16 Nisan 2010 Cuma

Rock the Nations Festival I



29 HAZİRAN 2003, PAZAR

ROCK THE NATIONS FESTIVAL

Dio'nun rehberi olmam istendi. Süper! Onunla ilgilenmek ilginç olacaktı, müziği "benim müziğim" olmasa da... Koskoca Ronnie James efsanesi! Yine de "keşke Kreator olsaydı" diye düşünmeden edemedim. Esas adamlarım onlardı! "Neyse, dur bakalım" diyerek 28 Haziran C.tesi günü öğlen saatlerinde otele gittim. Dio'yu havaalanında karşılayacaktım.

Otelde Emre (Alkoç) ile muhabbet ederken acaip bir çift çıkageldi, tam anlamıyla "oha"ydılar. Kız sarışın, uzun boylu, full dövmeliydi. Kocası piercing'li, yine komple dövme kaplı, acaip kaslı iriyarı bir herifti. Tanışır tanışmaz çok canayakın davranan bu iki Alman, Rolf ve Petra, Almanya'da Amazon Tattoo isimli dükkanın sahipleriydiler. (İlgilenenler web sitelerine baksın –İstanbul'da da bir dükkan açacaklar ve her 3 ayda bir, bir aylığına gelecekler). Rolf aynı zamanda 3 kez Thai Box Avrupa Şampiyonu olmuş bir herif. Peki kimdi bu kişiler? Megalomaniax Kader'in arkadaşlarıydılar. Söz konusu kişiyle Asafated partide kaynaşmıştık, şimdi tekrar karşılaşmaktan dolayı mutluyduk. Yanında iki arkadaş daha getirmişti: basçısı Andi ve Rock am Ring festivalini yapan kız Julia. Bu renkli topluluk Kapalıçarşı filan gezmek istediler ve "aaa, valla sensiz olmaz" diyip Emre'ye birlikte beni de aldılar yanlarına. Bu durumda Dio'yu karşılama işi başka arkadaşlara devredildi ister istemez.

Otele döndüğümüzde Ronnie James, karısı Wendy ve tüm grup elemanları barda takılıyordu. Ne minik bir adamdı Dio, ama ne kadar "baba"ydı aynı zamanda. Etkileyici konuşma tonuyla Türkiye'de kadının konumu hakkında binbir soru sordu bana. Karısı Wendy de bu muhabbete katıldı, çünkü Amerika'da Türk arkadaşları ona "Türkiye'de kollarını örtmelisin" demişler, o da sıcakta bir tünik giymişti üzerine bu sebeple. Bu arada habire foto ve imza isteyen fanlarına (bizler ve oteli bulan 5-6 kişi daha) "Of course, I sign everything!" diyerek sonsuz bir sabırla yaklaşan Dio'yu bu mütevazi tavrı konusunda takdir ettim. "Fanlarıma çok önem veririm, herşeyi onlara boruçluyum" diye yanıt verdi. Rock star tavırlarından çok uzaktı.

Barda bu arada Kader ve arkadaşlarıyla birlikte Kreator'da belirmişti. Mille'yi sabah otelden apar topar çıkıp gezinmeye giderken uzaktan görmüştüm. Şimdi benim olduğum tarafa doğru geliyordu. "Selam, seninle 1998'deki konserinizde tanışmıştık. Hatırlarsan uzun uzun Türkiye'nin sağlık sistemini konuşmuştuk" diye konuya girip kısa bir duraksama yaşattım Thrash tanrısına. Hemen ekledim "O gün çektirdiğimiz fotoğraf rezaletti, ikimiz de berbat çıkmışız, yeni bir foto istiyorum" diye. "Aaaa, niye kötü çıkmış ki?" oldu ve yenisini hemen orada gerçekleştirdik.

Esas ilginç olan, Mille'nin Dio'yla tanışmak için saygılı bir tavırla konuşmasının bitmesini beklemesiydi. Sonra utangaç bir fan edasıyla gidip elini sıktı, konuşmaya başladılar, bütün bu süre içerisinde Thrash titanı Mille çekingen bir öğrenci gibiydi. Çok sevimli, çok insancıl bir sahneydi.

Bar muhabbeti oldukça uzun sürdü. Bu arada tanıdık başka bir yüzle daha karşılaştım. King Diamond'la daha önce Türkiye'ye gelmiş olan roadie, Niklas, Dio'yla gelmişti. Benim için KD'nin ne demek olduğunu bilenler bu karşılaşmadan da ziyadesiyle mutlu olduğumu tahmin edebilirler.

Yemek vakti geldi, Akşam yemeğini yemek için gittiğimiz restorana Rotting Christ yerleşmişti bile. Beni gören RC davulcusu bana el salladı (geçen gelişlerinde de "Seni tanıyorum!" demişti – "Ya, bunu benim demem gerekmez miydi?" diye düşünmüştüm o zaman bile. Yani ne bileyim, normalde öyledir ya... Sanki Rock Star olan benmişim gibi. Güzel duygu ama!). Sakis'teydi bu sefer sıra: "Hey, I know you!" demez mi?!! "Ben de seni tanıyorum" diyip Emre'lerle onların masaya yerleştim.

İlerleyen saatlerde Mille geldi benimle oturmaya. Müzikten konuştuk bir süre. "King Diamond'a ölüyorum" dedim, "Kim sevmez ki zaten onu" diyip yüz puan aldı. (Ben King Diamond muhabbetini affetmeyip Nick Holmes'a da yapmıştım. O da zamanında dinlermiş ama Mercyful Fate'de daha çok hoşlanırmış).

Sonra sosyopolitik konulara kaydık. Türkiye'nin Avrupa Birliği yönündeki çalışmaları ve son durumun ne olduğu ilgisini çekiyordu. Hala kan davalarının güdülmesi gibi faktörlerden bahsetti. "Euro bizi mahvetti, sizin de ekonominizi altüst edecektir" dedi.

Bu arada ben Kreator'la ilgilenen kişi oldum doğal "bağ"larımızdan dolayı. Gerektiğinde Dio ile de ilgilenecektim ama.

Yemekten sonra Kemancı'ya gidilecekti. Kreator'la minibüse binip yola çıktık. Yolda Mille'nin enteresan muhabbeti devam etti.

Kemancı'ya vardığımızda bir kargaşa yaşandı. Eleman nefes alabilsin diye Mille'yi üzerine atlayan, sarılıp öpen kalabalığın arasından mümkün olduğunca çabuk sıyırıp barın arkasına götürdük. Ancak burada da fanlarının hücumuna uğradı. İmza ve fotoğraf faslı biraz abartıldı desem yanlış olmaz herhalde. Normalde son derece sakin ve anlayışlı, cool ve herşeyi alttan alan bir tavır sergileyen Mille bir yerden sonra hafiften tedirgin olmaya başladı. Üzerindeki bakışlardan dolayı " hadi dışarı çıkalım" dedi. DJ kabininin yanına gittik, orada şundan bundan konuşurken yine saniye rahat vermedi kimse. Hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibi hissetmeye başladı kendini bir noktadan sonra, fanlarını çok seviyordu, ilgilenmelerinden dolayı çok mutluydu ama sürekli izleniyor, öpülüyor, çekiştiriliyor, duvara sıkıştırılıyor olmak –tam da birşey konuşmakta olduğu hiçe sayılarak – herhalde herkesi biraz huzursuz eder. Bu sebeple mekan değiştirmeye karar verdik. Ex-Bronx'a gidip çatı katına çıktık. Solumda sevgilim Cenk (Turanlı), Ventor'la muhabbet ediyordu. Ben ise bütün gece sağımdaki Mille'yle özellikle ilişkiler hakkında konuştum. Bu konudaki fikirlerimiz çok benzeşiyordu, başımdan bir evlilik geçmiş olması ise çok ilgisini çekti, bu konuda birçok soru sordu bana. Sonra kendi ayrıldığı kız arkadaşını anlattı bana, ayrılma sebeplerini, nasıl bunları uzun bir süre görmezden geldiğini, insanın bazı kabullenmek istemediği şeylere nasıl kılıf uydurduğunu filan. Modern insanın, kadın olsun, erkek olsun, nasıl duygusal açmazlar, çelişkiler yaşadığını konuştuk. Çok samimiydi, benim açımdan çok ilginç bir geceydi. Uyuşturucu konusunda da hemfikir oluşumuz (kesinlikle karşı olmak yönünde) ayrı bir güzellikti tabii.

Daha sonra herkes yatmaya gitti. Ne de olsa ertesi gün ilk Rock festivalimiz gerçekleşecekti!

Sabah tekrar otele gittim. Dio'nun elemanları ortalıkta takılıyordu. Çağlar (Neçelik) arkadaşımızla birlikte Simon Wright ve Jimmy Bain'le oturduk, kahve içildi. Klavyeci de bir ara bizleydi. Bir "strip bar" ziyareti iyi olurdu dediler ama bunun pek mümkün olmadığını anlattık bir şekilde... Çok tatlı ve kibardılar aslında, hiç yakıştıramadım valla, cık cık cık...

Bazı teknik aksaklıkları haber aldıkça tedirginliğimiz artıyordu – konser gecikecekti belli ki. Bunun olmaması için gün boyunca herkes insanüstü bir çalışma sergiledi. Bu sebeple gerginlik bütün gün had safhadaydı. Konseri izleyenler bunun farkına varmamıştır ama sahne arkasında yaşananlar adamda sağlam sinir bırakmayacak cinstendi.

Mille uyandı sonunda, lobide "başbaşa" kahve içerken sürekli sağ kaşındaki piercing'i çekiştirmesi bir yerden sonra gözüme takıldı, "Oynamasana şu piercing'inle!" diye kızdım, azarlanmayı beklemiyordu, güldü, uslu bir çocuk gibi çekti elini. Sonra onu ve crew'dan Frank'ı alıp bir balık restoranına götürdüm. Ben ise kısa bir süre oturup otele döndüm çünkü Dio, Wendy ve Julia ile alışverişe gidilecekti!

Pazar günü olmasından dolayı her yer kapalıydı ama sonunda açık bir "Bazaar" bulduk. Dio ve Wendy üzerinde Mevlevî motifleri olan papirüsler beğendiler ve birkaç tane satın aldılar. Bu arada ben otele dönme ve oradan Venue'ye gitme planları yapıyordum. Dio'yu bodyguard'ı ve Emre (Çapar)la bırakıp Rotting Christ elemanları ve Özgür arkadaşımızla birlikte minibüse binip mekana gittim. Ortalık süperdi, aklım kaldı, ama bin türlü sorun çözülmeyi bekliyordu, eğlenmeye vaktim yoktu! Gidip Kreator'u getirmem gerekiyordu, hatta aceleden yıllardır görmediğim çok sevgili bir dostumla bile doğru düzgün konuşamadan yine otele döndüm.

Otelde Dio ve Wendy'nin diğer yüzüyle karşılaştım. O iki dünya tatlısı insan sahne alış saatinin gecikmesi ihtimali üzerine son derece katı, profesyonel bir havaya bürünmüş, şartlarını sıralıyorlardı bize. Ortamı biraz yumuşattım ve gerekli konularda anlaştık. Bu arada Wendy bana "Merak etme, Dio fanlarını hayal kırıklığına uğratacak bir şeyi asla yapmaz" garantisi verdi.

Kreator'u toplayıp tekrar minibüse bindim. (Bu arada Opeth de gelmişti, otele yerleşmişti. Biraz laflamıştık ve Venue'ye gitmişlerdi.) Yolda yanımda oturan Mille'yle filmlerden konuşuyorduk, konu Matrix Reloaded'dan açıldı. Mille filmi çok sevmemiş, "anlamak için belki birkaç kez daha seyretmem gerekir" diyordu. Oradan tam bir Matrix uzmanı diyebileceğimiz Ventor dahil oldu konuya ve filmi en ince ayrıntısına kadar yorumladı. Bu arada Mille'nin Yılmaz Güney ve Akif Pirinçci hayranı olduğunu da belirteyim.

Venue'ye vardığımızda yine başımı kaşıyacak vakit bulamadım. Opeth'in ancak bir parçasını falan izledim, RC'ı hiç (ama onlar nasılsa "bizden" artık, yine gelirler!...). Gerginlikle stres had safhadaydı, sürekli oradan oraya koşturuyorduk. Sonunda Kreator sahne aldığında artık " dur" dedim kendime, sonuçta en başta onlar uğruna bulunuyordum orada. Mümkün olabildiği kadar Kreator'u baştan sona izlemeye gayret ettim. Harikaydı, hele 98'deki o cehennem sıcaklığındaki konserden sonra şimdi onları açık havada, rahat rahat seyretmek ayrı bir keyifti.

Kreator set'inin bir kısmını sahneden izledim. Bu arada Dio'nun adamları terör estiriyorlardı gecikecekler diye. Bir ara Mille'nin önüne bir not getirildi, iki parça daha çalıp inmelerini istiyorlardı. Bize de söylemişlerdi bunu. "Var mı böyle birşey, koca Kreator'a nasıl yeter artık, in sahneden deriz ulan!" demiştik. Mille de "nah inerim" tavrıyla aynen devam etti tabii ki. Tabii bu arada Dio'nun da bu ısrarını açıklamak gerek: ertesi sabah çok erken Yunanistan'a uçacağı için doğal olarak belli bir saatte otele dönüp uyumak istiyordu. Bir profesyonel olarak ertesi günkü konser performansını da düşünmek zorundaydı. Ancak Kreator da daha parçalarının yarısını bile çalmamışken sahneden inecek değildi. Neyse ki konser sonrasında herkes öpüşüp barıştı...

(Bu arada basçı Christian'a da "elektriğinizi keseriz" tehdidinde bulunmuşlar. Grubun sinirlisi Christian da "hele bir yapsınlardı, bak neler olacaktı o zaman" diye andı sonradan bu olayı, hep beraber konseri irdelerken).

Kreator sahneden inince onları minibüsle alıp kulisin olduğu binaya götürdük. Dio'yu ancak bir parça boyunca izledim. Yorgunluktan dolayı Mille, Julia ve ben arkada şarap için muhabbet etmeyi tercih ettik. Cenk de katıldı bize, sonra da Kreator’dan Sami.

Sami kız güzeli bir eleman olduğundan grubun ona sürekli takılmalarına maruz kalıyor. "Gruba bir kız lazımdı, o yüzden Sami'yi aldık", "Türk kahvesi iç belki göğüs kılların çıkar" tarzı cümlelerle ona olan sevgilerini belli ediyorlar devamlı. Sami de adeta bir İngiliz beyefendisi havasıyla gayet centilmence ve soğukkanlılıkla karşılıyor grup arkadaşlarının nüktedanlığını.

Mille'ye "gördün mü beni direklere tırmanırken" diye sordum, o da "Yoo, ilk 3 sırayı zor görüyorum, miyopum" dedi.

Mille, Julia ve tüm crew'in övgüleri beni ziyadesiyle mutlu etti. "Süperdin, her sorunu çözdün, çok mantıklı ve güvenilirdin" gibi sözlerle güzelce gaza geldim. Bu gazla hemen 183 grubun katılacağı 17 gün sürecek bir festival düzenlemeye karar verdim. Bekleyin.

Birlikte otele döndük. Gece daha otelin terasındaki çardak'ta devam etti. Dio yatmıştı bile, diğer herkes, grup elemanları, crew’lar filan oradaydı. Bu muhabbetler sırasında Opeth'in vokalisti Mikael, Kader'le bana İbrahim Tatlıses'i ne kadar çok sevdiğini anlattı. "Delirmiş olmalısın" dedik. "Ama İsveç'te hiç böyle müzik yok!" dedi. "İyi ya işte" diye cevap verdik. "Yok yok, bana çok ilham veriyor" diye öve öve bitiremedi. Hatta İbo dinleyip sonra da Opeth için bir parça yazmış!!!

Ertesi sabah - ben de otelde kalmıştım - Mille ve adamlarıyla kahvaltı ettim. Diğer gruplar erkenden gitmişti, Kreator ise ertesi gün dönecekti. Bu boş günü değerlendirmek gerekiyordu, bununla ilgili bir karar vermeye çalıştık. Tabii arada müzikten de konu açıldı, hatta bir ara Manowar ve onların fan kitlesinin alışkanlıkları eğlence konusu oldu.

Mille feci yorgun olduğu için yine yatmaya gitti, biz de Ventor, Speesy ve crew'dan Frank ile birkaç kişi Kapalıçarşı'ya ve Sultanahmet Köftecisi'ne gidip vakit geçirdik.

Ventor 30 yaşına kadar sırf metal dinlemiş ama artık herşeyi dinliyormuş.

Evinde bir odayı dövme yapmak için kullanıyormuş. Dövme yaparken Rush dinlermiş.

Sinirli Speesy (Christian), Frank'in habire kot pantolon denemesine de sinirlenmekte geri kalmadı. Bu arada onun acaip sporcu bir herif olduğunu da öğrendik, yapmadığı spor yok resmen.

Otele dönüşte günün geri kalanı terasta geçti – önce çardak muhabbeti, daha sonra akşam yemeği.

Yemekte Mille ve piercingci Ralf politik görüşlerini tartışırken bana da bir "yaz tatili kitabı" olarak Michael Moore'un "Stupid White Man"ini önerdiler. Aldım yanıma, okuyacağız bakalım...

Oradan artık eve gitme vakti gelmişti, saat geç olmuştu, elemanlar da sabahın köründe ayrılacaklardı otelden. Sarılmalar, öpüşmeler, vedalaşmalar bitince Emrelerle çıkıp evlerimize dağıldık. Yorgundum ama tüm stresine rağmen çok güzel ve eğlenceli üç gün geçirmiştim. Tek üzüldüğüm şey konseri doğru düzgün seyredememiş olmamdı. Antisilence'ın da son performansını göremedim (neyse ki daha önceden bol bol seyretmişliğim vardı!)

Mille'yle daha sonradan e-mail'leştiğimde konserle ilgili olan sıkıntılar çoktan gitmiş ve yerine yine cool ve anlayışlı bir tavır gelmişti. Böylece bir konser daha, daha doğrusu ilk metal festivalimiz gerçekleşmiş oldu. Darısı nicelerinin başına diyorum ve artık denize girmeye gidiyorum!!!...

Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder