturmak için araştırma yapmamıza gerek yok! (Fikir sahibi olmadığın bir konuda susma opsiyonuna da sahipsin oysa, biliyor muydun?)

Afedersiniz ama insanın kendi aklına, kendi zekasına, kendi değer yargılarına bir saygısı olmalı diye düşünüyorum. Omurgasız yaşam, rüzgar nereden eserse oraya dönmek, bunlar kendi içinde sağlam bir duruşu olan bir birey için çok ama çok korkunç düşünceler. İşte bu yüzden bazı insanların bu yaşam tarzını çok normal bir şeymiş gibi kabullenmelerini ve hatta kendilerine bakmadan başkalarını yargılama hakkına sahip olduklarını düşünmeleri bana fena halde ters geliyor.

“Bana iyi kötü bir beyin verilmiş, okulda da okuma-yazma öğretilmiş. Birileri bilmemne forumunda / falanca sözlükte / tivitırda / feysbukta bilmemnerede bir şey demiş diye gaza gelmeden önce bir bakayım, gerçekten aynı fikirde miyim” diye düşünmeden hareket etmek modern, kendine saygısı olan bir insanla son derece çelişkili bir tavır bana göre. Dikkatle araştırıp okuduktan, anladıktan sonra kendi fikrini oluşturur, olumlu ya da olumsuz fikrini insanların kişilik haklarını da gözeterek, hakarete ve karalamaya girmeden beyan edersin beyan etmek istedikten sonra. Ama sırf “Bana ne, internetin sağladığı kolaylıkların ve anonimliğin arkasına sığınarak filanca kişiye hakaret de ederim, yalanla dolanla veya bazı şeyleri çarpıtarak insan da karalarım, kimse de bana bir şey yapamaz” diyorsa vah o zavallının haline derim, zira o kişi gerçekten korkunç bir kompleks, korkaklık, kişiliksizlik, çekememezlik ve cehalet çukuru içinde kıvranıyor olmalı.

Bu yazıyı bile “Ah-ha! U2’yu savunmuş! Saldırın!” diye okuyacak (okuma denmez ya buna) kişiler çıkabilir. Bono’ya veya U2’ya ne bir saldırı, ne de savunma vardır oysa bu yazıda. Onlar sadece gündem dolayısıyla bu yazıya bahane olmuşlardır. Ben bir prensipten, bir hayat duruşundan, kendilerine ve başkalarına saygıdan, ve insan kadar karmaşık bir varlığı tek bir hareketi veya sözü üzerine toptan lanetlemek yerine sadece o hareket veya sözü ele alabilecek kadar objektif yaklaşmaktan bahsediyorum.

Toplumun takip edebildiği bir iş yapıyorsanız elbette olumlu-olumsuz eleştiriler hep olacaktır, daha iyisini yapabilmek için olması da gerekir. Ancak dayanağı olmayan, sadece acele ve hiddetle birini yargılamaya yönelik beyanlar ve çarpıtılmış röportajlar, yazılar vb. üzerine yapılan, kişilik haklarına saygı göstermeyen, hatta hakarete giren “fikir”ler ve yorumlar değersizdir, fikir değildir, dikkate de alınmaya değmez.

Çirkin, cahil ve körü körüne yapılmış saldırılar yerine gerçek bilgiye dayanan, düzeyli şekilde ifade edilen fikirlerin tartışıldığı bir dünya ne de güzel bir düşünce. Gerçekleşir mi?


5 Eylül 2010 Pazar

Lord Vader, Bono ve Ben




Şu anda iki gençlik idolüm de İstanbul’da! Hatta biri şu an Caddebostan’da imza dağıtıyor. Diğeri ise bugün Boğaz Köprüsünü yürüyerek geçecek, ve tabiî ki daha birçok görüşme yapacak.

Darth Vader ve Caddebostan ‘ı aynı cümlede kullanabilmek çok acayip. Onu ilk gördüğüm an, 1977’de Almanya’da bir sinemada gerçekleşti. Yedi yaşındaydım, annem ve babam ile ilk Star Wars filmini izlemekteydik, ve beyazperdede o belirdi! Zaten filmin ilk dakikalarında Luke Skywalker’a bir çocuğun şıpsevdi duygularıyla aşık olmuştum bile, ama Lord Vader bambaşkaydı! Karanlık tarafı cazip kılan karizma ve gizemin şekil bulmuş haliydi. Star Wars varolduğundan beri çok ciddi bir SW fanı olmamda en büyük rolü kuşkusuz David Prowse’un canlandırdığı bu Sith Lord oynadı.

Fakat bu eski Jedi şövalyesinin yanı sıra başka bir şövalye de şu anda şehrimizde geziniyor. Paul Hewson, ya da sahne adıyla bilinen, “güzel ses” Bono Vox, kurulduğu günden beri asla kadro değişikliğine uğramamış grubu ile – bana göre 20 yıldan fazla bir gecikme ile – İstanbul’da.

U2, beni tam anlamıyla ifade eden, tam anlamıyla doyuracak müziği henüz aramakta olduğum üniversite yıllarımın en önemli grubuydu. Aynı zamanda çok ciddi bir The Cure ve Depeche Mode fanıydım, ama U2 öte bir şeydi. Özellikle Bono’ya olan hayranlığım sınır tanımaz bir haldeydi. Albümleri ve videoları ile yetinmiyor, U2 ile ilgili kitapları bir çırpıda okuyor, haklarında çıkan her satırı kesip bir dosyada biriktiriyordum.

İlk altı albümlerini hatmetmiştim, hala daha da çok değişik, çok derin duygularla severim. Her dinleyiş beni 18 yaş civarına götürür. Ancak 1988 albümleri Rattle and Hum’dan sonra gelen 1990 Achtung Baby albümü ile onlardan koptum. 1990 Heavy Metal’le tanışma yılımdır zira. Gerçek aşkımı bulmuştum, bir daha geriye dönüp bakmadım bile. Ta ki şu an karışık duygular yaşadığımı fark edene dek.

Yarın İstanbul’da ilk kez konser verecekler. Yıl 1988 olsaydı en önden, hatta muhtemelen sahnede oturup Bonu’nun dizinin dibine kendimi zincirleyip seyredeceğim bir konsere gitmeyecek olmam bir garip geldi. Sırf bu muhteşem prodüksiyonu görmek için gidilirdi. Sırf hayatımın bir dönemine damgasını vurmuş bu grubu hayatta bir kez olsun izleyebilmiş olmak adına gidilirdi. Sırf o “U2 aaağğbiii, çok iyi yeaa” diyen çok bilmiş ama grup hakkında aslında bir halt bilmeyen çoğunluğa, sosyeteye, sözde müzik yazarlarına, hiçbirşey bilmeyen basına ve özentilere inat, grubu gerçekten bambaşka duygularla izleyecek kitle ortalamasını yükseltmek adına gidilirdi. Ama gidemiyorum işte. Sormayın neden.

Bono yıllar geçtikçe iyice politik bir karaktere büründü, bunu seven de var, sevmeyen de. Ben bu tartışmaya hiç girmeyip sadece gençlik bocalamalarımda beni muhteşem müzikleriyle yeri geldiğinde teselli eden, yeri geldiğinde başka dünyalara götüren, yeri geldiğinde güç veren bu dört adama selam eder, yarınki konser sonrasında yazılacak, konuşulacak olanları izlemek üzere köşeme çekilirim.

Seyd “Abigail” Babaoğlu

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kral’dan son haberler



Bir Haziran gecesi King Diamond’u aradım, hem geçmiş doğum gününü kutlamak, hem hal hatır sormak için. İşte size bu bir saati hayli geçen konuşmanın kısa bir özeti:

Dünya kupası günlerine denk geldiği için tabiî ki ilk önce seyretmeyi yeni bitirdiği maç hakkında konuştuk (Honduras-İspanya idi galiba). Kendisinin de futbol geçmişi olduğundan hiçbir maçı kaçırmayan King için benden daha kötü bir futbol sohbet partneri bulunamayacağını “Kocam da bu top peşinde koşturan adamları seyrediyorJ” dan öteye gitmeyen yorumlarımla belli ettim. Bu konuda klişe kadın gerekliliklerini bir bir yerine getirdiğimi, Metehan’ın da benim at tutkuma “Eee, o at şimdi oradan atladı da nooldu?” diyerek tepki verdiğini anlattım. Böylece gülerek ilk konuyu geçtik, sağlığı çok daha önemliydi, onu sormak istiyordum.

Çok ağır bel ve sırt sorunları ve fıtıklarla uğraşan King, geçen bir sene boyunca hiç oturamadığını, ya ayakta durabildiğini, ya da düz yatabildiğini anlattı. Daha yeni yeni oturma eylemini gerçekleştirebilir hale gelmiş. Ağrı kesicilere de hayır diyen King (“Onları alırsam yanlış bir hareket yaptığımı fark etmeyebilir, iyileşme sürecini istemeden uzatabilirim”) çektiği acıyı tarif ederken cehennemi tasvir ettiğini düşündüm, öyle korkunçtu.

Sol bacağında bir ara hiç hareket kabiliyeti kalmamış, şimdilerde ise yine yürüyebilmeye, bazen alışverişe gitmeye, market arabasını itmeye bile başlamış. “İyi ki bir ofise gitmem gerekmiyor, evden çalışabiliyorum” diyor. İşkolik King hastalığı yüzünden müzik hayatını da bir süreliğine çok yavaştan almak zorunda kaldı, o süreç içerisinde konser vb. söz konusu olamayacağı için evde oturup Mercyful Fate ve King Diamond’un yıllardır beklediğimiz DVD’leri üzerinde çalışmaya devam etti mümkün olduğu kadar. Bunlar aslında çıkmış olacaktı şimdiye kadar ama ne yazık ki birçok teknik sorunun yanı sıra King’in sağlığı buna izin vermedi. Şimdilik 3’te biri hazır diyor. Önce bu DVD’leri bitirecekmiş, yeni albüme ancak ondan sonra başlayacağını söyledi.

Belki bir yıl içerisinde tekrar konser verebileceğinin müjdesini vermesi ise beni çok sevindirdi. Son üç yılı “waste of time” (boşa geçen zaman) olarak niteleyen King, yeniden aktif olabileceği zamanı iple çekiyor. Ameliyat olmayı ise tercih etmiyor, hissiz kalma riski taşıyormuş.

Bana evliliğin nasıl gittiğini sordu, biraz bu konuda konuştuk. Kendisi belli ki çok tatlı bir kız olan ve telefonda konuştuğum kadarıyla çok sempatik bulduğum Livia ile çok mutlu, ilk karısının aksine. Daha önce bu konuda bana her şeyi ayrıntılı olarak anlatmıştı, nasıl sorunları olduğunu, neden ayrıldıklarını, şimdi de bilmediğim detaylar ekledi üzerine. Tabii bunlar çok özel olduğu için burada paylaşacağım konular değil. Ama King’e hak vermemek de elde değil onu dinleyince. Benim çok önemsediğim değerler, davranış, duygu ve tutumlar onunkilerle aynı, o yüzden bu ilişkiler konusu açıldı mı tamamen aynı fikirde oluyoruz.

Konu nasıl oraya geldi hatırlamıyorum ama bir ara “Şu Rob Trujillo da çok iyi çocuk, onu çok eskidendir tanır severim, Metallica’ya girdi ama hiç değişmedi” dedi King. Suicidal Tendencies ile 1993 konserinden bahsetti, “Suicidal, Mercy ve Metallica konseriydi” dedi, anılar tazelendi. “Metallica demişken” dedim ve bir hafta sonra Sonisphere’de çalacaklarını söyledim. King’in kankaları olan Metallica elemanlarının nasıl insanlar olduklarını sordum, çok iyi çocuklar olduklarını, hiçbirinin değişmediğini, fanlarına çok değer verdiklerini ama ne yazık ki hep çok sıkı bir zaman planına uymak zorunda oldukları için belki onları görüp konuşmamın zor olabileceğini söyledi. Vakitleri varsa kesinlikle havalı davranmayacaklarını ve rahat rahat muhabbet edebileceğimizi söyledi. “Ama Sonisphere’de denk getiremezsen bizim buradaki bir Metallica konserini kolla, kocanla kalk gel, ben sizi tanıştırırım, hem Livia ile at binmeye gidersiniz!” dedi. “Bak yaparım bunu!” dedim, “Yap tabiî ki, ben ciddiyim!” dedi.

Guitar Hero Metallica’yı aldığımızı ve Mercyful Fate Medley’i çalıp “You Rock!” mertebesine ulaştığımı da söyledim gururla (tabiî ki “easy”de :p). “Süper! Bir de beni gördün mü, harika olmamış mıyım?” dedi, “Kesinlikle, en mükemmeli sen olmuşsun!” dedim. Gerçekten de öyle değil mi? Diğerleri çok daha robotik dururken King nasıl da gerçek gibi. Üstelik Metallica üyelerine yapılan o işlem – hani yeleklerle, kablolarla hareketlerini kaydetme işlemi – King’e hiç yapılmadığı halde böyle müthiş bir sonuç elde etmişler.

Bir ara ödüllerden konu açıldı – King ile daldan dala! – ve ödüllere zerre önem vermeyen King hiçbirini almaya gitmediğini, çoğunu görmediğini, muhtemelen Andy La Rocque’nin evinde olduklarını söyledi. Brian Slagel onu arayıp Grammy adaylığı için kutladığında (2008, Best Metal Performance, Never Ending Hill şarkısı) “Niye aday göstermişler ki?” olmuş tepkisi. Danimarka’ya da kendisine “Lifetime Achievement” ödülü verilmek istendiğinde gitmemiş. Alakası yok bunlarla. Varsa yoksa çalışmak! Arada çıkardığı remastered albümlerden konuştuk, The Spider’s Lullabye’ın bir türlü düzeltilemediğinden, tamamen “f.cked up” olduğundan, ama The Graveyard’ın çok daha güzel hale geldiğini düşündüğünden bahsetti. Ben tabiî ki bunları çoktan arşive dahil etmiştim bile, dolayısıyla bunlardan konuşmaya biraz devam ettik.

Ev hallerine gelecek olursak: kedileri Ghost ve Magic ölünce şimdi iki yeni kedi yavrusu evlat edinmişler, isimlerini de olduğu gibi bırakmışlar: Hans ve Benji! Çok tatlı olduklarını, birazdan gidip onları besleyeceğini söyledi. Kedim Merlin’den de konuştuk, ve bu hayvanların müthiş sezgilerinden. En sevdiğim kedi şiirlerinden biri olan T.S.Eliot’un “The Naming of Cats”i bilip bilmediğini sordum, okumamıştı. İstedi, ben de mail atarım dedim.

Fanlarına en büyük değeri veren sanatçılardan biri King, ve bunu kanıtlarcasına ara sıra yaptığı yeni bir uygulamayı anlattı bana. Durduk yere bir fanını arıyormuş mesela “Bakalım ne yapıyor şu anda, bakalım nasıl bir hayatı var” diye. Ukrayna’ya böyle bir arama yaptığında çocuk mesela tam en iyi arkadaşının düğünündeymiş, “King arıyor seni, koş!” demişler, çocuk ilk “Ne?? King??? BENİ Mİ ARIYOR???” şokundan sonra eve kadar yedi kilometre koşmuş telefona yetişmek için!

Kendini üstün görmekten, başkalarına tepeden bakmaktan bu kadar uzak olan bu güzel insan sevilmez de ne yapılır? Metallica gibi onca büyük gruba ilham kaynağı olmuş bir sanatçı bu kadar mı mütevazi olur? Şimdi boynuz kulağı geçmiş, onbinlere çalarken King kıskanıyor mu, asla. Takdir ediyor, onlar adına seviniyor, ve yine kendi işine bakıyor. “Büyük” olmak sadece seyirci/dinleyici sayısıyla, prodüksiyonun göz kamaştırıcı olmasıyla, tişörtlerinin çok satmasıyla vb. olmuyor işte. Sahnedeki sanatçıyı seversin, yaptığı müziğe, şova bayılabilirsin, karizmasına, duruşuna hayran olursun, ama sahneden indiğinde “insan” olarak yanına bile yaklaştırmak istemeyebileceğin bir kişilik olabilir o sanatına hayran olduğun kişi. İşte hem harika bir sanatçı, hem de harika bir “insan” olabiliyorsan bu senin kalibre farkını ortaya koyar, ve King – daha doğrusu Kim – kesinlikle ikisinde de en üst mertebelerde. Bu yüzdendir bütün bu sevgim ve saygım.

Biz böyle dırdırdır konuşurken saat iyice geç olmuştu benim için, onun da kedişleri acıkmış olmalıydı. Son veda konuşmaları yapıldı, selamlar söylendi ve nihayetinde ahizeyi yerine koydum, çok uzakta da olsa bir “kindred spirit” ile konuşmuş olmanın verdiği huzur içinde.

Seyda “Abigail” Babaoğlu

19 Ağustos 2010 Perşembe

Zeytinli Rock Fest, 5 Ağustos 2010


Bir önceki yazımda rock fest'ten başka herşeyden bahsettiğime göre şimdi gerçekten biraz burada olan biteni özetleyelim.

Efenim 4 Ağustos gecesi sabah 4'lere kadar Emre Aydın dinlemek zorunda kalıp uyuyamayan organizmalarımızı 5 Ağustos sabahının erken saatlerinde yine ayağa diktik. Sevgili eşim Metehan Mert Çakır'ın Rock FM 94.5'in genel yayın yönetmeni oluşu demek, her türlü yayın ile ilgilenmek zorunda olması demek bir ton başka işin yanısıra. Dolayısıyla sabah saatlerindeki Rabarba programıyla da ilgilenmek durumunda kalıyor, ardından da kahvaltıya koşturuyoruz.

Buradaki kahvaltı bizi Tang manyağı yaptı. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir içecek yoklukta pek de değerli olabiliyor! "Gitmeden bir Tang daha yapıştıralım!" repliği en çok duyulan repliklerden biri oldu.

Bugün kahvaltıda Helldorado tayfası ile de karşılaşıyoruz. İnsan bir terlik getirir dimi sevgili Norveçli dostlar - çıplak ayakla dolaşmak pis bişi!:)

Kahvaltı masamıza bir baba herhalde 2-3 yaşında olan oğlunu getiriyor, bizim Mesut'u (Süre) Barış Manço'ya benzetmiş. Büyüdüğünde "Ben küçükken Barış Manço'nun kucağına oturmuştum" diye anlatır. Yalnız tarihler tutmayacak:P.

110 tayfası da bugün mekana ulaşıyor. Kendileri kısmen komşumuz olur, bir üyesiyle aynı apartmanda yaşıyoruz. "Oooo komşu hoşgeldin!" dediğimiz grup üyeleri otelde de komşumuz çıkıyor. Candan (Tezel) ile hemen denize gitme planı yapıyoruz. Buranın denizi 2 sene önce geldiğimizde buz gibiydi, ben de soğuk deniz seven biri olarak "Oh serinleyeceğiz" diye mutlu olmuştum. Buradaki sıcaklık ve nem devamlı klima ile yaşamamıza sebep oluyor çünkü. Ama deniz hamam suyu gibi!! Üstelik bulanık ve dalgalı. Her ne kadar bize katılmış olan "sayı"lı gruplarımızdan 4 x 4 tayfası ve 110 elemanları ile denizde her türlü avam eğlencesi ile (deve güreşi örneğin) serinlesek de bu deniz sefası bana kum üzerinde rahatsız bir varlık sürdürmemizle ve güneşten kaçmanın imkansız oluşuyla 70'li yıllardaki Erdek'i hatırlatıyor.

İyice yorulmuş olarak odalara dönüyor ve duşlarımızı alıyoruz. Metehan Arka Koltuk yayını için hazırlanıp çıkıyor, bugün çok fazla konuğu var çünkü. Yayına önce 4x4, sonra 110, ardından da Helldorado misafir oluyor. Yayın yaptıkları mekan ise otelin hemen yanında bulunan çimenlik!
Arada bir yanlarına inip fotoğraflarını çekiyor veya sinekkovar sprey ikramında bulunuyorum iyi bir ev sahibesi olarak. :)

Yayından sonra akşam yemeği için otelden çıkıyoruz. Aşağıda Levent arkadaşımızı rehberi olduğu MFÖ ile konuşurken görüyoruz. Fakat otelin açık büfesine geleceklerini hiç ummuyorken bir bakıyoruz ki orada beliriyorlar. MFÖ'nün oraya gelmesiyle alkış kopuyor!! Adamlar için ne kadar rahatsızlık veren bir durum olmalı...Ama kendileri istemiş orada yemeyi. Zaten hep yaşadıkları bir durum olsa gerek.

Yemek sonrası geceye hazırlık için odalarımızda dinleniyoruz biraz, ama yine ters giden birşeyler var (ilk günden çok daha az terslik olsa da)...Çünkü İstanbul Arabesque hala sahnede değil! İlk gün de iki saat kadar sarkma vardı, anlaşılan bugün de farklı olmayacak. Nitetim iki saatlik gecikmeyle, saat 21.00'de sahne alıyorlar! Dört x Dört dostlarımızı izlemek için nihayet sahne kenarına geldiğimizde ilk önce yine performans aralarında müzik çalmamasını yadırgıyoruz. Bizler sahne arkasında yine 110 ve 4x4 ile muhabbet ederken sahnede son hazırlıklar tamamlanıyor ve nihayet Deniz, Göktuğ, Burak ve Arbak sahne alıyorlar. Tecrübeli müzisyenler profesyonel bir biçimde seyirciyi gaza getirmeyi biliyorlar. Ben de onları ilk kez canlı izleme şansı bulmuş oluyorum. Genelde son dönem Türkçe Rock yapan gruplarının birçoğu "not my cup of tea" tarzında olsalar da yine de sevdiğimiz dostlarımızı izlemek her zaman bir zevk. Gerçi arada birşey almak için odaya kaçıp gizli gizli kitap okumuyor değilim! Bu halimle ders kitabı arasına Zagor koyup okuyan veletlere benzetiyorum kendimi. Ama naapiim, "Firmin" bitmek zorunda, çok merak ediyorum!!!

Sıradaki isim Gökçe. Biz o sırada yine odamıza çekilmeyi tercih ediyoruz. 110 performansını merak ediyoruz, onları izlemek için çıkacağız tekrar. Ama kara haberi alıyoruz çok vakit geçmeden: MFÖ soundcheck'lerini fazla uzun tuttuğu için 110'a MFÖ performansından sonra (!) çıkmaları teklif edilmiş. Bu da sabahın körü demek olacağından 110 iptal oluyor. Özel bir sahne şovu hazrılamış olan dostlarımızı izleyemeyecek olmak bizi en az onlar kadar hayal kırıklığına uğratıyor.

Helldorado sırasında Metehan'ın Survivor'dan arkadaşı Özlem ve onun sevgilisi ile buluşup muhabbet ediyoruz, ardından ben otele yatmaya gidiyorum. MFÖ benim için hiçbir şey ifade etmiyor, sanırım hep Türkiye'de büyümediğimden olsa gerek. Odada uyumaya çalışırken (ve başaramazken) bakıyorum ki aslında tüm parçalarını biliyorum, ama alandan gelen mutluluk ve coşku sesleri benim içimde daha ziyade "bitse de uyusak" şeklinde yankılanıyor. Duygusal bağ olayı bambaşka birşey.

MFÖ performansı saat 5'te bitiyor, nihayet az bir sessizlik periyodu başlıyor!

Ve uyku...

Zeytinli Rock Fest, ya da Worst Festival Ever


Festivalin geri kalanını buradan okuyabilirsiniz:

http://www.delikasap.com/yazi/muzik-odasi/zeytinli-rock-fest-2010-ya-da-worst-festival-ever/1723

5 Ağustos 2010 Perşembe

Muhabirimiz Zeytinli'den sayıklıyor!


Evet, artık kesinlikle tescillendi, kendi tecrübelerimle sabitlendi: insanoğlu şımaran bir varlık! Nerde o eski "ah bir tanecik konsercik olsa" diye sızlanıp yurtdışındaki yaşıtlarımızı deli gibi kıskandığımız günler (ya da 90lar dediğimiz yıllar), nerde şimdiki "öfff yine mi festivale gitçez yeaaa" diyen ben!

Zeytinli Rock Fest'teyim ve otelde oturmayı tercih ediyorum şu an! Ama bu her ne kadar bel ağrısı kaynaklı bir tercih olsa da hiçbir yerim ağrımasaydı da burada olmayı seçebilirdim. Zira şu an kendimi festivale doymuş hissediyorum Sonisphere ve Unirock maratonlarının ardından. Bir de adı üstünde, bu bir "rock fest" - metal grupları ağırlıkta olsaydı ben yine ağırlıklı olarak sahne yanında-önünde-çaprazında olacaktım. Ama Soulfly, Therapy? ve Catafalque dışında pek ilgi alanıma giren grup yok burada bu yıl. Yine de meraklı kişiliğim otelin sahneye çok yakın olması sayesinde tatmin oluyor. Oturduğum yerden sahneyi hem görüyorum, hem de duyuyorum. Cillop. Hal böyle olunca artık "Yeter ulan otur dinlen biraz, bütün sene ayı gibi çalıştın!" diyen bünyeye kulak vermek mümkün oluyor.

Bugün Pin-up izledim ve biraz önce Kolpa set'ini bitirdi. Şu saatten sonra çıkıp Demir Demirkan ve Emre Aydın'ı izleyecek hali bulursam bile yanımda artık "festival sandalyesi" adını verdiğim katlanır sandalyelerden götüreceğim. Rejisör gibi oturur, hem eğlenir, hem yıllarca kendime kötü bakmaktan oluşmuş bel ağrılarımı biraz olsun dindiririm.

Biz metalcilerin ne çok bel-sırt sorunu oluyor yahu! Tom Araya, King Diamond, Metehan ve de ben, not to mention sayısız others. Ama şaşılacak birşey yok - metalcilik demek - hadi genişletelim - rockçılık demek, çoğu zaman saatlerce ayakta durmak demek, ya bir barda arkadaşlarınla eğlenirken, ya bir konserde. Festivalde ise bunu birkaç gün üstüste ve çok uzun sürelerle yapın, işte bel fıtığınız hazır! Hele ki organizasyon işindeyseniz bu ayakta kalma sürelerini 10 ile çarpın, en leziz, en sızma sırt ağrıları kalan ömrünüz boyunca sizi en sık ziyaret eden arkadaşınız olsun! Öldüğümüzde "Ne yaptın şu hayatta ağırlıklı olarak?" diye soracak olurlarsa "Durdum" diyeceğiz çoğumuz.

Kahretsin, şu an bir kahve içmek için neler vermezdim! Ama otelin verdiği ne idüğü belirsiz sıvıdan değil, şöyle taze, lezzetli bir fincan kahve. Gazap Üzümleri'ni okudunuz mu? John Steinbeck'in bu ölümsüz ve kahredici eserini hatırlarım her ne zaman canım bu derece kahve çekse...Ve bunu istediğim zaman gerçekleştirebilmek ne kadar şanslı olduğumu hatırlatır bana hep.

Şu an da aslında konser alanına gitmektense kitap okumaya devam etmek istiyorum. "Firmin" adlı roman, bir kitapçıda yaşayan ve okuyabilen bir sıçan ile ilgili. Çok trajik bir karakter. Bir sıçanın bedeninde dünyaya gelmiş olup da inanılmayacak kadar iyi bir okur olmak, ama beyninin içi bunca bilgi ile doluyken konuşamamak, üstelik de insan kadınlarına hayranlık duymak, üstelik sıçanları her an bekleyen korkunç kaderlerin tehdidi altında yaşamak ne feci, ve bunlar aslında ne kadar güçlü metaforlar kendi durumlarımıza dair.

Sanırım yapacağım belli: çıkıp içecek birşeyler bulacağım, sonra Rock FM işleri sebebiyle ortalıkta koşturan kocama iyi geceler diyeceğim, ve gelip kitabıma gömüleceğim. Firmin'in yaşadığı kitapçı ve tüm mahalle yerle bir edilecek - bu durumla nasıl başa çıkacak ki? Öğrenmeliyim!

Bu arada http://www.delikasap.com/ okumayı ihmal etmeyin, Sonisphere ve Unirock yazılarımı henüz bu blog'a koymadım ama hepsi orada mevcut. Adres her zamanki gibi "Abigail'in Laneti" köşesi!

18 Haziran 2010 Cuma

Bu bir karne yazısıdır



Öğretmenlikten aldığım hazzı başka hiçbişeyden almadım. Belki bilardo…Ama yok yok, öğretmenlik daha güzel. (Tribute to Umut Sarıkaya). Galiba dünyanın en güzel işini yapıyorum. Ama kötü tarafları yok değil. En kötüsü de kalbine soktuğun yavrucuklarla ayrılık zamanının gelmesi.

İki yıl boyunca gud mornink, baybay, dis iz dı futbol dediz dı futbol derken yine bir batın yavru ile ayrılık zamanı geldi çattı. Onlar ÖSS stresine girecek, başka başka sınıflara dağılacak, ve ben artık onların dersine girmeyeceğim. Besle büyüt, sonra onlara nasıl bakacaklarını bilmediğin başkalarına teslim et. Herhalde çocuğunu evlendiren ebeveynin hissettikleri böyle bir şey olsa gerek.

Bugün karnelerini yazdım. En sevmediğim işlerden biri. Bir bölüm var ya hani orada, yorum yazman isteniyor, ama o bölüme yazabileceğin ve yazamayacağın şeyler belli olmakla birlikte zaten çok da minik ve kısıtlı bir yer. İşte onu doldurmak bana zul geliyor. Demek istediklerimi değil de kısacık şeyler yazabildiğim bu kutucuğa sığmayanları, taşanları, gerçek duygu ve düşüncelerimi burada yazmaya karar verdim o yüzden.

Son iki yıldır starring in dis edvençır muvi yapan o kadar güzel, o kadar bıcır bu bebeklerimden bahsederken aslında hepiniz üstünüze alınınız sevgili geçmişteki ve gelecekteki öğrencilerim.

Hayatlarının en değişim dolu, en çalkantılı, en büyük mutluluk ve en büyük yıkımlarından bazılarını yaşadıkları bu yaş diliminde (15-17!) beraber oluyoruz. Sınıf ortamı büyülü bir yer. 29 insan, 29 mucize. Bir paylaşım içindeyiz, konuşmadığımız anlarda bile. Her şeyi konuşuyoruz, en banal konudan tut, en ciddi konulara kadar. İnsan ruhunun en ermiş halinden en karanlık derinliklerine inebiliyoruz. Tarihte gezintilere çıkıp bugüne geliyoruz ve istediğimiz an geleceğe de ışınlanıyoruz. Yeri geliyor Tatooine gezegenini ziyaret ediyoruz, yeri geliyor Avustralya güneşi altındaki Aborijinleri. Geçmiş ve gelecek, gerçeklik ve hayal, güzellik ve dehşet, ümit ve kabulleniş, siyah ve beyaz ve gri bölgeler, hepsi o sınıfta, o 40 dakikada yaşanabiliyor. Birlikte geçirdiğimiz o 40 dakikalar bana hiç yetmiyor, ne mutlu bana ki onlara da bazen yetmiyor, teneffüslere de taşıyoruz bazılarıyla. Aydınlık yüzlerinde, parlak gözlerinde, kocaman gülüşlerinde her sıkıntını unutuveriyorsun o 40 dakikalığına. Etkisi sonrasında da sürüyor hatta, ruhunu yıkayıp pür-ü pak yapıyorlar bir nevi. En güzel terapi, en etkili antidepresan, en rahatlatıcı meditasyon bu 28 güzel ruh, bu 28 güzel yüz ile aynı sınıfta o 40 dakikayı geçirmek.

Bazen bir dakikaları bir diğerine uymuyor, bazen dünyanın en olgun yetişkinlerinden daha yetişkin, daha bilgece sözler ediyorlar, bazen bakıyorsun aslında sadece top oynamak isteyen, ya da ilgi isteyen, ya da henüz kirlenmemiş iç dünyalarını sana açtıklarında kol kanat gerip korumak istediğin küçücük çocuklar oluveriyorlar.

Mesela Ada var aralarında. Karakterli, muhalif, nazik, akıllı, güleryüzlü ve dürüst, sürüngen-, deniz-, müzik-, Asterix- ve Star Wars-severliğiyle de fena halde sevgi beslediğim yavrukuşum. (Quote: “Ne?? Backstage’e mi giriyoruz??!”J ). Alp ve Berkay genelde dalga geçmelerime maruz kalan (“OK, now say the same thing in English!”J) ama bazen beklenmedik derecede olgun ve doğru şeyler söyleyen çok şirin şeyler. Hani okullu dizilerde sınıfın arkada oturan, dersten kopuk gözükmekle birlikte aslında çok da hisli olan çocuk tiplemesi vardır ya, hafif Kurtlar Vadisi tribinde, hah işte, onlardan. Ama ne yalan vardır onlarda, ne dolan. Dürüst, kadir-kıymet bilen, güzelim çocuklar. Bir de İldeniz vardır yanlarında üçüncü ekürileri. Rafa koy seyret - bir surat bu kadar mı güzel olur, bir ağız-burun bu kadar mı hokka olur! Sanırım bu sebeptendir ki Gamze de bazen dersi dinleyeceğine İldeniz’le muhabbeti tercih ediyor ve onu zorla bu aktiviteden koparmak zorunda kalıyorum (hemen spekülasyona başlamayın, sadece arkadaşlar, onu da belirteyim! J). Gamze demişken, adını veren gamzeleri ve yine bir başka porselen bebeğe modellik edecek yüzü ile o kadar güzel bir kız olup klasik genç kız endişelerini yaşıyor dış görünüşü ile ilgili. Son derece gereksiz bir şey, zira dört kızım da birbirinden güzel, her biri kendine özgü bir şekilde. Eda davranışlarında bir olgunlaşma sürecine girdi bu yıl, bu onu daha da güzel hale getirdi, cupcake gibi bir şey kendisi. Duygu ise zaten olgun, sorumluluk sahibi ve bilinçli olmanın hoşluğuna, bir balerin zarafetine ve bir bebek yüze sahipti her zaman, değişen birşey olmadı. Ezgim ise bir Tim Burton karakteri. Kıvır kıvır saçlarının arkasına ve kocaman hırkaların içine gizlenen, kitap okuyan, kendi dünyasının içinde huzur bulan bir küçük yavrucuk. Bazen zorluklar yaşar kendince, ama bu zorluklar onu daha da güçlendirecek. İleride bir kelebek gibi değişim geçireceğinden emin olduğum bir karakter. O bir İngilizce gazisi aynı zamanda, tıpkı Bahri gibi. Dünya sevimlisi Bahri ve sıra arkadaşı Cem bazen Muppet Show’daki Waldorf ve Statler gibidirler, hem didişir, hem birbirleri olmadan yapamazlar. Cem çok rahat ve sevimlidir, hiçbirşeyden endişe etmez, hiçbir zaman onu paniklemiş göremezsiniz. Onun bu rahatlığı ve “idareciliği” İlhan Can’da da var, ama Yağız ile sıra arkadaşlığı onun için gayet faydalı oluyor (Angela Merkel okulumuzu ziyaret ettiğinde giydiği takım elbise ve gözlükleriyle “meğersem biz onun korumalarıymışız” oyunu oynarlarken rolünü benimseyişi gözümün önünden gitmeyecek.J ) Yağız demişken - çok sevimli, çok akıllı, çok çalışkan, “böyle oğlum olsun” dedirten cinsten – bir de gözlerindeki fırlama pırıltıya bayılıyorum. Evleneceği kadın sarışın ve yeşil gözlü olacak. Gelecekteki oğlu ise – Çağrı Cem’di dimi Yağız’cığım? – bana el öpmeye gelecek. Arda da sınıfın diğer bir lokomotifi. Her daim düzenli ve çalışkan, aktif ve aynı zamanda çok sevimli. Bir de kocaman cüssesiyle uzun eşek oyununa alınmıyor (akıllıca bir karar!). Teneffüslerde Orhun’u “şaka amaçlı” tartaklama çabaları her zaman Orhun’un “Hocam yaaa, ben küçüğüm diye bana yapmadıklarını etmiyorlar! Yazık günah ama bana!” diye bana sığınmasıyla son buluyor. Orhun hep über über bakar, sarışın mavi gözlüdür, gürbüz bir Alman delikanlısı olabilirmiş pekala. Sadece Almanca bilmeyişi biraz sıkıntı yaratıyor bu konuda. :P Umut Sarıkaya sever o da benim gibi, ihbin ihbin güleriz bazen aramızda. Çok tatlıdır, sohbeti çok keyif verir, rahattır o da, dikkatsizliğe varacak kadar, aynı Tümer gibi. Tümer ileride henüz ne olacağına karar vermemiş – mesleki açıdan değil, o belli, bilgisayar mühendisi olacak – ama bazı kişilik özelliklerinde daha git-gel aşamasında. Bir ders aktivitesi olarak son derece güzel ve romantik şiirler yazabilirken aynı zamanda, ımmm, burada nasıl ifade etsem, çok romantik olmayabiliyor. ;) İlişkilere bakış açısından 17 yaş zaten oldukça tuhaf ve bulanık bir dönem. Ama bir kendini karşı cinse beğendirme çabası hepsinde fazlasıyla mevcut. Bana da kendilerine takılma fırsatı sunuyor, çok eğleniyorum.J Berkay’ın yaz günü “artislik olsun diye” deri mont giymesi, kadınların büyük çoğunluğunun sakallı değil traşlı erkeklerden hoşlandığını öğrenen Burak’ın yıkılması (sakal bırakma çabası tarafımca devamlı sabote edilir), o doğal haliyle son derece güzel olan kızlarımızın kendilerini tüm yasaklara rağmen mütemadiyen boyama çabaları, pırlanta küpe takıp gelmiş Yağız’ın “Çok Beyonce olmuşsun, pek güzel!:P” dediğim zamanki mesajı alıp küpeyi istemeden de olsa çıkarması, ertesi gün daha maskülen, siyah bir küpeyle gelmesi, Tümer’in “Kızlar benimle ilgilenmiyor!” demesine “Daha iyi, lisede popüler olan çocuklar genelde sonra bir şeye benzemez, ama sen ileride çok prim yapacaksın, inan bana” dememle biraz rahatlaması…hepsi, hepsi, o kadar şirin, o kadar tanıdık ki. Hepimiz de bu yollardan geçtik. En kötü aşk acılarından bazıları da bu dönemde yaşanıyor. Hayata küsebiliyorsun bir dönem. Ama inatla toparlanıyorsun yeniden. İnat demişken, Berk’in kararlılığına saygı duymamak elde değil. O montla o sıcaklarda bile oturdu ya, pes! Ama artık kazağa geçmiş olduğu için çok mutluyum. Kömür renkli saçlar, kömür parlaklığında gözler, bir de o eski güzel gülüşü geri gelsin Berk’in, işte size harika bir delikanlı. Kömür karası gözlere tek sahip olan Berk değil tabii, bir de Can var ki telaşlı hallerinin şirinliği ile sakin hallerinin rehaveti ile kunduz gibi bir şeydir (bunu genç delikanlılar için söylememeliyim, farkındayım, ama benim gözümde bebeksiniz işte, naapiim?!:P) Kuzularımın içinde gülümsedikleri zaman göz kamaştıran bazıları var ki bir de onlara değinelim. Bunlardan biri Şafak. Bir insanın içi dışına ancak bu kadar yansır. Çizimleriyle de ün salmış bir arkadaşımızdır, sıraya çızdiği (ve sonra sildirttiğim) Ogün Sanlısoy resmini Ogün’e mail atmıştım, o da çok beğenmişti. Ya Alihan? Bir insan evladı bu kadar mı şirin olur? O gülüş, o gamzeler, o maviş boncuk gözler! Ama çenesi düşük, tıpkı kankası Berkay (öteki Berkay bu) gibi! Bunlar tipik spor ve FRP seven tayfa. Bildiğin oğlan çocuğu işte. Her fırsatta ver bir top oynasınlar, ver bir Magic Circle mıdır nedir, öyle bir kart oyunu, oynasınlar, daha mutlusu yok onlardan. Sınıfın bazı sessiz, sakin genç beyefendileri arasında sayabileceğimiz Ata, Alp, ve Okan’ı teneffüste bile herhangi bir gürültü yaparken göremez, duyamazsınız. Onları fark etmek başka yollardan gerçekleşir, örneğin kocaman mavi gözleri ve bazen çok düzgün olup bazen de çivi yazısına benzeyen el yazısıyla Alp, dişlerinin arasında beliren beyaz amorf bir nesne ile hemen dikkati çeker – ve sakızını atması için çöp kutusuna yollanır. Okan genelde undercover kalmayı, sessizliği tercih etse de istediği zaman atılımlarda bulunur, sonra yine geri plana çekilir, olan biteni o şekilde takip eder. Ata o kadar sessiz konuşur ki iki yıldır bizimle iletişim kurmaya çalıştıysa da ne denli başarılı olduk tartışılır. Sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyordu. J “Yazı ile anlaşın o zaman!” diye sivri akıllı bir fikir ortaya atacak olursanız eğer, “Ata’nın yazısını okumak, ağaçta oturmuş bir baykuşun otların arasındaki fareyi görmesine benzer!” diyeceğim. Yani baykuş veya kartal iseniz mümkün! Bir diğer harika karakter Batuhan’dır. Dersin ortasında “Miss!” diye bir sesleniş duyuyorsanız bilin ki hemen akabinde konuyla son derece alakasız bir soru ya da yorum gelecektir! Dikkati çok dağınık bu yavrukuş, meraklı ve düşünceli bir genç olmakla birlikte her daim, üzgün olduğunda bile, gülümsemeyi başaran, pozitifliğin vücut bulmuş halidir. Bir de Ozan var böyle, zaten o da bir müziksever, bir ex-Moshpit-dinleyicisi, hatta babasıyla arabada giderken Arka Koltuk dinleyen bir kişilik – nasıl sevilmez ki bu? J Hele ki yüzündeki şirinötesi benler! Apayrı bir sevimlilik ise Ari. Hani bir casting olsa, “Fırlama tipli genç arıyoruz!” diye ilan verseler, kızıl saçları ve çilleri ile Ari biçilmiş kaftan! Aslında çok iyi bir öğrenci olsa da tembellik etti bu yıl. Seneye okul mu, yoksa oto sanayi’de çıraklık mı, bence karar vermeli. J Last but not least, İbrahim’e değinmeliyiz. İşte yine başka bir örnek insan. Beyefendi, çalışkan, uyumlu, sakin, mantıklı – her insan topluluğuna lazım, sahip olduğu vasıflarla çıtayı yüksek tutan bir başka değer.

Daha sayfalarca yazılabilir onlar hakkında, ama ben karne yazısı yazacaktım dimi? Artık o konuya gelsem iyi olur:

Güzel çocuklarım, bu yıl belki de hiç farkında olmadan beni o kadar mutlu ettiniz ki. Farkındaysanız bu yazıda akademik başarı ile ilgilenmedim denilebilir. O zaten sizin olacaktır aklınızı, zekanızı doğru kullandığınızda, yetenekleriniz doğrultusunda dikkatli ve düzenli çalıştığınızda. Kaldı ki bu konuda sizinle yıl boyunca yeterince konuştuk.

Beni esas ilgilendiren sahip olduğunuz insani değerler. İşte bunlar not ile ölçülemez, ancak kalbinizin bir yerine dokunur, oradan her gün mutluluk yayar hücrelerinizin çekirdeğine kadar. En kötü günlerimde bile sizden yayılan bütün o güzel enerji, derslerde ve ders dışında sizlerle konuşup paylaşımda bulunduğumuz anlar, sizin bütün o saflığınız, o temizliğiniz, o farkındalığınız beni öylesine mutlu etti ve sınıf öğretmeniniz olarak o kadar gururlandırdı ki, sizlerle sınıfımızda olduğum anlarda sıkıntılar, üzüntüler hep geri plandaydı.

Shakespeare babamızdan bir alıntı ile uğurlayayım sizi:

How far that little candle throws its beams; so shines a good deed in a naughty world.

(The Merchant of Venice, Act V, Scene I)

Shine on, my little candles!

With all my love…

Seyda Babaoğlu Çakır

8 Haziran 2010 Salı

See you in another life, brotha!


(Hayır, bu bir LOST’un sonu yorum yazısı değil…Baştan söyleyeyim de!)

Bu paralel evrene geçtiğimizden beri hep farkındayım bunun tuhaf ve yanlış bir alternate reality olduğunun. Dimension door’unu bulsam gidip düzelteceğim her şeyi, Matrix’teki kırılmayı, boyuttaki kaymayı.

Küçükken okuyup korktuğum bir Mandrake sayısı vardı – aynadaki görüntüler gerçeğin tam tersi, evil karakterlere dönüşmüştü. Mandrake nasıl düzeltti sonra hepsini hatırlamıyorum, ama belki de cevap oradaydı…

Bu boyutta her şey ne tuhaf, ne kadar akla mantığa aykırı, ne kadar fantastik, ne kadar da kahredici! Ürkütücü bir bilim kurgu dizisinde yaşıyor gibi hissediyorum bazen.

Ama alternatif evrenimizde her şey hala güzel. Onu bilmek bile rahatlatıyor biraz olsun…Bir gün tekrar “doğru” tarafa geçeceğimize ve bu dizinin de mutlu bir son ile biteceğine inanıyorum.

Orada dost ve aile bildiklerim hala öyleler, onlara her koşul altında güvenebilirim. Orada sevgi var ve arkadaşlık bir şey ifade ediyor. Orada saygı var, ve kadir-kıymet bilmek, ve eğlence, ve dayanışma, ve yozlaşmamış değerler, ve tevazu var. Orada yalan söylenmiyor, orada nankörlük yok, arkadan işler çevrilmiyor, arkadan bıçaklar saplanmıyor – biri saplamaya kalkışsa dost bildiklerin engel oluyor…Orada insanlar hala onları tanıdığım zamanki gibiler. Karakter değiştirmiyorlar. Çirkinleşmiyorlar. 180 derece dönmüyorlar. Bir yerleri kalkmıyor. Dün dündür, bugün bugündür’cülük yok. Verilen sözlerin bir değeri var. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, hatır için çiğ tavuk bile de yenir! Duygular kalıcı, kavgalar geçici, bayramlar barışmak için var, düzenlenen eğlenceler de eğlence için…

Burası ise uçurumun kenarı.
Rüzgar devamlı itiyor arkadan.
Tek başınasın.
Babana bile güvenmeyeceksin.
Devamlı güçlü durmak zorundasın.
Bir an bile rahatlayamazsın.
Sırtını dayayabileceğin bir şey yok.
Tutunabileceğin bir şey yok, incecik bir dal bile, belki bir pamuk ipliği, belki o bile yok...
Sadece kendi gücün, kendi dengen seni ayakta tutuyor.

Ve öyle güçlü ve dengeni koruyarak durdukça, seni itmeye çalışan rüzgara karşı, uçurumun kenarında inatla mücadele ettikçe o kadar güçleniyorsun ki, o rüzgar hiddetlendikçe sen o derece kendi gücüne sarılıyorsun ki, kendine olan inancın senin öylesine sağlam bir şekilde çakıyor ki o uçurumun kenarına, artık aşağı bakıp sadece sırıtabiliyorsun en ufak bir korku hissetmeden, çünkü artık biliyorsun ki seni öldürmeyenin güçlendirdiği doğru.

Esas soru ise şu: bir kız çocuğunun hayali, yalnız ve güçlü savaşçı olmak mıdır, yoksa şımartılan, korunan, güven ve huzur içinde bir prenses olmak mı?

Dimension door’un anahtarını akşam paspasın altına bıraksanıza hanginiz aldıysa. Bari orada bir temiz hava alıp geleyim.

4 Haziran 2010 Cuma

Kız İşleri Bakanlığı


• Kadın dergilerinde veya gazetelerin moda eklerinde her jean modası ile ilgili sayfaya “JEAN’SEL CAZİBE” başlığı atılmasın. Daha fazla tiksindiğim çok az şey var.
• Aynı şekilde iç giyim ile ilgili sayfalarda “TENİNİZDEKİ CAZİBE” filan gibi başlıklar kullanılmasın. Kardeşim, o manken gibi vücudum olsa tenimde ne olursa olsun (ya da olmasın!) zaten cazibe!
• Yeter artık, daha fazla pudra rengi giysi sergilemeyin vitrinlerde! Buna tahrik denir! Dayanamıyor alıyorum, ekonomim mahvoluyor!
• Pudra rengine niye artık rosé denmiyor, merak etmiyor değilim…
• Bana da tulum yakışsın istiyorum! Birileri bu konuda bir şeyler yapmalı!
• Plastik bir flip-flop’un 60-70 Lira gibi miktarlara satılmak istenmesinin hiçbir mantıklı açıklaması yok bence.
• Yaz geldi diye kafama kocaman çiçekli tokalar takmak istemem DNA’ma kodlanmış kadınsal bir şey midir, sıcaklardan dolayı sağlıklı düşünememekle alakalı bir şey mi?
• Sağlıklı bir beslenme düzenine geçmek istiyorum. Buna başlayıncaya kadar ise canhıraş bir şekilde ve kıtlıktan çıkmışçasına dondurma yememi nereye şikayet etmeliyim? Böörtlenli Magnum da yönetiyor ha!
• Ben çocukken en sevdiğim dondurmalar: Dolomiti. Nogger. Wassereis (Waldmeistergeschmack). Eiskonfekt. Of, nasıl canım çekti.
• Dickmann’s getirilsin ülkemize. Onsuz yaşam damarlarımdan biri eksik.
• Kalori yasaklansın. Sadece hayati fonksiyonlar için gerekli olanlara izin olsun.
• Niye hala retro bir Hollanda bisikletim yok? Birileri bu konuya el atmalı.
• Haşlanmış mısırlar süt olsun, dişlere kaçmasın, yürürken üst baş batmasın ister bu deli gönül.
• Ayakkabılar vurmasın, su toplama olmasın, güzel ojeli parmaklarımızı yarabandıyla gudubete dönüştürmek zorunda kalmayalım ey sevgili yazlık ayakkabılar.
• Jel taban, seni seviyorum.
• Otobronzanın benim gibi sıcaktan ve güneşten hiç hazzetmeyen bünyelere günübirlik bronz görünüm vermesi eğlenceli bir şey, ama yok ya, uğraşamam...
• Otuz derece diye bir sıcak olması çok mantıksız. Kime neye yarıyor? İnsanın bacakları şişiyor, başı dönüyor, iş yapması imkansızlaşıyor filan. Polis otuz dereceyi yasaklasın. Yirmidokuza da kılım. Yirmibeş iyi çocuk ama, ona lafım yok.
• Kadın+çikolata=erotizm denklemi de çıkarılsın artık reklamlardan yahu. Gerçek şu ki kadın+çikolata=dobiçlik. Of moralim bozuldu bak. Ver şurdan bi Magnum klasik. *Kotorkkk!*
• Şu sıralar erkek ırkı konusunda kesin kararımı vermiş bulunuyorum: Kız İşleri Bakanlığından “bir kadınla hayatını birleştirmesinde sakınca yoktur” ehliyeti almadan efendim bir rileyşınşip olsun, bir sözlülük, bir evlilik, bir nişan durumu olsun, hiçbirine izin verilmemeli. Ya da üzerlerinde ibare taşımak zorunda olsunlar. Bakanlık uyarısı: Uzun süreli kullanımı ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilir. / Dikkat! Size ve çevrenizdekilere zarar verici madde. / Tüketimi çeşitli sinir hastalıklarına yol açar / Güven, huzur ve romantizm merkezlerine kalıcı zarar verebilir. Çaresi henüz bulunamamıştır. Gibi.
• Şu Y kromozomun bir bacağı eksik ya, hep ondan oluyor bunlar. XX yönetir diyeceğim de, yok, onlarda da bambaşka defektler var.
• İnsanları çok seviyorum. Sadece kadınlardan ve erkeklerden hiç hoşlanmıyorum.
• Işınlama aparatı ne zaman bulunacak yahu? “Skati, beni ışınla!” diyerek hemen işyerinden örneğin Palladium’a teleport olmak istiyorum bazen, hiç İstiklalin yamuk kırık parkelerinde bileğimi bükeyazmadan.
• Eskiden güzel kokulu güneş yağlarımız vardı. Şimdikiler süper faktörlü, alerji korungaçlı, cilt sıkılaştırtmalı filan da HİÇ YAZ KOKMUYORLAR YAA! Oysa eskiden Hindistan cevizi kokulu yağlarımıza arılar gelirdi vızvızvız. Ayrıca kumda yatardık sıcak sıcak eğer canımız şezlong filan istemiyorsa. Şimdiyse bütün kumun üzeri sunbed kaplı, istesen de yatamazsın. Her şey suni.
• Bu yazın çoğunu sanırım Balkonya adasında geçireceğim.
• Ben bunları yazarken benimle yaşayan kedi Merlin suratıma “Meomeo! Beo!” diye bağırıp “Bu insanım da yine çok sıkıcı bugün! Atıcam bunu evden bu gidişle!” diye bir bakış fırlattı.
• Aklıma geldi. Bir ara adım İlker’di benim. Baya baya bakıyordum biri “Hüop! İlker!” dediği zaman. Zaten sokakta arkadaşlar rastlayınca “Baba naaber?” diye selamlardı. O kadar görli muhabbetin üstüne açıklıyorum: aslında ben bir tomboy’um! Peanuts’taki Peppermint Patty gibi ama tam olarak değil de gibi. Daha çok Lucy van Pelt. Charles M. Schulz baba, seni özlüyoruz.
• Kahkül kestirmek istiyorum ama çok korkuyorum. 20 yıldır saçım böyle, ya şimdi iğrenç olursam? Cesaret ediyim mi? (Cesaret benim göbek adım, bebeğim!)
• Mercan renkli sorbeler, limonlu naneli sodalar hepinize! Turkuaz kalın! Muck!

1 Haziran 2010 Salı

Holier-than-thou


Yabancılaştım şu an, dünyaya, insanlığa, her şeye! Beş-on dakika haber seyretmek yetiyor bunun için bu günlerde.

Her yerde insaniyet denen kavramın son kırıntıları da yok edilirken, ahlak, vicdan, merhamet, akıl, sağduyu, onur, kardeşlik, dayanışma gibi kavramlar çoktan anlamadığımız ve öğrenmeye de niyetli olmadığımız bir yabancı dilin bir takım anlamsız ses öbeklerine dönüşmüşken, aslında belki de ben tamamen yanılıyor ve biz insanlığın varoluşundan beri sadece bir arpa boyu bile yol almamışken, ben artık üzüleyim mi, yoksa gerçekleri kabullenmiş bir bilgenin sessizliğine mi gömüleyim bilmiyorum, bilemiyorum. Belki de bir manastıra kapanıp dünyanın pek de uzak görünmeyen sonunu beklemenin vakti gelmiştir. Yahut tam tersine hedonizmin dibine mi vurmak gerekir?

Yoo, sırtımdaki dövme boşuna kazınmadı tenimin altına…

Ah, ama neler neler görmedim ki şu tepesinden dalgalı saçlar çıkan formun içinde yeryüzünde bir yaşam sürdürdüğümden beri. İnsanların düşman, kurban, ya da sömürülecek bir kaynak bellediklerine neler yapabildiğini görmek için 1-2 sayfa tarih kitabı karıştırmak, ya da herhangi bir günlük gazetenin sadece başlıklarına bakmak yeterli. Ama ya arkadaş, eş, dost bildiklerinizin yapabildikleri? Neden bahsettiğimi biliyorsun değil mi? Sömürü, yaralama, eziyet, onuruyla oynama, arkadan bıçaklama, itibar zedeleme, hatta yok ediş, hepsi hemen yanıbaşında! Nankörlük, aldatma, yalan, dolan, ne ararsan en yakın çevrene bak ilk önce.

Aynaya bakmayı da ihmal etme yalnız!...

Koru kendini, koru sevdiklerini. Yaklaştırmamaya çalış hiçbir kötülüğü, uzak tutmaya çalış bulaştırılmaya, sıçratılmaya çalışılan çamurları. Küçük, temiz, ışıltılı havuzcuklar içinde yaşamaya çalış sevdiklerinle.

Herkes kendi küçük ışıltı havuzunu korudukça, temizledikçe, büyüttükçe, belki bakarsın sonunda bir göl, belki bir deniz, bakarsın bir gün koca bir okyanus olur, içine dipten dipten onca zamandır sinsice akıtılmış kara, yapışkan, bulaşıcı yağdan arınmış olarak…

Bir ümit?

25 Mayıs 2010 Salı

Okuma bunu boşuna


Erken çıktığım pazartesilerden biri. Okul bitmiş, keyfim yerinde, ev yolunu tutuyorum. Öğlen sıcağının tadını çıkaran kedilerin, sandaletli turistlerin ve müzik dükkanlarının yanından geçerek İstiklal’e ulaşıyorum ve Taksim meydanına doğru olağan ve bilindik yolculuğuma başlıyorum.

Alman kitabevinin sahibi Thomas ile selamlaşıp devam ediyorum yürümeye. Ne kadar değişti buralar 1983 yılında Türkiye’ye geldiğimden beri diye düşünmeden edemiyorum. O zamanlar daha burası trafiğe açıktı, daracık kaldırımlardan düşe kalka ilerlerdik meydana doğru. Arada BAB cafe’de hamburger yemek için durulurdu mutlaka, içerisindeki music box ile çok “in” bir mekan olmuştu biz liseliler için. Vay be, ne günlerdi…Ardından trafiğe kapandı İstiklal Caddesi. Ne güzeldi ağaçlı hali. Sonra ağaçlar kesildi, çıplak kaldı. Tramvay geldi ardından. Ne çok değişiyor her şey, ne kadar da sık…

Hah, Robinson Crusoe! Uğramamak olmaz. Hemen şu Germania ve Asterix: Uygarlığın Işıkları kitapları alınsın, yazın okunacak yaklaşık 2089408 kitabın yanına eklensin!

Karnım aç. Yemek yemek için güzel bir cam kenarına oturuyor, gelen geçeni seyrediyorum. Düşman ayağa bakarmış – insan ırkından pek hoşlanmadığımdan olsa gerek ayakkabılarını inceliyorum. Beyaz Converse kesinlikle gençliğin tercihi. Topuklu ayakkabıyla güzel ve düzgün yürüyebilen kadın sayısı ise çok az. Çoğu Satyr gibi dolaşıyor. Ama kot montlu, kargo pantolonlu, platform topuklu kız, seni beğendim!

90’lı yıllarda şu süre içerisinde bin tane metalci geçerdi, tişörtleri kesmeye yetişemezdin. Şimdi ise bir adet Pink Floyd tişörtlü çocuğu da sayarsak, Children of Bodom tişörtlü çocuk ile iki adet rock neferi geçiyor. Büyüyüp iş güç sebebiyle şekil şemal değiştireni bilemem tabii. Derken Ozzy Özgür geçiyor, oh diyorum, oldschool bir arkadaşımızı gördüm, işim rast gider artık bundan sonra. J

Yaz rehaveti çökmeye başlamış ortalığa. Dondurma yalayan insanları gördükçe içimdeki kız çocuğu şahlanıyor amman ve diyor ki “Banene! Git bana uçuşan elbiseler al!”. Her kızın pudra rengi bir elbisesi, pastel yeşil fırfırlı başka bir elbisesi ve de pembe kot pantolonu olmalı! Ama sevgili Topshop, sen beni neden üzüyorsun bakiim? Kim sana dedi böyle pahalı ol diye? Hemen indirim yap, uslu bir çocuk ol!

Trallalla diye pudra pembesi elbisemle ilerlerken içimdeki metalci “Gir şurdan Metal Hammer al!” diye böğürüyor. As you wish, Master! Oooo, kapak Zakk Wylde. Güzel sayı! Soulfly yeni parça ( “Kingdom”) çok sarmadı ama Dimebag’in “Dime’s Blackout Society” ilginç (Razor CD’den bahsediyorum evet).

İçimdeki Oburiks “Git şu Starbaksta cupcake ye, kahve iç, dergini oku!” diyor ama dışımdaki dobiç “Yürü git eve! Yeter yedin!” diye onu dolmuşlara yönlendiriyor. Fakat 202 otobüsü bir an uyumak için cazip bir alternatif gibi gözüküyor, dolmuş yerine otob’a binip üst arka bölüme gidip yayılıyorum umarsızca. Ama Tutatis adına! Bir daha aynı hatayı yaparsam kunduzlar kovalasın beni! Bir Mecidiyeköy bu kadar mı tıkanık olur! Uyudum uyudum bitmedi yol! Sonra bir de tuhaf bir erkek ırk mensubu otobüse biner. Önce biraz önüme oturur, sonra beğenmez, otobüste yedibin tane boş koltuk varken illaki gelir direk dibime yerleşir!! Neden yahu??? Neyse ki Metal Hammer vardır, onunla meşgul olurum eleman gidip personal space’imi boşaltana kadar.

Veeee nihayet evdeyim! Ve akşam LOST sona eriyor! Hazırlıklarım tamam, yiyecek-içecek stokları tamam, telefonlar kapalı, her şey hazır! Hadi hayırlısı!

Edit: Final için çok şey söylenebilir…Belki sonra.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Just Another Day On Planet Metal


Müzik setinde dönmekte olan CD’de şu an Bhayanak Maut adlı Hintli öküz metal grubu çalmakta. Hindistan’dan böyle bir müziğin çıkabileceğine inanamamam herhalde Amerika yahut Avrupa tayfasının Türkiye’den Metal duydukları zamanki duygu ve düşüncelere benziyor.

Bazen uçsuz bucaksız zannettiğimiz dünyamızın aslında ne kadar küçük olduğunu, birbirimize ne kadar benzediğimizi anladığımız zaman (bkz. her ülkede, her şart altında metale gönül vermiş insanların bulunması), ya da aslında hepimizin bir şekilde bağlantılı olduğunu anladığımız zaman fark ediyoruz (bkz Kevin Bacon oyunu). Ya da bir idol öldüğü zaman tüm dünyadan yükselen üzüntü dalgasına kapıldığımızda. Ronnie James Dio’yu kaybettiğimiz için dünya metal kitlesi olarak aynı üzüntüyü hissetmiyor muyuz? Amerika’daki Lars da üzülüyor, Almanya’daki Schmier de, Türkiye’deki ben de, muhtemelen Vietnam’daki Black Infinity elemanı da…

Bazılarımız bu gezegenden göçerken – ya da sadece form değiştirirken? – Planet Metal’de bir gün daha yaşadığım için şanslı sayıyorum kendimi. Daha dinlenecek çok şarkı, okunacak, kafa yorulacak çok lirik, izlenecek çok performans varken ne kadarını bünyemin bir parçası yaparsam kardır!

Bu bağlamda Metal Hammer’in verdiği Planet Metal Compilation’u şiddetle tavsiye edilir. Stay heavy!

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Öylesine


Bugün işten erken çıktım. Hava da güzeldi, dedim ki eve gitmek için servisi beklemeyeyim. Tünel tarafından Bostancı tarafına yolculuğum İstiklal’den geçerek başladı her zaman olduğu gibi. Fakat şu eve varmış olduğum an yol boyunca aklımdan geçmiş olan birkaç şeyi yazasım var. Nedeni yok, sadece parmaklarımın ucu karıncalandı.

  • Bir mezun kızımıza rastladım yolda. Okul hiç ona göre bir okul değildi, çok zorlanıyordu, ama şimdi bakıyorum yolunu gayet güzel çizmiş, başarıyla yürütüyor işini. Çok sevindim. Bütün gençlerin yolu açık olsun bu zorlu ortamda.
  • İstiklal’den çok sıkıldığımı bir kez daha fark ettim. Her ne kadar onca çeşit insan ile çok neşeli ve kozmopolit bir ortam olsa da, artık sanırım çarpışmamak için devamlı manevra yapmaktan sıkılmışım, rahatça yürünebilecek, kalabalığın ancak İstiklal’in yarısı kadar olduğu bir cadde istiyorum. Ayrıca kaldırım taşlarına bakmak istemiyorum. Zamanında eşek yüküyle para harcanmış yollar bir zahmet düzgün olsun, yamuk yumuk taşlara takılmamak için bin takla atmak zorunda kalmayalım! Hayatımın en mutlu ve en korkunç anlarından yüklü bir kısmını geçirdiğim bu caddede hayatım devam ediyor, yolum devam ediyor.
  • Adidas’a giriyorum, görevli eleman Motörhead çantamı beğeniyor, sempati alışverişi yaşanıyor. Ayakkabı alışverişi ise numara yokluğundan erteleniyor.
  • Starbucks’ta bir kahve içiyor, Moby Dick’teki Starbuck karakterini düşünüyorum. Sonra da bir fincan kahveye biçtikleri fahiş fiyatı! Azaltmak lazım bütün bu tüketimi. Gazetemi okuyorum, Fenerliler kendi stadlarını yakmış şampiyonluğu Bursa alınca. Nasıl bir zihniyettir bu? O diil de Ragga Oktay’ın çok eğlenceli bir şarkısı vardı yıllar önce, böyle bir şampiyonluk filan için mi yapmıştı neydi? Ragga Oktay nooldu hakkaten yahu?
  • Ayrıca bana ne futboldan. Zerre ilgilenmem. Beni dün gece sarsan tek olay Dio’nun ölüm haberi oldu. Holigan zihniyete Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey yapamam.
  • Holigan dedim de Athena’nın Serseri Mayın parçası ne eğlenceli bir parçadır Yarabbim!
  • Bambi’de bir tavuk dürüm molası. Elma-havuç içerek fitness yolunda ilerleme sağladığını sanmanın dayanılmaz hafifliği.
  • Sarı dolmuş şoförü sahil yolu istiyor, ama Ziverbey veriliyor. Sinir küpü olmuş genç şoförümüzle yola çıkıyoruz. İstanbul denen tımarhanede yol alırken bir yandan kornalar, bir yandan radyoda bangır bangır Türk popu, bir yandan trafik, önümüze atlayan teyzeler, herkese saydıran ve inen yolcuların da arkasından bir şeyler mırıldanan şoför kardeşimiz, hani herhalde Hindistan olmamız için bir tek inekler ve birinin elindeki kafeste çırpınan tavuk eksik. Radyoya kulak veriyorum, “müzik” adı altında ne kabahatler işlenmiş yine, akıllara durgunluk verecek cinsten. Nasal konuşan bir DJ’in pek zeki anonsları (“Aldatmak ilişkiyi sağlamlaştırıyormuş!”) ve sanatötesi lirikleriyle Türk popu şarkıları devam ederken bir bakıyorum Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken servis arkadaşım olan Göksel’in bir şarkısı çalınmaya başlıyor. O tatlı, tanıdık ses hoşuma gidiyor. Fakat yine aynı dönemde BÜ’ye girmiş olan Nil Karaibrahimgil çalınırken, kolay kolay kimsenin bir şeyini kıskanmayan şahsımın, zamanında onun güzelliğini nasıl da kıskandığım aklıma geliyor. Başka hiçbir şeyini beğenmesem de güzellik bakımından dünyada gördüğüm en başarılı birkaç insandan biri hala o kızdır. Ama eskiden bile çok nadir yaşadığım kıskançlık duygusu Allahtan çok uzun yıllardır tamamen yokolmuş durumda. O kadar rahatım ki, herkese de dilerim bunu.
  • Hava kapatıyor iyice. Yarın noolur yağmur yağmasın diye içimden geçiriyorum, her ne kadar yağmuru sevsem de, zira Belgrad Ormanına gidilemeyecek eğer yağarsa. Ama yılda anca 2-3 kez orman ortamına girebildiğimiz için her bir fırsat çok değerli benim için! Kene bile varsa gidelim! Yeşillik özlemim doruklarda. Kuş sesi and temiz hava rocks!!!
  • Kene dedim de Lost’taki Keamy, Robin Hood’da Little John’u oynamış, pek de yakışmış. Ayrıca onu bir kez de sevimli bir rolde görmek hoşuma gitti, yoksa kafamda psikopat olarak yerleşip kalacaktı.
  • Lost bitiyor haftaya!!! O bitene kadar ölmemeliyim!!! Yoksa “bu dünyada bitirmediği işler yüzünden arada sıkışıp kalan ruh” klişesine uyup haunt edicem ortalığı, ta ki son bölümü biri bana seyrettirene kadar.
  • Robin Hood güzel olmuş, Russell Crowe zaten candır bu tip roller için. Cate Blanchett de apayrı güzellikte bir Maid Marion, ikisi bir arada pek hoş.
  • Eve girdim, her zaman olduğu gibi güzeller güzeli Merlin beni karşıladı ve günümün nasıl geçtiğini sordu (“Mrrrreo?”). Bu aralar en sevdiği etkinlik balkona çıkmak olduğu için hemen de balkon kapısına doğru koşup “Aç şu kapıyı bana!” dedi (“Meomeo!”). çıktı otunu yedi hemen ritüelin bir parçası olarak, sonra da gelen geçen arabaları seyretti bir süre sardunyaların arkasına saklanmış vahşi Puma edasıyla.
  • Radyoyu açtım - Rock FM 94.5 tabii ki. Kocamın sesini dinlemek istediğimde gün içinde kendisine telefon etmeme bile gerek yok – saat 17-20.00 arası radyoyu açmam yeterli - kontür gitmiyor hem hohoh J. Redbull Flugtag konuşuyorlar, bu Pazar o iş var. Ne?? Yüzbine yakın katılım mı?? Bu hafta hep etkinlik yahu! Bu akşam da Lamb of God var ama hala bilmiyorum gidip gitmeyeceğimizi. Çok spontan, çok, ele avuca sığmaz, her an her şeyi yapabilecek çok rakınrol insanlarız da ondan!:P
  • Wombat beslemek istiyorum.
  • Bukalemun da beslemek istiyorum. Omzumda dursun, adı da Erol olsun.
  • Baykuş beslemek istiyorum ısrarla! Bir de Kuzgun!
  • Niye benim hala çiftliğim yok??? Biri bana bunu açıklasın!!!

Huysuzlandım bak yine! Gittim ben!

Huzur içinde yat DIO!...

16 Mayıs 2010 akşamı itibarıyla öğrenmiş bulunuyoruz ki Ronnie James Dio efsanesi hayata gözlerini kapamış. Heavy Metal dünyası bir baba’sını kaybetti, hepimizin başı sağolsun. İçime nasıl koca bir kaya ağırlığı çöktü anlatamam. 67 yaş hiçbirşey değil onun gibi bir insan için…Hayat dolu, dünya iyisi bir adamdı. Onu tanımış olmanın haklı gururunu yaşıyorum (bkz. Rock the Nations Festival I başlıklı yazım) içimin kan ağladığı şu dakikalarda. Küçük dev insan, her mosh çektiğimizde seni anacağız. R.I.P.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anathema, 7 Mayıs 2010



Ne bitmez sevgiymiş bu kardeşim! Türk milletinin Anathema aşkı nasıl bir fenomendir, bunun sosyolojik incelemesi yapılmadı mı hala? Biri bana burada neler olduğunu açıklasın!!

Maslak Venue Anathema fanları ile dolup taşan mekanlar listesine eklendi Cuma günü. Aslında isteksizce gitmiştim. "En sevdiğim, eski albümlerden çalmıyorlar ki, eski tadı vermiyor ki, yeni parçaları bilmiyorum ki, üff zaten şimdi önce eve git, sonra yine giyin çık, konser boyunca dur, sıkıl, yorul, amaaaan" derken kendimi Metehan'ıma eşlik etmek uğruna evden dışarı sürüklerken buldum. Uzun zamandır kocamla kendisinin aylardır süregelen Rock n' Dark jürilik görevi yüzünden doğru düzgün görüşemezken, beraber bir etkinliğe katılamazken, bu fırsat tepilmezdi elbette. Böylece nihayet olması gerekene döndük, karı-koca ayrı ayrı değil, birlikte bir konsere gittik. Bizi mekanın önünde beraber bira içip muhabbet ederken gören Mert (Yıldız) ve Murat (Arda) kankalardan aldığımız tepki de bu yöndeydi - "Nihayet yine beraber görüyoruz sizi!". Evet yahu, jürilik yasaklansın!

Mert ve Murat'a, içeride Danny'nin "alt grup" olarak akustik coverlar çaldığını (bir Iron Maiden'dir, bir Fleetwood Mac'tir gidiyordu geldiğimizde), "Birazdan ailem ve arkadaşlarımla dönüp gürültülü müzik çalacağız!" diyerek sahneyi terkettiğini anlattık ve dışarıda takılmaya devam ettik bir süre.

"AAA senin tipin böyle miymiş?!" diyen Arka Koltuk dinleyicisinin sevgilimin dış görünüşüyle ilgili yorumundan ve dışarıda iyice dumanaltı olduktan sonra (sigara yokolsun dünya yüzeyinden!) içeri geçtik ve kısa süre sonra başlayan konseri fazlaca kalmamak düşüncesiyle seyretmeye koyulduk. Ama o da ne? Anathema bildiin yönetti! Zaten Metehan - herhalde TR topraklarındaki tek!- henüz baştan sona bir Anathema konseri izlememiş bir insan olarak merak ediyordu, eh bir de Judgement'tan girdiler, hooop bir anda havaya giriverdik ansızın ve umarsızca, sanki o "Az dururuz yeaaa" diyen şımarıklar biz değilmişizçesine!

İlerleyen dakikalarda balkonda Sleepless çalarken deliren 3 manyak gördüyseniz biri bendim. Hayır utanmadım! Three new songs in a row'larda fena trip, fena progresif kafa takıldılarsa da, parçaları tanımasak da yine de konserin hiçbir anında "hadi gidelim artık" düşüncesi geçmedi akıllardan. Vincent'in hemfikir olduğumuz güzelim ses rengi sağolsun herşeyi dinletiyor insana zaten. Bir de şarkı aralarında o şirin gülümsemesiyle yaptığı anonslar, hatta bir ara millete göğüs kafesini yararak brutal yapma konusunda verdiği dersler (o kız güzeli, çilli beyaz surattan o böğürtü nasıl çıktı bravo), şarkıya doğru düzgün girmeyi beceremeyip "we totally f*cked this one!" diye özeleştiriler ve yaptıkları türü "doom-parody" olarak değerlendirmeleri güldüren anlardı, annelerine yazdıkları One Last Goodbye'ı söylerken Vinnie'nin çaresizlik, özlem ve öfke ile tepinmesi ise en sarsıcı olanıydı bana göre. Jamie'nin konser boyunca silah zoruyla çalıyormuş gibi tepkisizliği ise acaipti.

Yaklaşık 2 saatlik konserin sonunda sahneden ayrılırlarken Vinnie beni balkonda gördü ve şaşırmış ve mutlu bir selam verdi. Ardından zaten kulise yanlarına gittim, 15 yıllık dosta bir merhaba demeden gitmek olmazdı (bkz. daha önceki Anathema yazılarım...Ne uğurlu geldim ben şu adamlara yahu! Nereden nereye...:P). Kan-ter içindeydiler daha, ama her zamanki sıcaklığıyla ben içeri daldığımda "HEYYY SEYDA!" diye beni kocaman gülümsemesiyle karşılamayı ihmal etmedi, ardından Danny ile de sarılıp öpüştük. Biraz muhabbetten sonra dedik ki artık bırakalım da elemanlar rahatça toparlansınlar, biz de ev yolunu tutalım. Yeni bir foto çekilmeyi ise ihmal etmedim - bakalım yıllar içinde ne kadar değişeceğiz daha. İlginç bir foto-tarihçe çıkacak ortaya, henüz bittiğini düşünmediğim (ne de olsa Cihangir'de ev alm...amaaaan!:P). Ben bu Kevene kardeşleri seviyorum. Beraber büyüyüp gidiyoruz işte. Ama bir dahaki sefere ful oldschool setlist olsun.



6 Mayıs 2010 Perşembe

Hic Et Nunc


Belenos adına! 07 BEG, sana ne kadar teşekkür etsem az. The Picture of Dorian Gray, senin de devamlı karşıma çıkarak anlatmaya çalıştığın şey belli, çok da haklısın.

Hic et nunc. Here and now. Şimdi ve burada.
...yaşıyorsun. Tadını çıkar. Gerekeni yap. Erteleme.Fakat unutma ki şu anki "şimdi ve burada"nı nasıl yaşarsan, yarının da ona göre şekillenecek.

Mesela şimdi gidip güzel bir yemek yaparsam, yarınki Anathema konseri için gerekli ayakta kalma enerjisini sağlayacak besinin bir bölümünü alabiliriz karı-koca. O halde doğru hareket bu olacak. Özlü sözlerden de bir anda sığlığın zirvesine çıkabilirim ışık hızını geçerek! Baybay!


5 Mayıs 2010 Çarşamba

Saçma sanal işler!



İçinde yaşadığımız uğursuz internet çağı ne fena şeydir Yarabbim! Fitne, fesat, ahlaksızlığın her türlüsü, her şey – sanki içinde yaşadığımız uğursuz şehir ve onun içinde hareket ettiğimiz uğursuz camia yetmezmiş gibi – sadece bir klik kadar uzak. Bu pis şehirde etraf aç köpekler, leş bekleyen akbabalar, ikiyüzlü çakallarla doluyken, sanal alemin anonimliği ve kolaylığı fena halde işlerine geliyor böylelerinin.

İstesen de uzak duramadığın bir lanet bu – zira her arkadaşın, eşin, ailen, herkes bir şekilde bir takım sosyal sitelere üyeyken onlarla düzenli ve kolay kontak kurabilmek adına bir bakıyorsun ki sen de kapılmış gitmişsin 0’larla 1’lerin uçuştuğu ortama. Eğlenceli de üstelik! ”Outsider” kalmamak adına ödenen bedel çok büyük oysa ki.

İnsan kibirli bir varlık. “Dur şu fotoğrafta güzel çıkmışım, bunu koyayım” derken, beğenmediği fotoğraftaki etiketini kaldırırken, kendini tanıtacak cümleler ararken bir bakmışsın ki haberleşeyim derken kendi kendini sahneler olmuşsun. Kime, neye, niye?

Ben de bunları yaptığımı fark ettim ve kirlendiğimi düşündüm. Ben bu değildim ve bu sinsice gelen değişiklik beni korkuttu. Ben ki her zaman daha iyiye gitmeye, kendimi daha fazla geliştirmeye – ruhen, bedenen, zihnen – çalışan bir garip kul, nasıl hala bu saçma ortamda değerli dakikalarımı harcıyor olabilirdim? Sanal hayat diye bir olasılığın bile olmadığı çocukluğumu özledim bir anda. İnsanlar yüzyüze muhabbet eder, yüzyüze kavga eder, yüzyüze küser, yüzyüze barışırdı. Fotoğraflar hard copy olarak eşe dosta yaptırılır, bir araya gelindiğinde elden verilirdi, belki arkasına bir “caption” yazarak. Binlerce değil, telefonlarını ezbere bildiğin birkaç gerçek arkadaşın olurdu. Hayatın bir ekranın başında geçmezdi ailenle TV seyrettiğin, beraberce Edi ve Büdü’ye güldüğün, beraberce hain Ceyar’a küfrettiğin dakikalar dışında.

Biraz evvel Twitter hesabımı kapattım. Kime ne diye ne yediğimi, nerede olduğumu haber vereyim ki? Tivit hesabı açmamın sebebi sevgili kocam, aşkım, sevgilim Metehan’dı, ama baktım ki onun yazdıklarını takip etmek için hesaba ihtiyacım yokmuş, ilk önce ondan kurtuldum. Küçük mavi kuş ben giderken bir gözyaşı döktü ve “goodbye!” dedi bana. Gudbay küçük mavi kuş.

Facebook hesabımı da dondurdum belirsiz bir süre için. Hayatımda bambaşka önceliklerim varken oradan kaynaklanacak vakit ve enerji kaybına hiç ihtiyacım yok. Zaten kafam bulanıyor binlerce başka sıkıntının, işin gücün ve sorumluluğun içinde, bir de “dur etkinlik mi var, dur şu grup davetlerini sileyim, farmville tekliflerini reddedeyim, aman biri mesaj mı yazmış, ay cevap vermeye vaktim (ya da halim/uygun ruh durumum/sağlığım) olmadı, şimdi yanlış mı anlamıştır, comment’e cevap mı vermedim yoksa, ayıp mı oldu, dur şu linkteki kediler ne tatlıymış bir-iki dakka seyredeyim” vs.vs. ile bir süreliğine alakamı kesiyorum. Daha bunları yazarken bile acaip bir ferahlama hissediyorum – hayırlı bir karar verdiğim kesin!

“Daha bunları yazarken” dedim ya, zaten bu blog olayı şimdilik gayet yeterli benim için, zira yazı yazmak bırakabileceğim bir şey değil, aksine de gayet rahatlatıcı bir eylem. Bu aralar sadece rahatlamaya, yeniden kendimi bulmaya, dengemi kurmaya, ve en önemlisi uzun süredir geçirmekte olduğum sınavlardan ders almış olarak, bir level atlamış olarak çıkabilmek için huzura ihtiyacım var.

Aile – kan bağım olan insanlar ve seçtiklerimden oluşan çevrem – ve sağlık kadar değerli bir şey yok bu hayatta. Bunlara ayırmak istiyorum her ayırabildiğim dakikamı. Bir de tabiî ki şu hayat denen süreyi mümkün mertebe en iyi şekilde değerlendirmek. Kendi kendimle kalıp, kendimi değerlendirmem lazım bir süre, nereden nereye geldim, neler değişti hayatımda, nelerden ders aldım, hangi alanlar üzerinde daha çalışmalıyım, hangi kusurlarımı daha törpüleyebilirim, nelerden pişman oldum, neler konusunda gurur duyabilirim, hangi konularda üstün sayılırım, hangi konularda aciz…Ancak bu şekilde hayatımın bundan sonraki yönünü doğru tayin edebilirim.

Çok spiritüel, çok ruhani değil mi? Eh, öyle. J Hayatımız sadece rakınrol ve parti gibi görünse de şu sanal ortamda, o sadece ne kadar cool ve özenilesi bir yaşam tarzına, ne kadar cool ve özenilesi bir arkadaş çevresine, ne kadar kıskanılası insanlar olduğumuza dair yaratılan illüzyondu.

Bu yazı da böyle bitsin artık. Belki bunu tesadüfen okuyacak “holier-than-thou” kardeşlerime de bir-iki şey düşündürebildiysem ne ala. Hepinize kocaman iyi geceler öpücüğü, kocaman kucak, kalbimden tıp tıp akan sevgi damlacıkları…

Uyku…süt…zzzzz….

19 Nisan 2010 Pazartesi

Yolculuk nereye?


Güzel geçen bir haftasonuydu. Cumartesi taşkınlık dolu oldschool bir Dorock gecesi yaşadıktan sonra - (Münir! Boşa para veriyoruz diyorum!! Hiçbişi olmuyo!!! :P ) - Gülhan ve Tanju Can çiftinin evinde kaldık Hakan ve Sezin güzelleri ile birlikte. www.haykotube.com cicilerinin bana getirdiği kocaman çiçek buketini suya koyduktan sonra hoppacık diye son zamanların en zevkli uykularından birine daldım.

Ertesi sabah Peter Steele'i rahmetle andığımız, October Rust eşliğindeki mükellef bir pazar kahvaltısının ardından Gülhan'cığımla balkonda kahve içme outfit'imi anlatmak istiyorum: ponponlu çoraplarım, çizgili şortum, Pirate Girl baskılı tişörtüm ve hepsinin üzerine deri motorcu yeleğim! Böyle de rakınrol bi insanım sabah kahvesi esnasında bile - cehennem evet!!!:)

Derken Yeşilköy sahilde bulduk kendimizi. Golden Retriever'ların en tatlısı Herkül Can diğer köpüşlerin her biriyle tek tek tanışmayı ihmal etmedi. "Add a friend" hadisesinde tavan yaptı herif!! Yalnız Kangal köpüşünün arkasından havlayıp artislik yapmak için önce geçip uzaklaşmasını beklemesi de efsane bir enstantane oldu.

Yeşilköy sahil saçma derecede Teletabi bir ortamdı. Böyle herkes bi mutlu, bi çocuk sesleri, bi koşturan köpekler, bi pespembe erguvanlar, masmavi gökyüzünde uçurtmalar. Noluyo dedik, alternatif bi evrene mi geçtik nedir? Bu volkanların patladığı, depremlerin ardının arkasının kesilmediği dünya değildi sanki. Klip çekimi olmasındı? Bak kıllandım şimdi!

(Bu arada ikibinon yılındayız ve hala yanardağ falan patlıyor ya, şaka gibiyiz ya kendimizi çok güvende, çok ileri filan zannettiğimiz için, buna çok gülüyorum ben.)

Akşam, yengesi olduğum insan yavrusu tam bir yıldır bu dünyada var diye onu kutlamaya gittim. Leziz pastalar, kayın-ailemin sevgili fertleriyle muhabbet derken artık da haftasonunu noktalama vakti geliyordu. Eve gidildi yatıldı netekim.

Hayat yolculuğumun bu durağını da böyle geçtik. Bakalım buradan nereye çufçufluyoruz...
Yol arkadaşlarıma teşekkürler, kucaklar, öpükler!!!

16 Nisan 2010 Cuma

In-to-the-pit!!! INTO THE PIT!


Şu ana kadar bu blog'a yüklediğim yazıların aksine bu eski bir yazı değildir. Şu an taptaze oluşmakta olan bir günlük yazısıdır kendileri.

Bunca zamandır şu blog'u düzenleme fikri var kafamda. Bütün yazılarımı tek bir adreste toplama isteği, yükseleni Başak olan bir insanın düzen intizam takıntısı...ama vakit ve enerji ayıramıyorum bir türlü. Ancak yavaş yavaş toparlamaya başladım gibi. Tabii ki teknoloji sevmeyen bir insan olarak fotoğraf yüklemeye filan da yeni başladım daha.

Fakat konumuz bu değil. Esas diyeceğim şu ki SAHALARA GERİ DÖNDÜM sayın seyirciler!!! Uzun bir ayrılıktan sonra, neredeyse bir yıldır uğramadığım Dorock'a gittim geçen Cumartesi, ve yarın yine gitmekte hiçbir beis görmüyorum üstelik!!

Herşey çarpık, herşey ters, herşey acaipken insan biraz normallik, aşinalık arıyor hayatında. Hayatımızın çapası, bizi yerimizde ve sağlam tutan şey, dalgalara kapılıp sürüklenmekten, batmaktan kurtaran şey nedir hayatımızda? İş mi? Para mı? Başarı mı? Asla. Ailedir! Sadece kan bağından değil, seçilmiş ailemizden - eşimiz ve dostlarımızdan bahsediyorum.

Bu sebeple attım kendimi dışarıya, özlediğim arkadaşlarımı görmeye. İkinci adresime gittim. Örümcek bağlamış her yeri, güzel bir bahar temizliği yaptım!

GODDESS is back!