5 Ağustos 2010 Perşembe

Muhabirimiz Zeytinli'den sayıklıyor!


Evet, artık kesinlikle tescillendi, kendi tecrübelerimle sabitlendi: insanoğlu şımaran bir varlık! Nerde o eski "ah bir tanecik konsercik olsa" diye sızlanıp yurtdışındaki yaşıtlarımızı deli gibi kıskandığımız günler (ya da 90lar dediğimiz yıllar), nerde şimdiki "öfff yine mi festivale gitçez yeaaa" diyen ben!

Zeytinli Rock Fest'teyim ve otelde oturmayı tercih ediyorum şu an! Ama bu her ne kadar bel ağrısı kaynaklı bir tercih olsa da hiçbir yerim ağrımasaydı da burada olmayı seçebilirdim. Zira şu an kendimi festivale doymuş hissediyorum Sonisphere ve Unirock maratonlarının ardından. Bir de adı üstünde, bu bir "rock fest" - metal grupları ağırlıkta olsaydı ben yine ağırlıklı olarak sahne yanında-önünde-çaprazında olacaktım. Ama Soulfly, Therapy? ve Catafalque dışında pek ilgi alanıma giren grup yok burada bu yıl. Yine de meraklı kişiliğim otelin sahneye çok yakın olması sayesinde tatmin oluyor. Oturduğum yerden sahneyi hem görüyorum, hem de duyuyorum. Cillop. Hal böyle olunca artık "Yeter ulan otur dinlen biraz, bütün sene ayı gibi çalıştın!" diyen bünyeye kulak vermek mümkün oluyor.

Bugün Pin-up izledim ve biraz önce Kolpa set'ini bitirdi. Şu saatten sonra çıkıp Demir Demirkan ve Emre Aydın'ı izleyecek hali bulursam bile yanımda artık "festival sandalyesi" adını verdiğim katlanır sandalyelerden götüreceğim. Rejisör gibi oturur, hem eğlenir, hem yıllarca kendime kötü bakmaktan oluşmuş bel ağrılarımı biraz olsun dindiririm.

Biz metalcilerin ne çok bel-sırt sorunu oluyor yahu! Tom Araya, King Diamond, Metehan ve de ben, not to mention sayısız others. Ama şaşılacak birşey yok - metalcilik demek - hadi genişletelim - rockçılık demek, çoğu zaman saatlerce ayakta durmak demek, ya bir barda arkadaşlarınla eğlenirken, ya bir konserde. Festivalde ise bunu birkaç gün üstüste ve çok uzun sürelerle yapın, işte bel fıtığınız hazır! Hele ki organizasyon işindeyseniz bu ayakta kalma sürelerini 10 ile çarpın, en leziz, en sızma sırt ağrıları kalan ömrünüz boyunca sizi en sık ziyaret eden arkadaşınız olsun! Öldüğümüzde "Ne yaptın şu hayatta ağırlıklı olarak?" diye soracak olurlarsa "Durdum" diyeceğiz çoğumuz.

Kahretsin, şu an bir kahve içmek için neler vermezdim! Ama otelin verdiği ne idüğü belirsiz sıvıdan değil, şöyle taze, lezzetli bir fincan kahve. Gazap Üzümleri'ni okudunuz mu? John Steinbeck'in bu ölümsüz ve kahredici eserini hatırlarım her ne zaman canım bu derece kahve çekse...Ve bunu istediğim zaman gerçekleştirebilmek ne kadar şanslı olduğumu hatırlatır bana hep.

Şu an da aslında konser alanına gitmektense kitap okumaya devam etmek istiyorum. "Firmin" adlı roman, bir kitapçıda yaşayan ve okuyabilen bir sıçan ile ilgili. Çok trajik bir karakter. Bir sıçanın bedeninde dünyaya gelmiş olup da inanılmayacak kadar iyi bir okur olmak, ama beyninin içi bunca bilgi ile doluyken konuşamamak, üstelik de insan kadınlarına hayranlık duymak, üstelik sıçanları her an bekleyen korkunç kaderlerin tehdidi altında yaşamak ne feci, ve bunlar aslında ne kadar güçlü metaforlar kendi durumlarımıza dair.

Sanırım yapacağım belli: çıkıp içecek birşeyler bulacağım, sonra Rock FM işleri sebebiyle ortalıkta koşturan kocama iyi geceler diyeceğim, ve gelip kitabıma gömüleceğim. Firmin'in yaşadığı kitapçı ve tüm mahalle yerle bir edilecek - bu durumla nasıl başa çıkacak ki? Öğrenmeliyim!

Bu arada http://www.delikasap.com/ okumayı ihmal etmeyin, Sonisphere ve Unirock yazılarımı henüz bu blog'a koymadım ama hepsi orada mevcut. Adres her zamanki gibi "Abigail'in Laneti" köşesi!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder