18 Mart 2012 Pazar

11 Şubat 2012 Mastodon konseri, Londra, O2 Brixton Academy

AVCININ PEŞİNDE 

Hangi manyak sadece Mastodon izlemek için bir haftasonu için Londra’ya uçar? Elbette ki ben.

The Hunter albümü çıktığından beri Avrupa turnesi tarihlerinin açıklanmasını bekliyordum. Derken nihayet beklediğim açıklama geldi: Cumartesi 11 Şubat 2012, Londra O2 Brixton Academy! Hemen bilet aldım. Hemen vize işlemlerini başlattım. Ve sonrasında pırpır eden yüreciğimin heyecan dolu bekleyişi başladı.
Bekleyiş süreci içerisinde bir de şahane iki alt grup açıklandı: Red Fang ve Dillinger Escape Plan! Bala bak!



Fakat yıllar yılı doğru düzgün bir kış görmeyen İstanbul benim bekleyişimi daha heyecanlı kılmak için tam da o sırada yeni bir Sibirya dalgası açıklamasın mı? Neyse ki Cuma günü bir şekilde kara kışa rağmen havaalanına ulaşabildim ve en ufak bir sorun yaşamadan da Londra Stansted havaalanına vardım. Saçma bir durum olarak İngiltere sıcak ve güneşliydi (tabii İngiltere şartlarına göre).

Pasaport kontrol’deki kadın önce tuhaf karşıladı sadece 3 gün için gelmiş olmamı. “Neden geldiniz?” sorusuna “Mastodon izlemek için” diye cevap verince çok anlamadı, açıkladım. “Nerede çalacaklar?” dedi, söyledim. “Daha fazla deli fanlık kanıtı isterseniz buyrun” diyip bileğimdeki dövmeyi de gösterdim, güldük, sonra da kendisiyle bir rakınrol muhabbetine girdik. Bana en son gittiği festivallerden, Pearl Jam’den, Bon Jovi’den falan bahsetti. Bir kez daha müziğin insanları birleştirmedeki gücünü gördük. Oradan mutlu mesut trenime gittim ve uzun sayılacak bir yolculuktan sonra kalacağım yere vardım. Ucuz olsun diye tuttuğum yer süper macera potansiyeli taşıyan, azınlıkların yaşadığı bir yerdi. 24 saat açık Hint marketine adres sordum, zencileri geçtim ve nihayet vardım varacağım Guest House’a. Yerleştikten hemen sonra ilk günümü British Museum’da geçirme planımı gerçekleştirdim ve ardından yorgun argın yattım.

Cumartesi büyük gündü! Gündüzü Londra’nın merkezinde geçirdim. Covent Garden’dır, Soho’dur, Chinatown’dur, Tintin shop’dur, Hummingbird Bakery’dir, hepsi canım benim! En son 1995’te üçbuçuk ay orada yaşamıştım, çok özlemişim, Londra burnumda tüter her zaman. Özlem gidermek için çok kısa bir süre ama elimden geleni yapmaya karar vermişim ya bir kere, o underground senin, bu underground benim, yeraltından oradan oraya atıyorum kendimi.

Nihayet akşam oluyor.

Brixton Academy’ye yaklaşırken sakallı erkek yoğunluğunun artışı doğru yolu gösteriyor. Ne güzel bir kalabalık bu! Bazı cengaver İngilizler dondurucu soğukta konsere şortla falan gidiyorlar. Ve işte mekan orada!


Eski hatıralar canlanıyor. 1995’te burada Megadeth ve Corrosion of Conformity izlemiştim. Olup olabilecek en güzel konser mekanlarından biri. Ve kapıdaki kalabalığa rağmen her şey öyle mükemmel organize olmuş ki, hızla ilerleyen sıra hemen kapıya ulaşıyor, içeride vestiyer bir o kadar mükemmel çalışıyor, ve işte artık sadece çok az bir süre var kıllı koca mamut’umu izlememe!!!

Konseri yalnız izlemeyecek olmam ise en güzel tarafı. Chi de benimle. İnstagram tanışmamıza sebep olmuştu. Onunla izleyecek olmam harika bir durum. Girdiğimizde Red Fang sahnede ama biz önce merchandise standına yöneliyoruz her şey bitmeden. Ama zaten sadece saçma sapan merch var! Herhalde turne sonu diye her şey bitmiş. Eksik özel basımlarımı falan bulurum diye umarken – pah! Nafile! Bir tane girlie var o da dünyanın en çirkin girlie’si. Ben de üzerinde Asstodon yazan boksör şortu alıyorum. Harika bir şey! Sırada bekleyen sakallı erkek güruhu alkışlıyor beni:). Bir de patch alıyorum.

İçeri geçiyoruz. Red Fang’in ilk birkaç parçasını kaçırmışız ama olsun, yine de havaya giriyoruz yavaş yavaş. Red Fang son dönemlerde dinlediğim bir grup, klipleri çok eğlenceli. Bildiğin deliler. Sakallılar da. Mastodon için ideal bir ön grup olacaklarını düşündüğümden birkaç gün sonra gerçekten de ön grup olarak açıklanmışlardı.


İçecek bir şeyler alıyoruz. Guinness’imi yudumlarken Dillinger Escape Plan sahne alıyor. Deliliğin boyutları artıyor dolayısıyla. Sahnede saniye rahat durmuyorlar. Etrafımdaki kalabalığı seyrediyorum, her yaştan insan son derece medeni şekilde konseri izlemekle meşgul.


Sahnede Dillinger olmasına rağmen sadece yanımdaki bir über fan azmakta, ama o bile etrafına rahatsızlık vermeden. Arada cheerz’leşiyoruz falan, ama artık sıra Mastodon’a gelmek üzereyken Chi ve ben önlere doğru gidiyoruz. Artık bekleyiş tahammül sınırını zorlamakta. İlk tınıları duymak için sabrım kalmamış durumda. Ve işte yavaş yavaş The Hunter backdrop’u indiriliyor! Dry Bone Valley’in ilk notaları…Ve rüya başlıyor!




Sold out mekanda ışıkların olağanüstü görselliği eşliğinde akıl almaz bir havaya bürünüyor tüm salon. Hepimiz tek bir amaç uğruna oradayız, o da bu tarif ötesi dört adamı yeni albümlerini tanıtırken canlı izleme, o büyüye ortak olma coşkusu. Ve ne coşku!!! Aklım çıkacak resmen! Aylardır beklediğim dakikalar başlamış durumda ve nihayet onları hak ettikleri bir ortamda, headliner oldukları bir şovda, olup olabilecek en güzel mekanda ve birlikte izlemek isteyebileceğim en güzel insan topluluğuyla izliyorum. Black Tongue ile nefes almadan devam ediyoruz . Sahne önü delirmekte, ayaklar falan havada uçuşmaya başladı bile. Bizim durduğumuz yerde ise nispeten daha sakin bir kalabalık olsak da ben ve arkamdaki iki eleman bulunduğumuz koordinatları yeterince hareketlendiriyoruz :). Brixton Academy’nin bir güzelliği de eğimli olması, dolayısıyla en arkadan bile her şeyi rahatça görmeniz. O yüzden nerede durursam durayım sahne gayet net önümde her zaman. Sadece Brent kırık ayağına ne yapmış, ne giymiş, onu göremiyorum o an için, o kadar.




Normalde konserlerde havaya kalkan cep telefonlarına ne kadar gıcık kapsam da burada ben de kendimi tutamıyor ve bazı parçaları baştan sona kaydediyorum. Her zaman yanımda olsun bu anlar istiyorum! Zaman dursun istiyorum hatta. Ve hatta şimdi, şu an bence dünyanın sonu da gelebilir – daha güzel bir final olamaz kesinlikle!




Setlist – arada konuşmalar olmadan ve nefes aldırmadan – şöyle:

Dry Bone Valley
Black Tongue
Crystal Skull
I Am Ahab
Capillarian Crest
Colony of Birchmen
Megalodon
Thickening
Blasteroid
Sleeping Giant
Ghost of Karelia
All The Heavy Lifting
Spectrelight
Curl of the Burl
Bedazzled Fingernails
Circle of Cysquatch
Aqua Dementia
Crack the Skye
Where Strides the Behemoth
Iron Tusk
March of the Fire Ants
Blood and Thunder

Encore:
Creature Lives

Muhteşem bir setlist bana göre – ama yine de eksikliğini hissettiğim parçalar var. Seabeast’in bende yeri ayrı mesela, sonra The Wolf Is Loose’u çalmadıklarını bildiğim halde yine de ümit etmedim değil. Stargasm ve The Hunter’ı da duymak isterdi bu gönül örneğin. Ama zaman denen şey hep kısıtlı, ve ne yazık ki bis zamanı gelip çatıyor bile. Red Fang, Dillinger ve Mastodon elemanları hep birlikte sahnede toplanıp hepimizle beraber Creature Lives’i söylerken yaşanan duyguyu tarif etmemi sağlayacak sözler henüz icat edilmedi. Yukarıdan üzerimize atılan yüzlerce kırmızı balon daha da sürreel bir ortam yaratırken ağlayacak gibiyim mutluluktan, duygu yoğunluğundan. Bu konser büyülü, bu ortam, bu saatler, burası, bu anlar – sihirli!...Hiç bitmesin, hep bu an devam etsin, burada kalalım, bu şekilde!

Ah ama zaman geçiyor! Son tınılar da susuyor…ve Brann mikrofona gelip konuşmaya başlıyor! UK turnelerinin bu son konserinden kendileri de fazlasıyla etkilenmiş, en büyük headlining şovlarının bu olduğunu söylüyor. Ve bize “güzel olun bakiim” deyip bizimle fotoğraf çektiriyorlar! :) Sonra teker teker sahneden ayrılış…

İngiltere’ye gelmeden önce acaba röportaj ayarlasam mı diye düşünmemiştim değil. Ama sonra vazgeçmiştim – benim için bu denli önemli bir grubu bir kere de sadece izlemek, hiçbirşeyi düşünmeden, sonrasında da o büyüyü içimde hapsederek oradan ayrılmak istediğime karar vermiştim. O yüzden aynen o şekilde ayrılıyorum oradan o gece. Yaşadığım şeyi tarif etmem imkansız demiştim ya, gerçekten de öyle. Bu sebeple daha da anlatmaya çabalamayacağım boşuna.

Ertesi günümü konser sarhoşluğunu içimde heryere taşıyarak geçiriyorum. Oxford Street, Regent Street civarlarında dolaşıp akşam da havaalanına gitmek üzere toparlanıyorum. Uçağım Pazar gecesi geç saatte. Bindiğim anda uykuya dalıyorum, yorgunluktan resmen shut down mod’a geçmişim. Gözlerimi İstanbul’da açar açmaz da işe gidiyorum. Paralel bir evrene geçiş gibi.

Olağanüstü bir deneyimdi. Her saniyesine, her kuruşuna, her yorgunluğa değecek bir üç gündü. Hayatımın en mükemmel günleri arasında her zaman ayrı bir yeri olacak bu üç günün. Ve hepsi Mastodon sayesinde. Kendilerini ne kadar göklere çıkarsam az. O yüzden artık sustum!...