26 Kasım 2009 Perşembe

Metallica / Death Magnetic üzerine

Deli Kasap Sayı 4 için kaleme alındı:

Göster yaralarını!

(Dikkat: Çok pis fan yazısıdır! Albümü dinlemeden okumanız tavsiye edilmez!)

Death Magnetic hakkında yazılıp çizilmemiş bir şey kaldı mı bilmiyorum, fakat artık ben de yazmalıyım. Aşkını bütün dünyaya haykırmak isteyen insan modeliyim şu sıralar. İçimde tutamam daha fazla!!!
Kaldı ki artık benimle öylesine bütünleşti, hücrelerime kadar o derece nüfuz etti ki Spiderman’deki siyah yapışkan madde gibi kulağımdan girdi, damarlarımı sardı, dışımı kapladı, ve beni “Bad Spidey” yaptı. Ama hiç şikayetçi değilim, verdiği hissi seviyorum!!!
Uzun bir bekleyişten sonra DNR’dan nihayet Coffin Box’umuz geldiğinde o iğrenç MP3 versiyonu bir kenara attım hemen. Banner’a, postere, penalara filan çocuk gibi sevindikten sonra sıra “esas oğlan’a” geldi. İşte ilk kez albüm kitapçığının sayfalarını çeviriyor ve liriklere dalabiliyordum. Birinin bir tabuta doğru daldıkça haz alması nasıl da çelişkili bir durum olsa gerek dışarıdan bakan biri için, ama değil işte! Esas ben haftalardır bu albümün çıktığından habersiz veya haberli ama umursamayan kitle için o kadar üzülmekteyim ki. Nasıl da hiçbirşey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar. Ne kadar yazık!!! Oysa burada 2008 yılında hala yaşıyor olmamıza şükür ettiren bir olay var, haberleri yok!!!
Lars’ın “bir çift kulak” diye tanımladığı Rick Rubin baba ile beraber mükemmel bir iş çıkarmış ortaya Metallica. Yine neden biricik olduğunu kanıtlarcasına agresyonu ve melodiyi, oldschool Thrash rifflerini ve epik bölümleri, hızı ve yavaşlığı, eskiyi ve yeniyi öyle bir şekilde bir araya getirmişler ki bu karışımı kimse onlar gibi beceremiyor. Onlar yapınca hem yepyeni, taptaze bir şey, hem de asla yanlış anlaşılmaya imkan vermeyecek şekilde bildiğimiz eski Metallica oluyor.
Kimileri şarkıların uzunluğunu eleştirdi ama öylesine güzel ve varyasyonlu şarkılar ki hem hiç bitmesin istiyorsunuz, hem de zaten bir değil birkaç değişik şarkı dinledim hissine kapılıyorsunuz her birinin bitiminde. Soundu eleştirenleri ise anlamak mümkün değil. O hafif kırçıllı, kirli sound’dur albümü çekici kılan şeylerden biri. Oldum olası cillop prodüksiyonlar bana yapay gelmiştir.
Making Magnetic DVD’sini iki saat başından hiç kalkmadan izlemek, parçaların oluşum aşamasındaki isimlerini öğrenmek (Casper gibi), babacan Rick Rubin’in önerilerini dinlemek ise apayrı bir zevk. Hele ki James’in parmaklarının devamlı oturduğu sandalye üzerinde ritm tutması, cep telefonuyla “multitasking” yapması ve her şeyden öte müthiş (!) dans figürleri görülmeye değer! Detaycı bir kimse olarak James’in tişörtlerine (Samhain, Witchfinder General gibi) ve stüdyoda asılı poster ve banner’lara özellikle dikkat etmek de zevk aldığım aktiviteler arasında.:)
Dönelim albüme. Dinledikçe ve dinlerken albüm kitapçığını inceledikçe her şey yerine oturmaya başlıyor. Neden önce bu parçanın sözlerini koymuşlar, neden bu resim var burada, hepsi bir bir anlam kazanıyor. Eminim herkes de kendine göre anlamlandırabilecektir bunları.
Albümdeki rifflerin güzelliği ise ağlatıyor resmen. Broken, Beat & Scarred buna iyi bir örnek. Hele ki bir insan o gün İstiklal’de yürürken birisinde 12-13 yıl öncesinin bir kokusunu (- Blue Jeans -) duymuşsa ve eve gelip bu albümü döndürmeye başlamışsa sadece rifflerin değil, sözlerin de güzelliği ağlatacak cinsten. “What don’t kill ya make ya more strong - Through black days, Through black nights, Through pitch black insides”…hepsinden geçtim But I die hard!;)
The End Of The Line konu itibariyle çağdaş Master Of Puppets bana göre. The Day That Never Comes da zamane One’ı diyebiliriz. Sadece savaş temasıyla değil, yavaş başlayan ve gitgide agresifleşen, sonunda da neredeyse kontrol dışı bir kaosla biten ümitsiz, kapkara bir parça. Savaş teması mı dedim? Klibine bakarsak evet. Ama benim için şu sözlerin anlamı bambaşka:


Push you cross that line
Just stay down this time
Hide in yourself
Crawl in yourself
You’ll have your time.
God, I’ll make them pay
Take it back one day.
I’ll splatter color on this gray.
Waiting for the one
The day that never comes.

Parçanın başından bitimine kadar yaşanan duygular, ve aklımdan geçen ama asla anlatmayı uygun bulmadığım şeyler sonunda öyle yoğun bir hal alıyor ve ruhumdan, beynimden dışarı taşıyor ki Metallica’nın sebep olduğu katharsis sayesinde pırıl pırıl oluyorum, tüm bu yukarıdakiler ve ilgili düşünceler parçanın sonunda güneşte bir çiğ damlasının yok olduğu gibi uçup gidiveriyor, arındığımı hissediyorum…
Peki aranızda Thrash sevip de All Nightmare Long’ u beğenmemiş olan var mı? İmkansız! “You crawl back in, but your luck runs outtt-ah”! Classic Jaymz!!! Ya o arada King Diamond-esk tınılara ne demeli? Zevkten dört köşe olmak demeli! (Bu arada geçen Ozzfest Texas, off, orada olmalıydım…). Arkasından gelen Cyanide ile tempo düşmeden devam!
The Unforgiven III’de duygulanmıyorsanız taştan yapılmışsınız. O güzelim Hetfield sesi “How can I blame you, when it’s me I can’t forgive” derken kayıtsız kalmak imkansız. The Judas Kiss aksak ritmiyle son derece çekici. Aslında ilk anda göze batmayan parçalardan, güzelliğinin dinledikçe farkına varıyorsunuz ancak. Fiziksel olarak çok güzel olmayıp sizi zekasıyla, konuştukça, yavaş yavaş etkileyen bir insan gibi.
Suicide and Redemption, enstrümental bir parça olup Orion’ a göz kırpıyor. Kıtapçıkta ise atladığımız çatıdan asfalta düşerken mezarımız açılmış bizi bekliyor.
Albümden bizi dışarı atan parça ise suratımıza yumruk gibi çakılan My Apocalypse. Bunda bir şey hissetmiyorsanız gidin mezarlığa başvurun, ölüsünüz zira. Yalnız bunu araba kullanırken sakın dinlemeyin. Başınıza gelecekleri gayet net biçimde kitapçıkta fotoğraflamışlar! Bir de 2009 konseri gerçekleşecek olursa etrafınızdaki tiplere bir dönüp bakın: otuz yaşın üzerindeye benzeyen birileri varsa kesinlikle uzak durun. James’in “GO!” komutunda hepsi berserk gibi gençlik günlerine döneceklerdir! Ve şu kadarını söyleleyim ki bizim gençliğimiz son derece kickass olup siz mıymıntılara benzemez!!! Bunca yılın birikimini ve özlemişliğini etrafa saçacak olan oldschool tayfa üzerinize uçtuğunda “Seyda uyarmıştı, ah taş kafam!” demeyin sonra!
Özetle şunu söyleyeyim ki bu albüm bana göre daha şimdiden bir klasik. Yeni-eski tüm metal fanlarını bir çatı altında birleştirebilecek bir masterpiece bu. Artık birbirleriyle didişmeyi bırakıp çocuklarıyla uğraşan grup üyelerinden zaman birşeyler götüreceğine belli ki yaşanan her şey onlara yaramış, onları çok daha ileri bir seviyeye taşımış.
St. Anger albümünü de çok seven ve çok dürüst bulan ben – zira benim de hayatımın en zor ve en öfkeli zamanına denk geliyor ve o dönemki iç dünyamla birebir örtüşen bir müzik içeriyor – bu albümle tanışınca onun, o albümü yaptıran etkenlerin o dönemde kalmış olmasına çok sevindiğimi de söylemeliyim. Bazı şeyleri aşmış, iç hesaplaşmalarını başarıyla atlatmış, olgun bir grup var artık karşımızda. Bana çok tanıdık gelen bir durum.
Metal Hammer’a verdikleri röportajda the mighty Hetfield’in Some Kind Of Monster ile ilgili verdiği cevap da önemli, ve onu benim gözümde iyice yüceltti (zaten bana göre dünyaya metal getirsin diye yaratılmış, üniversitelerde frontmanlik dersleri vermesi gereken bir zat – örneğin Freshman’lere ilk iki dönem FRO 101-102 / Introduction to Frontman, daha sonra Sophomore’lara Pronunciation, Junior’lara Sneering and Teasing ve en son Senior’lara Advanced Frontman Studies verebilir. Valhalla direk ÖSS’ye girerim yine!!!). Ne diyordum: o DVD’yi yapmalarındaki amacın, Napster olayından edindikleri “paragöz” imajlarını değiştirmek, insan olduklarını göstermek ve daha da önemlisi, kendi kendinde sevmediği şeyleri açık açık görmek olduğundan bahsediyor. Kendini eleştirirken “İşte, istediğini elde edemediği için kapıyı çarpıp çıkan şımarık çocuk!” demesi tebrik edilecek bir şey. Güçlü olmanın, zor olanın, duygularını saklamak değil, tam tersine, açıkça yaşamak ve göstermek olmasını söylediği gibi. Bunun aksine inanmış bunca zayıf karakterle çevrili olduğumuz toplumumuza şöyle seslenerek bitirmek istiyorum o halde:
Show your scars!

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder