16 Şubat 2011 Çarşamba

TANKARD Konseri, 12 Şubat 2011



Bilmiyorum kaç kere söylemişimdir ama kendimi tekrar ediyor olmam umurumda da değil: Tankard’ın yeri ayrı! 1991 ya da ‘92 olmalı yılı, Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki ilk Tankard konseri aynı zamanda benim jenerasyon metal tayfanın çoğunluğunun ilk kez bir yabancı grup izlediği metal konseriydi. Onu bırak, çıkışındaki kavga efsaneydi. Ama hepsinden önemlisi, ileride kanka olacağım, sonraları benim için önem teşkil edecek her güzel ve her kötü anıyı birlikte yaşayacağım, kızacağım, çok seveceğim, küseceğim, destekleyeceğim, çok uzun yıllar sürecek bir beraberlik ve sonrasında bir daha konuşmamak üzere berbat bir ayrılık yaşayacağım, çok sevip evleneceğim her insanla bu konserde beraber bulunmuş, beraber azıp kudurmuş, belki çarpışmış ve büyük kısmı ile ilk kez karşılaşmış olmamdır. Tuhaftır, o gün oradakiler ileride ailem olacaktı – insan ailesinden bazı fertlerle de ayrı düşebilir, yıllarca konuşmayabilir, küsebilir – ama o gün oraya beraber gittiğim insan ile ise yollarımız bir süre sonra bir daha hiç kesişmemek üzere ayrılacaktı.

2006 yılında Atina’da nihayet bu efsane konserin ana karakteri olan Gerre ile tanışmam da gerçekleşmiş ve kendisi son derece sevimli ve sıcakkanlı bir insan olarak beklentileri karşılamıştı. (Ayrıntılar burada: http://seydababaoglu.blogspot.com/2009/11/tankard-atina-konseri-notlar-2006.html ). Orada başlayan arkadaşlığımız sonraki yıllarda devam etti, hatta aynı yıl Eintracht Frankfurt’un peşinden Istanbul’a geldiklerinde (UEFA mı ne, futbolla ilgili değilim *omuzsilk* ) önceden haberleşmiş, Arsen Lüpen diye bir barda buluşmuş, oradan bomboş sayılabilecek (ve mevcut ahalinin onları tanımadığı) Dorock’a geçmiş, saatlerce pek güzel eğlenmiştik. Hatta benim de maça gelmem için ısrar etmişlerdi – gitsem hayatımda gittiğim ilk maç olacaktı – ama bir engel vardı ve bu yüzden hayatımda halen daha hiç stadda maç izlemişliğim yoktur.

İşte şimdi nihayet kendilerinin de uzun zamandır tekrarlamak istedikleri İstanbul konseri yaklaşmıştı ve biz ne zaman nerede buluşacağımızı planlamaya çalışıyorduk.

Cuma gecesi geç geldiklerinden Cumartesi sabah mesaj attım. Üzerine Gerre aradı, ve nihayetinde Sultanahmet civarında değil de (oraya yetişemezdim) direk konserin olacağı Old School’da buluşmaya karar verdik.

Mekanın alacakaranlığında ilk anda gördüğüm kişi Gerre’nin suratına sahip ama bedenini başkasıyla takas etmiş bir varlıktı! Sarılıp kucaklaşırken eski Gerre’nin yarısı ile kucaklaştım ancak. Zira 69 kilo (!!!) vermişti Weight Watchers diyet programına uyarak. Bambaşka, filinta gibi bir şey olmuş. Kıskandım, ben de filinta olma işlemlerine başlıyorum.

Bir yandan sahne kurulurken ve soundcheck hazırlıkları sürerken biz de muhabbete daldık. Sultanahmet izlenimlerini sordum, Aya Sofya’yı filan gezmişler Özgür adlı arkadaş ile birlikte. Fazlaca tarih meraklısı değildi anlaşılan Gerre, daha fazla deşmedim. Odada Gerre ve ben dışında Buffo da bizimle birlikteydi. Buffo menejerleri ve aynı zamanda Rock Hard yazarı. Onunla da Atina konserinde tanışmıştım, o da sonra Frankfurt maçı için İstanbul’a gelmişti. Diğer elemanlarla yeni tanışıyordum odaya girip çıktıklarında, daha doğrusu ya hemen Gerre tanıştırıyordu ya da kendileri gelip kendilerini tanıtıyorlardı. Terbiye güzel şey. Ne yazık ki çevremizdeki birçok yetişkin insan hala bu bilince sahip değil, o yüzden şaşırıyorum birileri böyle örnekler sergileyince.

Kuliste muhabbet ederek 2-3 saat geçirdik sanırım. Neler konuşulmadı ki. Gitarist Andy’nin kendisine sarkmış olan bir takım “dünyanın en eski mesleği” mensuplarına şaşırmış olması, “Burada bu işin yapıldığını hiç bilmiyordum yahu, yasaktır zannediyordum!” demesi, üzerine hepimizin “Saf mısın yahu!” protestoları. Bir taksicinin el çabukluğu ile numaralar çekerek kendilerini yüklü bir miktarda dolandırması. Bu gibi insanların turizmimize verdikleri zarar. Aynı zamanda bu gibi dolandırıcıların her ülkede olması. Sonracığıma Frank’ın üç çocuğu ve onlarla tatile çıkmanın mali külfeti. Neyse ki en büyük oğlanın artık 16 yaşında olması ve kendi başına evde kalması. “Umarım yakında da gider kendine ev tutar ki evde bir oda boşalır” diyen Frank’ın aynı zamanda “Üfff, hayatın bundan sonrası artık bir an evvel ölmeyi beklemek!” tripleri ama bunları şirin şirin sırıtarak söylemesi. Kokoreç ve cockroach muhabbeti. Arada diğer bir Rock Hard yazarı olan Albrecht’ten mütemadiyen oynanmakta olan Frankfurt maçının son durumuna dair SMS gelmesi, morallerin bozulması, futbol yorumları. Hakan Altıntop’un soyadını çevirdiğim zamanki şaşkınlıkları ve “Bir futbolcu için ne manyak isim!” yorumları. Arada Gerre ile kendisinin isteği üzerine Türkçe çalışmak, ama her şeyi zor bulması ve ancak “Şerefe” (ya da onun deyimiyle “Şerife”!) ve “Teşekkürler”i not edip cebine koyması. Çektiğimiz bir fotoğraf üzerine Buffo’nun “İkinizin saçları aynı!” demesi ve Gerre’nin “Seninle muhteşem çocuklarımız olurmuş!” yorumu.

Bu gibi geyiklerin yanı sıra elbette uzun bir sohbet konusu da geçtiğimiz yaz İstanbul’da sahne alan gruplardı. Festivallerden bahsederken konu elbette “toprak”ları olan Rammstein’a da geldi. Rehberleri olduğumu söyleyince çok merak ettiler nasıl insanlar olduklarını. Kendileri hakkında hiç iyi düşünmüyorlardı, ben de kendi izlenimlerimi anlattım. Hedef/fan kitlelerini, kliplerini, müziklerini, sözlerini, imajlarını, bilinçli provokasyonlarını ve bazı davranışlarını gözden geçirdiğimizde hep aynı fikirdeydik. Ama ben hem müzikleri ve imajları, hem de kişilikleri konusunda çok daha pozitiftim onlarla hiç tanışmamış olan Buffo ve gruba nazaran. Sonuçta güzel vakit geçirmiştik kişisel bazda - normal / eğlenceli muhabbetler etmiş, yemekler yemiştik, aile fertleriyle dahi haşır neşir olmuştuk vesaire. İnsani etkileşimde hiçbir sıkıntı yoktu beraber geçirdiğimiz süre içerisinde. Hepimizin törpülenmemiş kenarları köşeleri vardır yontulması gereken, kimimizin daha fazla, kimimizin daha az. Onların da vardı elbette. Neticede insanüstü varlıklardan bahsetmiyoruz. Ama daha önce anlattığım birkaç olumsuz izlenim dışında (bunlar başkalarını mağdur etmek gibi konulardı, ama beni kişisel olarak etkilemese de bir şeyi birilerinin yaşına ve konumuna yakıştırmamak için illa ki o davranışın bir “kurbanı” olmam gerekmez) grup üyeleri hakkındaki fikirlerim yüzdeye vurulacak olsa büyük çoğunlukla iyiydi. Oysa Almanya’nın unutmak istediği tarihini uzaktan yakından hatırlatan her şeye son derece mesafeli yaklaşır Almanların büyük çoğunluğu, ve Tankard tayfası da bilindiği üzere bu görüşteydi. O yüzden Rammstein’ın sözleri, kıyafetleri, sahneleri, her şeyleri onlara son derece olumsuz şeyler çağrıştırıyor, onlara göre çok fazla çelişki barındırıyor, bu sebeple de onları en ufak bir sempati ile karşılamaları imkansız görünüyordu. Gruptan ziyade grubun ekibinde sorun olduğunu söyleyerek konuyu noktaladım nihayetinde. Gerçekten de hayatımda tanıdığım – sadece müzik piyasasında değil, hayatımda diyorum! – “insan olmak” konusunda en başarısız en az 2 kişi bu ekibin bir parçası. Onlara da ancak “yazık” diyebileceğimiz için birçok “anneanne / dede” yorumundan sonra nihayet konuyu bağladık. (*bazıminnoşlaragözkırp*)

“Ben biraz gidip bağırayım” diyen Gerre soundcheck’e gitti. O sırada Buffo ve ben Catafalque olsun, Metehan olsun, eski Rock FM programım Moshpit olsun, işim olsun, Rock Hard olsun, birçok başka konuya kaydık. *ayrıntıyazmaktansıkıl*

Soundcheck bittiğinde akşam yemeği vaktiydi. Hep beraber İstiklal’e çıktık. “Aaaa burası seninle daha önce geldiğimiz sokak” dedi bir yandan incecik deri montuyla üşüyen Gerre. Beraber “Hala” adlı mantıcıya kadar yürüdük, orada yemeye karar verdiler. Rehberleriyle baş başa bıraktım onları, zira benim de arada yapmam gereken başka işler vardı. Konserde görüşmek üzere ayrıldık.

Konser için bu sefer yanımda sevgili kocamla döndüğümde ilk önce tekrar uğradım yanlarına. “Çoook fazla yemek yedim!” dedi Gerre ve saydı: “Mantı yedim, Frank’ın yemediği dolmaları yedim, şunun yemediği şunları yedim…”. Sonra bir adet çok büyük Tankard fanı genç bir arkadaşımızı tanıştırdım grupla, foto, imza filan olayı yaptık. Ardından ben artık Old School’un barına, konuşlandığımız köşeye döndüm. Orada konserin başlamasını beklerken yanımızda Gerre bitiverdi bir anda “Kocan bu mu?” diye. Güldük, tanıştırdım ikisini. Artık konserin başlama saati gelmiş, kalabalık heyecanla beklemekteydi. Biz dinozorlardan da çok sevdiğim simalar mevcuttu, yoklama tamamdı - evet, artık başlayabilirdik!

Grup sahne aldığında ara sütunlardan görüşüm bloke olduğu için önlere gittim Saygın, Çağrı, Alper ve diğer sevdiklerle. Old school’ın kralı bir konser yaşandı. Yaşımıza başımıza bakmadığımız anlar oldu. Sahneden Gerre ismimi zikrederekten beni gazladı durdu. 20 yıl önceki adrenalin dozunu yakalamamız artık fiziken ve onca konser tecrübesiyle imkansız olsa da bir konser daha eğlenceli nasıl geçebilir sorusunun cevabı ancak “Geçemez!” olabilir. Hele ki Empty Tankard’daki moshpit görülmeye değerdi. Taşkınlık dizboyu. Testosteron yoğunluğu bıçakla kesilebilir boyutta. Bir thrash metal konserinin gerekleri sonuna kadar yerine getirildi.

Serserilik ve aykırılık yaparak hep su içtiğim konserin sonunda dans ede ede, döne döne, şımara şımara yine barın kenarına doğru ilerledik. Konser sonu muhabbet grupçukları konserlerin en zevkli kısımlarındandır. Bu faslı da tamamlayınca artık son vedalar için kulise gittik. Belli ki bir meet and greet durumu da olacaktı, tayfa dışarıda toplanmış bekliyordu. Gerre sound’u sordu, “Nasıldık?” diye sordu, çok eğlendiğimizi anlattık. “İrtibatta kal, daha sık yaz!” buyurdu, “Olur” dedim. Metehan’a da bana iyi bakmasını söyledi, cheerz miirz derken artık olay yerinden ayrıldık.

Onlar gece hayatına doğru akacaktı, bizi ise ev paklardı bir takım bugüne özgü sağlık sorunları nedeniyle.

Yatakta uyumadan önceki son dakikalarda son yirmi yıl gözlerimin önünden geçti…Yazsam roman olur. Yazsam!

Seyda “Abigail” Babaoğlu

4 yorum:

  1. danke pedro! freut mich sehr, dass du ihn gelesen hast!;)

    YanıtlaSil
  2. bu yorumu yayınlamasan da olur. sadece bilmeni istedim, sana karşı varlığından haberdar olduğu ilk günden beri hep önyargılar beslemiş biri olarak yazıyorum, bu yazınla gözlerimin dolmasına neden oldun. ve galiba o önyargımı kırdın. umarım birgün küslüğün insan bünyesine zararlı birşey olduğunu herkes anlar, umarım birgün değer verdiğin hiçbir kimseyle küs olmadığını farkeder ve huzur bulursun. dilerim herkesi ve kendini de affedip mutlu olursun, sevgiler

    YanıtlaSil
  3. sevgili "adsız", yorumundan ötürü çok teşekkürler. önyargı beslediğin birinin yazısını okuman ve vakit ayırıp kendindeki değişimi ifade etmen çok güzel ve çok asil bir davranış - ne sebeple önyargılı olduğunu anlamamış olsam da.

    şu "küslük" meselesi bana hayatta en dokunan durumlardan biridir, her kim ile ilgili olursa olsun. çevremde bir sebepten ayrı düşmüş insanlar varsa her zaman barıştırmaya, aralarını yapmaya, konuşturmaya çalışırım, hiç tahammül edemem insanların birbirlerinden bu kadar kolay kopmasına. o yüzden birkaç kelam daha edeyim bu konuda.

    yazıdan belki anlaşılmıyor ama ben asla kimseyle kendi irademle "küs" kalan biri değilim. yapımda yok, çok yazık, çok da aptalca bulurum. elbette hayatın içinde anlaşmazlıklar, hatta kavgalar yaşanabiliyor, ama her zaman bunların konuşarak çözülebileceğini, hatta çözülmesi gerektiğini savunan biriyim eğer karşındakine değer veriyorsan. sevdiğim, gerçekten değer verdiğim insanları hayatın içinden zaten zor ayıklayarak bulmuşken onları kaybetmeyi göze almak, hatta "silmek" bana fena halde ters gelir. kısacık hayat içerisinde önemli bir kavga ve "küslük" yaşayacak kadar önem verilen insanların sayısı çok azdır. kalbime, ruhuma soktuğum insanlar bir daha oradan çıkmazlar, şartlar değişse de, dışarıdan artık "birbirimizi tanımıyoruz" gibi görünsek de. sevdiğin biriyle - sevgili/arkadaş/aile ferdi - anlaşmazlığa düşsen de çaba göstermen gerekir barış ve anlayış sağlamak için. gerekirse alttan da alırsın, incilerin dökülmez. empati kurmaya çalışırsın. ne yazık ki karşı taraf bu kafada, bu bilinçte, ve üstelik böyle bir isteğe sahip olmayınca yapabileceğin her şeyi denedikten sonra - insanüstü çaba göstermiş olsan bile - istemesen de durum öyle kalıyor.

    üzücüdür, hem de çok üzücüdür kalbinin bir köşesinde küçük odacıklarında saklı tuttuğun insanların tercihine uymak zorunda kalıp "seni tanımıyorum" oyunu oynamak, ama huzurumu bozmaz, zira benim içim rahattır. insan kendini, kendi yaptıklarını, kendi düşüncelerini bildikten sonra gerisi gerçekten boş.

    "umarım birgün küslüğün insan bünyesine zararlı birşey olduğunu herkes anlar, umarım birgün değer verdiğin hiçbir kimseyle küs olmadığını farkeder ve huzur bulursun. dilerim herkesi ve kendini de affedip mutlu olursun" demişsin ya, gerçekten ben de bunları umuyorum herkes adına. aynı düşüncede olan birinin buraya gelip bunları yazmış olması gerçekten çok mutlu etti beni. tekrar teşekkürler ve sevgiler.

    YanıtlaSil