16 Şubat 2011 Çarşamba

Abigail Kış Tatilinde / Bölüm 4


9 Şubat 2011, Çarşamba

O nasıl rüyaydı yahu.

Atımla ormanda gezintideyiz. Ortalıkta türlü çeşit orman hayvanatı geziniyor, rakunlar, yaban domuzları, geyikler, kirpiler, tavşanlar, tilkiler…Derken bir kaplan (ne işi varsa orada – kendi habitat’ı bile değil!) peşimize düşüyor. Dörtnala kaçsak da çamurlu bir tepeye geliyoruz, ondan sonrası dişle tırnakla mücadele. En son kaplanın burnuna dirsekle vurduğumu hatırlıyorum. Gece yatmadan fazla Nat Geo Wild izlemişim yine.

Bugün sanırım dünya tarihinin en sıkıcı günlerinden biri, since the beginning of mankind. Sadece ev işleri, cheesecake yapımı, buharda sebze pişirimi, feysbukta tavşan, öylece geçip giden bir gün.

Ama günü güzel bitirmek için naapıcaz? Tabiî ki Muhteşem Sülüman izleyip eğleneceğiz şimdi! Ala! (Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’ı da bundan sonra Sülüman olarak bilecek olmamız da ne acı).

Bu seferki sayı (evet, ısrarla sayı!) adeta 300 gibi çizgi film şiddet estetiğiyle başlıyor. İlginçtir ki tek damla Osmanlı kanı dökülmüyor Belgrad kalesi düşerken! Neyse tabii, Hürrem Hatun o kadar sevdiği hükümdarının adını hala doğru düzgün öğrenemiyorsa savaşta da Osmanlı kanı dökülmemesi gerçeklikten uzak değildir…

Hasodabaşı Pargalı İbrahim’in tüm karizmasını bir kenara bırakarak ona da laflar hazırlamıştım ama şimdi içime attım yine, sarayda onca manyakla uğraşırken ne yapsın o da? Üstelik Hatice Sultan’la parmaklarının değdiği sahnedeki bakışları, Belgrad’da ondan gelen mektubu okuduktan sonraki “Hürrem hamile miymiş!” repliğindeki öküzlüğü de unutturdu (Yok vazgeçtim, unutturmadı! Olm aylar sonra sevdiğinden mektup almışsın, vereceğin tepki bu mu ha bu mu?)

Gelelim diğerlerine. Mahidevran’ı genel itibariyle ne kadar anlayışla karşılasam da Gülşah’ı satması hiç olmadı. Ama Sülüman da bir Rus köle uğruna Mahidevran’ı sattığına göre ailede var denilebilir bu huy. Yarın öbürgün Muhteşem Sülüman Han Hazretleri “Iyyy kusuyo bu!” diye Hürrem’i terastan atarsa hiç şaşmam. Yahu sen ki koskoca Sülüman, onca adamı kesip biçerken onların içi dışına çıkarken hiç mi kokmuyor, o dökülen barsaklar filan hiç mi iğrenç değil? Bir de bütün bu entrikalar devamlı Süklüm Ağa ve Gandalf Hatun’a dert olarak geri dönüyor ya, onlara pek üzülüyorum ben.

Daha birçok detayla yine pek eğlendiğim bir bölüm oldu neticede. Böylece günü güzel tamamlamış olduk.

Bir tek şunu eklemek isterim: ey sevgili metal gruplarımız – neden hala hiçbiriniz mehter altyapılı Turkish Battle Metal yapmadınız? Nasıl gaz bir şey çıkar ortaya hayal bile edemiyorum!

10 Şubat 2011, Perşembe

Sabah bir takım hastane işleri, öğleden sonra IKEA canım benim. İnsanların ne kadar çok yavruladığına şaşırdığım, eşyalarımı karıştıran yaramaz bir veledi de “Şşşşt elleme!” diye ağlattığım bir gün. What a sissy.

11 Şubat 2011, Cuma

Yahu göz göre göre tatil bitecek!

Ev işleri, masa toplama, dosya düzenleme, şu bu derken yine bitti koca bir gün. Burada yazı yazacağıma gider film izlerim!

12 Şubat 2011, Cumartesi- 13 Şubat 2011, Pazar

Bugüne ayrı bir yazı yazılmalı. Zira TANKARD konser günüdür bugün!

İşte linki: http://seydababaoglu.blogspot.com/2011/02/tankard-konseri-12-subat-2011.html

Böylece Temas konseri ile başlayan tatili Tankard ile bitirerek son derece rakınrol bir nokta koymuş olduk.

Pazar akşamını ise yine gayet rockstarlık dolu bir film seçimi ile değerlendirdik: Get Him To The Greek, Lars Ulrich’in de kendisini oynadığı son derece eğlenceli bir film. Bununla finaline ulaşan sevgili tatilimi son kez kocaman kucaklar ve kaçar ben.

TANKARD Konseri, 12 Şubat 2011



Bilmiyorum kaç kere söylemişimdir ama kendimi tekrar ediyor olmam umurumda da değil: Tankard’ın yeri ayrı! 1991 ya da ‘92 olmalı yılı, Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki ilk Tankard konseri aynı zamanda benim jenerasyon metal tayfanın çoğunluğunun ilk kez bir yabancı grup izlediği metal konseriydi. Onu bırak, çıkışındaki kavga efsaneydi. Ama hepsinden önemlisi, ileride kanka olacağım, sonraları benim için önem teşkil edecek her güzel ve her kötü anıyı birlikte yaşayacağım, kızacağım, çok seveceğim, küseceğim, destekleyeceğim, çok uzun yıllar sürecek bir beraberlik ve sonrasında bir daha konuşmamak üzere berbat bir ayrılık yaşayacağım, çok sevip evleneceğim her insanla bu konserde beraber bulunmuş, beraber azıp kudurmuş, belki çarpışmış ve büyük kısmı ile ilk kez karşılaşmış olmamdır. Tuhaftır, o gün oradakiler ileride ailem olacaktı – insan ailesinden bazı fertlerle de ayrı düşebilir, yıllarca konuşmayabilir, küsebilir – ama o gün oraya beraber gittiğim insan ile ise yollarımız bir süre sonra bir daha hiç kesişmemek üzere ayrılacaktı.

2006 yılında Atina’da nihayet bu efsane konserin ana karakteri olan Gerre ile tanışmam da gerçekleşmiş ve kendisi son derece sevimli ve sıcakkanlı bir insan olarak beklentileri karşılamıştı. (Ayrıntılar burada: http://seydababaoglu.blogspot.com/2009/11/tankard-atina-konseri-notlar-2006.html ). Orada başlayan arkadaşlığımız sonraki yıllarda devam etti, hatta aynı yıl Eintracht Frankfurt’un peşinden Istanbul’a geldiklerinde (UEFA mı ne, futbolla ilgili değilim *omuzsilk* ) önceden haberleşmiş, Arsen Lüpen diye bir barda buluşmuş, oradan bomboş sayılabilecek (ve mevcut ahalinin onları tanımadığı) Dorock’a geçmiş, saatlerce pek güzel eğlenmiştik. Hatta benim de maça gelmem için ısrar etmişlerdi – gitsem hayatımda gittiğim ilk maç olacaktı – ama bir engel vardı ve bu yüzden hayatımda halen daha hiç stadda maç izlemişliğim yoktur.

İşte şimdi nihayet kendilerinin de uzun zamandır tekrarlamak istedikleri İstanbul konseri yaklaşmıştı ve biz ne zaman nerede buluşacağımızı planlamaya çalışıyorduk.

Cuma gecesi geç geldiklerinden Cumartesi sabah mesaj attım. Üzerine Gerre aradı, ve nihayetinde Sultanahmet civarında değil de (oraya yetişemezdim) direk konserin olacağı Old School’da buluşmaya karar verdik.

Mekanın alacakaranlığında ilk anda gördüğüm kişi Gerre’nin suratına sahip ama bedenini başkasıyla takas etmiş bir varlıktı! Sarılıp kucaklaşırken eski Gerre’nin yarısı ile kucaklaştım ancak. Zira 69 kilo (!!!) vermişti Weight Watchers diyet programına uyarak. Bambaşka, filinta gibi bir şey olmuş. Kıskandım, ben de filinta olma işlemlerine başlıyorum.

Bir yandan sahne kurulurken ve soundcheck hazırlıkları sürerken biz de muhabbete daldık. Sultanahmet izlenimlerini sordum, Aya Sofya’yı filan gezmişler Özgür adlı arkadaş ile birlikte. Fazlaca tarih meraklısı değildi anlaşılan Gerre, daha fazla deşmedim. Odada Gerre ve ben dışında Buffo da bizimle birlikteydi. Buffo menejerleri ve aynı zamanda Rock Hard yazarı. Onunla da Atina konserinde tanışmıştım, o da sonra Frankfurt maçı için İstanbul’a gelmişti. Diğer elemanlarla yeni tanışıyordum odaya girip çıktıklarında, daha doğrusu ya hemen Gerre tanıştırıyordu ya da kendileri gelip kendilerini tanıtıyorlardı. Terbiye güzel şey. Ne yazık ki çevremizdeki birçok yetişkin insan hala bu bilince sahip değil, o yüzden şaşırıyorum birileri böyle örnekler sergileyince.

Kuliste muhabbet ederek 2-3 saat geçirdik sanırım. Neler konuşulmadı ki. Gitarist Andy’nin kendisine sarkmış olan bir takım “dünyanın en eski mesleği” mensuplarına şaşırmış olması, “Burada bu işin yapıldığını hiç bilmiyordum yahu, yasaktır zannediyordum!” demesi, üzerine hepimizin “Saf mısın yahu!” protestoları. Bir taksicinin el çabukluğu ile numaralar çekerek kendilerini yüklü bir miktarda dolandırması. Bu gibi insanların turizmimize verdikleri zarar. Aynı zamanda bu gibi dolandırıcıların her ülkede olması. Sonracığıma Frank’ın üç çocuğu ve onlarla tatile çıkmanın mali külfeti. Neyse ki en büyük oğlanın artık 16 yaşında olması ve kendi başına evde kalması. “Umarım yakında da gider kendine ev tutar ki evde bir oda boşalır” diyen Frank’ın aynı zamanda “Üfff, hayatın bundan sonrası artık bir an evvel ölmeyi beklemek!” tripleri ama bunları şirin şirin sırıtarak söylemesi. Kokoreç ve cockroach muhabbeti. Arada diğer bir Rock Hard yazarı olan Albrecht’ten mütemadiyen oynanmakta olan Frankfurt maçının son durumuna dair SMS gelmesi, morallerin bozulması, futbol yorumları. Hakan Altıntop’un soyadını çevirdiğim zamanki şaşkınlıkları ve “Bir futbolcu için ne manyak isim!” yorumları. Arada Gerre ile kendisinin isteği üzerine Türkçe çalışmak, ama her şeyi zor bulması ve ancak “Şerefe” (ya da onun deyimiyle “Şerife”!) ve “Teşekkürler”i not edip cebine koyması. Çektiğimiz bir fotoğraf üzerine Buffo’nun “İkinizin saçları aynı!” demesi ve Gerre’nin “Seninle muhteşem çocuklarımız olurmuş!” yorumu.

Bu gibi geyiklerin yanı sıra elbette uzun bir sohbet konusu da geçtiğimiz yaz İstanbul’da sahne alan gruplardı. Festivallerden bahsederken konu elbette “toprak”ları olan Rammstein’a da geldi. Rehberleri olduğumu söyleyince çok merak ettiler nasıl insanlar olduklarını. Kendileri hakkında hiç iyi düşünmüyorlardı, ben de kendi izlenimlerimi anlattım. Hedef/fan kitlelerini, kliplerini, müziklerini, sözlerini, imajlarını, bilinçli provokasyonlarını ve bazı davranışlarını gözden geçirdiğimizde hep aynı fikirdeydik. Ama ben hem müzikleri ve imajları, hem de kişilikleri konusunda çok daha pozitiftim onlarla hiç tanışmamış olan Buffo ve gruba nazaran. Sonuçta güzel vakit geçirmiştik kişisel bazda - normal / eğlenceli muhabbetler etmiş, yemekler yemiştik, aile fertleriyle dahi haşır neşir olmuştuk vesaire. İnsani etkileşimde hiçbir sıkıntı yoktu beraber geçirdiğimiz süre içerisinde. Hepimizin törpülenmemiş kenarları köşeleri vardır yontulması gereken, kimimizin daha fazla, kimimizin daha az. Onların da vardı elbette. Neticede insanüstü varlıklardan bahsetmiyoruz. Ama daha önce anlattığım birkaç olumsuz izlenim dışında (bunlar başkalarını mağdur etmek gibi konulardı, ama beni kişisel olarak etkilemese de bir şeyi birilerinin yaşına ve konumuna yakıştırmamak için illa ki o davranışın bir “kurbanı” olmam gerekmez) grup üyeleri hakkındaki fikirlerim yüzdeye vurulacak olsa büyük çoğunlukla iyiydi. Oysa Almanya’nın unutmak istediği tarihini uzaktan yakından hatırlatan her şeye son derece mesafeli yaklaşır Almanların büyük çoğunluğu, ve Tankard tayfası da bilindiği üzere bu görüşteydi. O yüzden Rammstein’ın sözleri, kıyafetleri, sahneleri, her şeyleri onlara son derece olumsuz şeyler çağrıştırıyor, onlara göre çok fazla çelişki barındırıyor, bu sebeple de onları en ufak bir sempati ile karşılamaları imkansız görünüyordu. Gruptan ziyade grubun ekibinde sorun olduğunu söyleyerek konuyu noktaladım nihayetinde. Gerçekten de hayatımda tanıdığım – sadece müzik piyasasında değil, hayatımda diyorum! – “insan olmak” konusunda en başarısız en az 2 kişi bu ekibin bir parçası. Onlara da ancak “yazık” diyebileceğimiz için birçok “anneanne / dede” yorumundan sonra nihayet konuyu bağladık. (*bazıminnoşlaragözkırp*)

“Ben biraz gidip bağırayım” diyen Gerre soundcheck’e gitti. O sırada Buffo ve ben Catafalque olsun, Metehan olsun, eski Rock FM programım Moshpit olsun, işim olsun, Rock Hard olsun, birçok başka konuya kaydık. *ayrıntıyazmaktansıkıl*

Soundcheck bittiğinde akşam yemeği vaktiydi. Hep beraber İstiklal’e çıktık. “Aaaa burası seninle daha önce geldiğimiz sokak” dedi bir yandan incecik deri montuyla üşüyen Gerre. Beraber “Hala” adlı mantıcıya kadar yürüdük, orada yemeye karar verdiler. Rehberleriyle baş başa bıraktım onları, zira benim de arada yapmam gereken başka işler vardı. Konserde görüşmek üzere ayrıldık.

Konser için bu sefer yanımda sevgili kocamla döndüğümde ilk önce tekrar uğradım yanlarına. “Çoook fazla yemek yedim!” dedi Gerre ve saydı: “Mantı yedim, Frank’ın yemediği dolmaları yedim, şunun yemediği şunları yedim…”. Sonra bir adet çok büyük Tankard fanı genç bir arkadaşımızı tanıştırdım grupla, foto, imza filan olayı yaptık. Ardından ben artık Old School’un barına, konuşlandığımız köşeye döndüm. Orada konserin başlamasını beklerken yanımızda Gerre bitiverdi bir anda “Kocan bu mu?” diye. Güldük, tanıştırdım ikisini. Artık konserin başlama saati gelmiş, kalabalık heyecanla beklemekteydi. Biz dinozorlardan da çok sevdiğim simalar mevcuttu, yoklama tamamdı - evet, artık başlayabilirdik!

Grup sahne aldığında ara sütunlardan görüşüm bloke olduğu için önlere gittim Saygın, Çağrı, Alper ve diğer sevdiklerle. Old school’ın kralı bir konser yaşandı. Yaşımıza başımıza bakmadığımız anlar oldu. Sahneden Gerre ismimi zikrederekten beni gazladı durdu. 20 yıl önceki adrenalin dozunu yakalamamız artık fiziken ve onca konser tecrübesiyle imkansız olsa da bir konser daha eğlenceli nasıl geçebilir sorusunun cevabı ancak “Geçemez!” olabilir. Hele ki Empty Tankard’daki moshpit görülmeye değerdi. Taşkınlık dizboyu. Testosteron yoğunluğu bıçakla kesilebilir boyutta. Bir thrash metal konserinin gerekleri sonuna kadar yerine getirildi.

Serserilik ve aykırılık yaparak hep su içtiğim konserin sonunda dans ede ede, döne döne, şımara şımara yine barın kenarına doğru ilerledik. Konser sonu muhabbet grupçukları konserlerin en zevkli kısımlarındandır. Bu faslı da tamamlayınca artık son vedalar için kulise gittik. Belli ki bir meet and greet durumu da olacaktı, tayfa dışarıda toplanmış bekliyordu. Gerre sound’u sordu, “Nasıldık?” diye sordu, çok eğlendiğimizi anlattık. “İrtibatta kal, daha sık yaz!” buyurdu, “Olur” dedim. Metehan’a da bana iyi bakmasını söyledi, cheerz miirz derken artık olay yerinden ayrıldık.

Onlar gece hayatına doğru akacaktı, bizi ise ev paklardı bir takım bugüne özgü sağlık sorunları nedeniyle.

Yatakta uyumadan önceki son dakikalarda son yirmi yıl gözlerimin önünden geçti…Yazsam roman olur. Yazsam!

Seyda “Abigail” Babaoğlu

9 Şubat 2011 Çarşamba

Abigail Kış Tatilinde / Bölüm 3



Ve yine kaldığımız yerden devam ediyoruz:

2 Şubat 2011, Çarşamba

Sabah sabah Defne Joy Foster’in ölüm haberini alıyorum. Kendisiyle hiç alakam olmasa da hep sevimli bulurdum. Bir kez de Bodrum’da at bindiğim yerde bir köpek yarışmasını sunmuştu tüm enerjisi ve şirinliği ile. Bir genç insanın hikayesi daha böyle pat diye son buluverdi.

İnsanı böyle ölümler hep benzer düşüncelere sevk eder. Hiçbir şeyin garantisi yok, ne kadar vaktimiz kaldığını hiçbirimiz bilmiyoruz, her an her şey bitebilir ve bunun bilincinde yaşamalıyız diye düşünürüz hepimiz en azından bir süre için.

Ne yazık ki bazılarımız fazla ciddiye alır bu hayatı, ve bu yaşam süresi için kendilerine verilmiş olan, “şirket arabası” benzetmesini uygun gördüğüm, bedeni. Hatta kendilerine verilmiş şirket arabasını kendi marifetleri sananlar vardır eğer şöyle yılan gibi spor bir model verilmişse kendilerine. Oysa arabanın dışı, rengi, modeli değil, içindeki şoför ve o arabayı nasıl kullandığıdır önemli olan.

Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias şiiri ne güzel özetler yaşamla ilgili akılda tutulması gerekenleri…

Bu ölüm üzerine yapılan bazı yorumları gördüğümde ise çok sık yaşadığım yabancılaşmalardan birini yaşadım. Bazen “insan” denen ırka nelerin dahil olduğuna inanmak güç oluyor. Sonra düşündüm, acaba bugün ben ölsem ne olur? “Benim arkamdan ne konuşulur?” sorusu herkesin zihnini kurcalamıştır illaki. Ailem için bu sorunun cevabı az çok belli, onları kast etmiyorum. Ama ya diğerleri? Bu konuda çok şey söylenebilir ama susmak en doğrusu. Zaten giden için bir şey fark etmeyecektir. Arkadan söylenecek her söz sahiplerini bağlayacaktır sadece.

Bu gibi düşüncelere dalmış halde evden çıkıyorum. Çipli pasaport edinmeliyim, bu yüzden biometrik fotoğraf lazım. Bir anda dünyevi işlerin tüm çiğliği sarmış durumda yine etrafımı: “Saçlar kulak arkasında olacak! Küpe yok! Dur, oradan bir saç kıvrıldı! Gülümseme! Az gülümse!” EAH!!! Bu ne be! Amaç ne??? “Maymun gibi çık da daha ülkemize ilk adımını attığında pasaport kontrol görevlisine rezil ol, güzelce bir burnun sürtülsün seyahat etmeye cüret ettiğin için!” mi???

Oysa eski pasaportlarımda ne güzel normal vesikalıklarım var. Ama yenisini göstermemek için sanırım Passport Control noktalarında görevlilerle baya bi mücadele edeceğim! Ölümcül günahlardan biri devreye girecek burada – kibir!

Sinir bozukluğu içinde bir alışveriş merkezine attım kendimi. Belki henüz almadığım bir Norveç kazağı vardır.

3 Şubat 2011, Perşembe

Sabahtan beri mutlu bir heyecan var üzerimde. Akşama Impaled Nazarene konseri var! 90larda çok eğlenerek dinlediğimiz bu deliler ilk kez Türkiye’ye geliyorlar. Ölümüne sevdiğim bir grup filan değillerse de çok ama çok merak ediyorum sahnelerini, çok uzun zamandır iple çekiyorum konseri.

Öncesinde sahne alacak olan Theatres des Vampires ile de Delikasap için röportaj yapalım dedi Murat (Arda), o iş de var. Gerçi hiç tarzım değiller ama bu röportaja engel değil elbette.

Arada Hakan’cım (Kahraman) arıyor çağırıyor, hatta erken gelmemi, biraz konser öncesi takılmamızı öneriyor. Onu da özlediğim için planımı seve seve bu yönde yapıyorum.

Fakat kaderin bir cilvesi ile sevdiceğim konsere gidemeyecek kadar hasta oluyor, o hastayken onsuz gitmek de vicdanıma sığmıyor, ben de vazgeçiyorum böylece. Hiç rakınrol bir hareket değil belki ama ne yapalım, içim rahat etmezdi.

Şimdi burada fedakarlık üzerine de çok şey söylenebilirdi ama bunu da yine herkesin kendi vicdanına bırakmak lazım. Sustum ben.

4 Şubat 2011, Cuma

Bugün pasaport işlemleri için erkenden kalkıp Eminönü’ne gitmek var programda. Tatil tatil o kadar erken kalkmak doğal baykuş ritmime çok aykırı olsa da pasaport bu, yapacak bir şey yok! Günün bir bölümü devlet dairelerinde geçtikten sonrası pek spektaküler olmayan şekilde tivi önünde ve kitap sayfalarının aralarında devam ediyor.

5 Şubat 2011, Cumartesi – 6 Şubat 2011, Pazar

Hafta sonu yorucu!

Alışveriş merkezi sonrası çok sevgili arkidişlerimiz Pınar-Umur Akaydın çiftini ziyarete gidiyoruz. Yavruları bir geceliğine anneannede kaldığı için sabaha kadar konuşma fırsatı doğuyor, fırsatı sömürdükçe sömürüyoruz. Pazar sabahı eve dönüyoruz ve aynı sabah anneme kahvaltıya da gidiyoruz!

Pazarın eve döndükten sonra geri kalanı iyi geçmiyor. Dengeler bozulunca tabii.

7 Şubat 2011, Pazartesi

Sabah bir takım işlerimi hallettikten sonra annemle Bağdat Caddesi’ne çıkıyoruz. Hava bahar havası, hırka ile çıkmak yetiyor. Çok saçma, aylardan Şubat olm!!! Biraz yürüyüş sonrasında Cafe Cadde’de bir mola veriyoruz. Ortalık tıklım tıklım, sanırsın ki herkes tatil, ya da hiç kimsenin işi gücü yok. Yalnız kalabalığa baktıkça hep aynı insanları görüyorum sanki. Guitar Hero’daki seyirciler gibi sanırım Bağdat Caddesi’nde de aynı 3-5 insanı bilgisayar ile çoğaltmışlar. Erkek ve kadın ırklarının farklı yaş gruplarından birer örnek al, en son trendlere göre giydir, sonra kompütür cenereytıd olarak çoğalt, projeksiyonlarını sal ortalığa, oldu sana Bağdat Caddesi.

8 Şubat 2011, Salı

Çok saçma ama YİNE Bağdat Caddesi’ndeyim! Üstelik taksimetre 6.66 yazdı! Bu bir işaret mi? Burada olmamalı mıyım iki gün üst üste? Naapiim hava güzel, burada da buluşulası Pınar var, onunla öğlen yimee yiyoruz. Sonra o işe dönüyor, ben de dükkanlara. Bir yandan da etraftaki kadınlara baktıkça merak ediyorum, neden bir karış suratla alışveriş yapıyorlar? Bir iğrenme, bir tiksinme, bir mutsuzluk ifadesidir gidiyor. Sanırsın ki silah zoruyla alışverişe yollamışlar o hanımefendileri. Sanırsın ki en son moda çantalara, elbiselere değil, b.ka bakıyorlar. E çıkma alışverişe o kadar tiksiniyorsan?

Bir de yürürken en ufak bir yer vermeyi, en ufak bir manevra yapmayı karşıdan gelene taviz vermek olarak görenleri var ki kendi kişiliklerinin sağlamlığından emin olmamızı istercesine dozer gibi gelir geçerler. Ama tatlım, ben senin kişiliğinin ancak gelişmemiş olduğundan emin oluyorum öyle yaptığında! İstediğin kadar takmış takıştırmış, giyinmiş kuşanmış ol o pahalı ıvır zıvırı, içindeki zavallıyı saklayamıyorsun onlarla. Medeni ve olgun bir insan yolda, dükkanda başka birine de yol açmayı, belki bir “pardon” demeyi, belki bir gülümsemeyi, hem başkalarına, hem kendine olan saygısından yapar.

Ama bu tayfa genelde zaten gözgöze gelmekten korktuklarından ruh yoksunu gözlerini ve boş bakışlarını koskoca gözlüklerin arkasında saklarlar. Dokunulmazlık hissi verir o gözlükler, arkasına saklanılacak bir paravan gibidir onlar için. Ya da hepsinin ışık hassasiyeti var benim gibi, bilmiyorum. J

Bak hazır sinirlenmişken sakız çiğneyerek dolaşan kitleye de değineyim: iğrençsiniz! O koca ağzın içinde dönüp duran o koca dil, ve o beyaz şekilsiz şeyin görüntüsü ağzınızı kırmak istememe sebep oluyor en basitinden. Hele ki o “şlak, şlap” sesleri yok mu! Iyyyyy düşününce bile ürperdim!

Neyse, küçük minik alışverişlerden sonra Bostancı yönünde yürüyerek devam ediyorum. Yine aynı Guitar Hero kalabalığı var. Aynı düz fönlü saçlı, dizüstü Pretty Woman çizmeli, kendi tarzı olmayan, ama bir moda dergisinden fırlamış gibi kızdan o kadar çok var ki gerçek olamaz bunlar hakikaten canım aaa. Bir de kırmızı ruj belli ki moda olmuş Küçük Sırlar dizisiyle beraber. Ben mi nereden biliyorum o diziyi? Valla içinde “Su’cuğum” diye hitaplar geçen bir diziyi bilmemek çok yazık olurdu hahaha!

Uzun yürüyüşüm Remzi Kitabevi’ne vardığımda hak edilmiş ödülüne kavuşuyor. Kitapçılarda kendini kaybeden bünyemi bir Tenten, bir edebiyat araştırması, bir de dergi ile geçici olarak sakinleştiriyorum ve içerideki cafe’ye yerleşip yeni “av”larıma göz gezdirmeye başlıyorum. En sevdiğim cafe türü kitap evlerinin içerisindeki cafe’lerdir. Hem insanlar sessizdir ya da ancak mırıl mırıl konuşur, hem de etraftaki onca kitap ve dergi dolu raf bana inanılmaz bir huzur ve sıcaklık yayar. Ev gibi.

O sırada Funda’cığım arıyor ve hemen onunla da bir buluşma ayarlıyoruz. Sabah 11.30’da evden çıkmış bir insanım, sevgili kocam Rock FM’den dönmeden az evvel eve dönmeyi başarıyorum ancak! Gezegen.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Abigail Kış Tatilinde / Bölüm 2


Kaldığımız yerden devam ediyoruz:

1 Şubat 2011, Salı

Yok, belli ki bana uyku haram.

Bir insan tatilken eşi de tatil olmalı kardeşim! Ben mecbur muyum ya onun çalar saatinin asap bozucu sesiyle uyanmaya!

Neyse, sakin ol Seyda. Kalk iş yap sen de o zaman. İşleyen demir İsildur.

Aaaa kar yağıyo! Yaşasın!!! Aaa! Durdu!

10 dakika kadar süren zorlu kış mevsiminden sonra yine güneş, yine bahar. Bi kakao yapıp da pencereden kar yağışı seyretmeye yetişemedim. Bir köşede hazır bekletsem mi neskuikimi? Ya bi daha yağarsa? Bi beş dakka falan?? Hadi be.

Yok. O halde markete git Seyda. Ooo, UNO Croissant çıkarmış. Alma Seyda. Bi ton kalori. Disiplin evet, bravo! Kinder Pingui ve Süt Dilimi? Al tabii, gerekli besinler onlar. Onlarsız geçen ara yıllarının acısını çıkart.

Aha, Arka Koltuk başladı. Hmm, konu sanal dünya. O halde Rock FM’i ara, yayına bağlan, kocayla konuş, Playstation’ına laf sok (Replik: “Sanal dünya ne midir? Salonda Playstation oynayan kocadan çalışma odasına ve dolayısıyla internete mecburi bir kaçıştır!”). Tamam, bu işi de hallettik.

Şimdi naapsam? Yemek, evet! Yemek yapmak çok zevkli bir iş, vakit varsa eğer. Eh, vakit var, malzeme var, o halde neden kek yapmıyorum ki? Bir de çorba? Bir de fırın patates? Bir de tavuk sote? Oh yes, bu da tamam.

Mete eve hasta geldi. Besle onu, ilaç ver, tamam şimdi de TV vakti. Köpeklere Fısıldayan Adam Cesar Millan yine bir takım köpüşleri rehabilite etsin, biz de zevkle seyredelim. Geçen gün Matt Sorum’ların Fransız buldog’unu “düzeltti”. Güzel sayıydı. Evet sayı, ne var?

1 Şubat 2011 Salı

Abigail Kış Tatilinde / Bölüm 1





Yazı yazmayı özledim!!!

İlham geldiği anlarda yazacağım onca yazı vardı, işlerden güçlerden vakit bulamadım, ilham da beklemedi, uçup gitti. Tekrar dönene kadar ben burayı biraz amacına uygun, yani internet günlüğü olarak kullanayım o halde.

“Abigail Tatilde” başlıklı yaz sayıklamalarımın bir kış versiyonu olabilir mi? Olsun! Yaz mevsimini pek sevmem zaten, kış çocuğuyum. Almanya’da karanlık bir Mart gününde doğmuş, karlar içindeki bebeklik fotoğraflarında yüzünde hep kocaman bir sırıtış olan, bahçedeki çiçeklerimizi yemeye gelen geyik ve tavşanları izlemekten mutluluk duyan bir bebektim. Hala daha iş arkadaşlarımla devamlı serviste ısı seviyesi üzerine tartışır dururuz:

Ben: “Kaloriferi kapatın yahu çok sıcak! Nefes alamıyorum!!!”

Onlar: “Hayııırrr donuyoruzzz, daha da açalım!”

Ben: “Yahu üzerinizde kışlık montlar var???”

Ya da:

Onlar: “Öff şu kış bir bitse! Havalar bir türlü ısınmadı!”

Ben: “Neee? Yahu yaz hiç bitmedi ki?! Her gün güneşli, her gün sıcak! Daha bir bere bile takmadık, kışlık giysilerin çoğu dolap bekliyor! Nerde karanlık, nerde kasvet, nerde kar???”

Onlar: “Kış kurdu yahu bu!”

Onlara benim gibi yaz-kış cam açık yatmalarını önerdiğimde ise “Üzerine daha fazla gitmeyelim, belli ki manyak” bakışlarıyla karşılaşıyorum. Ve serviste sıcaktan tüm nefes yollarım kapandığı için zaten artık sadece hayatta kalma mücadelesi verdiğim için tartışmaya son veriyorum.

İşte durum böyle olunca kış mevsiminde cereyan eden bir tatil beni o rahatsız edici boyutlardaki sıcak ve nemli günlerden çok daha mutlu ediyor, çok daha fazla dinlendiriyor. Daha huzurlu bir insan oluyorum bildiğin. Cayır cayır güneşin rahatsız ve insanı pelte etmediği, kışlık giysilerin içine gömülebildiğimiz, evde battaniye ile film seyretmenin zevkine vardığımız günler ne güzeldir ah ne güzeldir. Hele ki KKK’yi hiçbirşeye değişmem! Hayır, Ku Klux Klan değil. Yok, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan da bahsetmiyorum. Kahve-Kitap-Kedi üçlüsü benimkisi. Bakalım ne kadar yaşayabileceğim bunu bu tatilde.

Eh hadi bakalım, başlayalım kaptanın seyir defterine:

28 Ocak 2011, Cuma

Uzun ve yorucu bir dönem sonunda, tatile son dört saat kala, hayatımın bir ilk’ini yaşadım ve bunu kaydetmezsem çok büyük haksızlık olur: evet, hayatımın ilk zevkli matematik dersine şahit oldum! Belki de hayatımda izlediğim son matematik dersiydi bu. O yüzden öğrencilik yıllarımda hiç sevmediğim bir olgu ile barış çubuğumu içmiş olmak inanılmaz bir deneyim oldu. Carsten, iki düşmanın arasını yaptın, harikasın!

Sayılı zaman çabuk geçince bir de baktık ki 2 haftalık tatil süremiz başlamış! Çok sevgili güzel arkadaşlarım Jörg ve Carsten ile vedalaşıyor ve servise binmeden görebildiğim birkaç kişiye daha iyi tatiller diliyorum, ondan sonra hooop – ver elini evim güzel evim!

Çantalarımı eve atar atmaz gezme-tozma işlemlerini başlatmak oluyor ilk işim. Birkaç alışveriş ve hissedilen bin yıllık yorgunluktan sonra eve dönüp “av”ımı gözden geçiriyorum: hmmm, hiçbir zaman yeterince Norveç desenli giysim olamayacağına göre bir tane daha kar-kış temalı elbise ve eldiven aldığım iyi olmuş. Diğer yedi bilyon gazilyon tanesi ile tanıştırıyorum yeni çocukları, dolapta arkadaş olsunlar diye yan yana bırakıyorum.

Sonra annem ile karamelli çay keyfine geliyor sıra. Ancak her zaman yapmadığımız başka bir şey de var gündemde: internet ve youtube araştırmaları. Çok acaip şeyler oluyor insanın hayatı boyunca, insan çok tuhaf şeylere şahit oluyor ve dünya çok ama çok küçük, bunun kanısına varıyoruz tekrar tekrar. En son sanırım 13 yaşımda gördüğüm bir “çok yakınım”ı kim derdi ki ileride facebook diye bir şeyde göreceğim, kim derdi ki oradan youtube denen şeyde videolarını bulacağım. Daha neler göreceğiz bakalım…

Annem gidince kedim Merlin öneriyor: yatalım uyuyalım. Sonra öbür tarafa dönüp yine yatalım uyuyalım. Arada kalkıp televizyona bakalım. Sonra yatıp uyuyalım. Bence süper fikir, kendisine sonuna kadar katılıyorum. Ama planlarımıza hain bir saldırı var: Metehan ısrarla Suadiye’de Monc adlı bara gidip Temas grubunu izlememizi istiyor. Ve nihayetinde kendimi daha önce hiç gitmediğim bu ortamda, daha önce hiç dinlemediğim bu grubu dinlerken buluyorum. Performansları başlamadan önce grubun bir elemanı olan Ascraeus Tolga ile Ahmet’ten, Özgü’den filan bahsediyoruz. Herkes artık evlenip aile moduna geçtiği için birçok şey farklı tabii. Nostaljik duygulara kapılıyoruz. Fakat performans sırasında yaşadığım duyguları nasıl tarif etsem ki? Türkçe rock adı altında yapılan birçok şeye bilindiği üzere fazlasıyla mesafeliyim, dolayısıyla bu performansa dair tek diyebileceğim şey “it was not my cup of tea” olabilir. Fakat orada bulunan kitle halinden fazlasıyla memnundu, ben de azınlık olarak sesimi çıkartmadım, uslu uslu oturdum dinledim. İçimden geçenleri ise sadece orada bulunan sevgili lise arkadaşım Emrah anladı. Tatilimin ilk gecesi Tarkan cover’larına falan kurban gitti ama dedim neyse, şimdi gideceğim ve sabah 11’e kadar yatacağım, her şey iyi olacak!

29 Ocak 2011, Cumartesi

Sabah 08.30 da uyandım!!! Şaka mısın ya!

İşin ilginci Metehan da kalktı. İlk işi her zaman televizyonu açmak olduğu için yine bu rutin davranışı tekrarladı. Bu sefer hayırlara vesile oldu ama, çünkü 1987 yapımı Dirty Dancing vardı ve ben o yıldan beri izlememiştim.

Seyrederken gençliğimde Jennifer Grey’e ne kadar uyuz olduğumu hatırladım ama şirin kızmış yahu esasen! Tabii o yıllarda Patrick Swayze için ölüyorduk, o yüzden ona uzanan eller kırılsındı hahaha! Yalnız acaip olan şu: hala daha bakınca diyorum ki hakikaten zevkliymişiz “aşık” olduğumuz oyuncular konusunda: o dönem Şvayze mi, Şwayz mı, Sveyzi mi tam bilemediğimiz Patrick’in dışında Matt Dillon, Rob Lowe ve en bi aşkım olan C. Thomas Howell (yani neredeyse komple Francis Ford Coppola’nın The Outsiders kadrosu!) hakikaten bugün de geriye baktığımızda güzel çocuklarmış. E ama gerçek hayatta hoşlandığımız, okuldan veya çevreden, bir takım çocuklar ne alakaydı o zaman yahu?? Tutarsızlık dizboyuymuş. Ergenlik ne acayip!

Ayrıca 80lerin filmleri ne harikaydı yahu. Hepsini tekrar izlemek istiyorum. “Pretty in Pink”ler olsun, “Rumble Fish”ler olsun, “Breakfast Club”lar olsun, “Karate Kid”ler olsun, “Footloose”lar olsun…Hep 80ler partileri yapılacağına 80ler film gösterimleri de yapılsın!

Sevenlerin kavuştuğu, herkesin mutlu olduğu, kötülerin cezalarını bulduğu her filmin sonunda olduğu gibi içimde pembe ve çilekli sakız tadında bir his ile kalkıp hazırlandım, sonra da Metehan ile beraber çıktık, İlker (Gümüşoluk) ve Mesut (Süre)’yi aldık, bir stüdyoya gittik. Haydut grubunun elemanları ile tanışmış oldum (Vokal Volkan adeta Okan Yalabık! Kendisine “Pargalı!” diye hitap edesim vardı). Kendilerinin ikramları ve bol kahkaha, biraz da iş eşliğinde geçen saatlerin ardından yine yola koyulduk, bu sefer Moda’ya doğru. Ardından ver elini ev, üst baş değiş, ve bu seferki rota: Tezgah Bar’daki Goodbye to Heaven – Welcome to Hell!!! partisi.

Her zamanki “aile” ortamı vardı – uzun zamandır göremediğim ve özlediğim birçok sevdiğim suratın sahipleri ile hasret gidermenin yanı sıra bir de şimdi kimin hangi şarkısına olacağını söylememem daha doğru olan klip görüntüleri oluşturduk, uzun zamandır bu kadar eğlenip kudurmamıştık. Bildiğin serseriydik alayımız! Slow-motion pogo ise gecenin en saçma ve en eğlenceli icadı oldu.

Ben gecede sadece su içen sağlık misyoneri olarak elbette gecenin sonunda arabayı da kullanan şofer oldum. Ve sulu kar yağışı altında bir takım serfoş bünyeleri önce karın doyurmaya, ardından da sıcak yuvalarına götürdüm.

Artık uykuyu hak etmiştim, shut-down moduna geçişim hızlı oldu.

30 Ocak 2011, Pazar

Nihayet gerçek bir Pazar günü!

Gerçek bir pazara yakışır biçimde geç kalktık. Sonra Metehan çıktı, TRT FM’e konuk olarak davetliydi. Bense rahat ev kıyafetlerine büründüm, kahvemi yaptım ve sayın eşimin konuk olduğu programı dinledim. Kendisi eve döndüğünde de günü iki adet birbirinden nefis film ile kutladık:

Birincisi, Natalie Portman’ın Black Swan’ı idi. Diğeri ise The Man from Earth, ki bu gerçekten olağanüstü bir film. Mutlaka ama mutlaka izlenmeli.

31 Ocak 2011, Pazartesi

Yaşasın, tatilim yahu!

Hiç evden çıkmadım, üzerimde dünki ev kıyafetleri, no makyaj, saçlar paçoz stayla, iyice koyverdim gitti bugün. Ev modu: sonuna kadar ON!!!

Tabii evde oturmak “oturmak” anlamına gelmiyor – birikmiş onca işin bir kısmını yapabilmek adına evin içinde koşturmaca yaşanıyor bol bol. Yine de ev işlerinin arasında rakınrol adına ne yaptım diye bakacak olursak, Delikasap için bir sonraki röportaj konusunda bir ayarlama yaptım, bunun yanı sıra yazın rehberliğini yaptığım Obituary’den Ralph Santolla ile yazıştım, Rock FM’de bir miktar Arka Koltuk dinledim – bugün bizim Erdem (Çapar) konuktu ve konu arak şarkılardı – eh, yeterdi bugünlük.

Akşam seyrettiğimiz film ise bir taşla kaç kuş idi sayalım: hem tarihi bir konusu vardı (Yüz Yıl Savaşları), hem bilim kurgu idi (zaman yolculuğu hadisesi), hem Gerard Butler vardı (severiz), üstelik de İskoç aksanını konuşturuyordu (sadece konuşsa yeter, aktörlüğe gerek bile yok) – daha ne istenir ki?!?

Nat Geo Wild’da Vahşi Rusya belgeseli ise bugünün kapanışı yapıldı. Yaban domuzu yavrusu kadar şirin bir şey var mı ya? Az var.