25 Mayıs 2010 Salı

Okuma bunu boşuna


Erken çıktığım pazartesilerden biri. Okul bitmiş, keyfim yerinde, ev yolunu tutuyorum. Öğlen sıcağının tadını çıkaran kedilerin, sandaletli turistlerin ve müzik dükkanlarının yanından geçerek İstiklal’e ulaşıyorum ve Taksim meydanına doğru olağan ve bilindik yolculuğuma başlıyorum.

Alman kitabevinin sahibi Thomas ile selamlaşıp devam ediyorum yürümeye. Ne kadar değişti buralar 1983 yılında Türkiye’ye geldiğimden beri diye düşünmeden edemiyorum. O zamanlar daha burası trafiğe açıktı, daracık kaldırımlardan düşe kalka ilerlerdik meydana doğru. Arada BAB cafe’de hamburger yemek için durulurdu mutlaka, içerisindeki music box ile çok “in” bir mekan olmuştu biz liseliler için. Vay be, ne günlerdi…Ardından trafiğe kapandı İstiklal Caddesi. Ne güzeldi ağaçlı hali. Sonra ağaçlar kesildi, çıplak kaldı. Tramvay geldi ardından. Ne çok değişiyor her şey, ne kadar da sık…

Hah, Robinson Crusoe! Uğramamak olmaz. Hemen şu Germania ve Asterix: Uygarlığın Işıkları kitapları alınsın, yazın okunacak yaklaşık 2089408 kitabın yanına eklensin!

Karnım aç. Yemek yemek için güzel bir cam kenarına oturuyor, gelen geçeni seyrediyorum. Düşman ayağa bakarmış – insan ırkından pek hoşlanmadığımdan olsa gerek ayakkabılarını inceliyorum. Beyaz Converse kesinlikle gençliğin tercihi. Topuklu ayakkabıyla güzel ve düzgün yürüyebilen kadın sayısı ise çok az. Çoğu Satyr gibi dolaşıyor. Ama kot montlu, kargo pantolonlu, platform topuklu kız, seni beğendim!

90’lı yıllarda şu süre içerisinde bin tane metalci geçerdi, tişörtleri kesmeye yetişemezdin. Şimdi ise bir adet Pink Floyd tişörtlü çocuğu da sayarsak, Children of Bodom tişörtlü çocuk ile iki adet rock neferi geçiyor. Büyüyüp iş güç sebebiyle şekil şemal değiştireni bilemem tabii. Derken Ozzy Özgür geçiyor, oh diyorum, oldschool bir arkadaşımızı gördüm, işim rast gider artık bundan sonra. J

Yaz rehaveti çökmeye başlamış ortalığa. Dondurma yalayan insanları gördükçe içimdeki kız çocuğu şahlanıyor amman ve diyor ki “Banene! Git bana uçuşan elbiseler al!”. Her kızın pudra rengi bir elbisesi, pastel yeşil fırfırlı başka bir elbisesi ve de pembe kot pantolonu olmalı! Ama sevgili Topshop, sen beni neden üzüyorsun bakiim? Kim sana dedi böyle pahalı ol diye? Hemen indirim yap, uslu bir çocuk ol!

Trallalla diye pudra pembesi elbisemle ilerlerken içimdeki metalci “Gir şurdan Metal Hammer al!” diye böğürüyor. As you wish, Master! Oooo, kapak Zakk Wylde. Güzel sayı! Soulfly yeni parça ( “Kingdom”) çok sarmadı ama Dimebag’in “Dime’s Blackout Society” ilginç (Razor CD’den bahsediyorum evet).

İçimdeki Oburiks “Git şu Starbaksta cupcake ye, kahve iç, dergini oku!” diyor ama dışımdaki dobiç “Yürü git eve! Yeter yedin!” diye onu dolmuşlara yönlendiriyor. Fakat 202 otobüsü bir an uyumak için cazip bir alternatif gibi gözüküyor, dolmuş yerine otob’a binip üst arka bölüme gidip yayılıyorum umarsızca. Ama Tutatis adına! Bir daha aynı hatayı yaparsam kunduzlar kovalasın beni! Bir Mecidiyeköy bu kadar mı tıkanık olur! Uyudum uyudum bitmedi yol! Sonra bir de tuhaf bir erkek ırk mensubu otobüse biner. Önce biraz önüme oturur, sonra beğenmez, otobüste yedibin tane boş koltuk varken illaki gelir direk dibime yerleşir!! Neden yahu??? Neyse ki Metal Hammer vardır, onunla meşgul olurum eleman gidip personal space’imi boşaltana kadar.

Veeee nihayet evdeyim! Ve akşam LOST sona eriyor! Hazırlıklarım tamam, yiyecek-içecek stokları tamam, telefonlar kapalı, her şey hazır! Hadi hayırlısı!

Edit: Final için çok şey söylenebilir…Belki sonra.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder