16 Nisan 2010 Cuma

Paradise Lost / Lacrimas Profundere Konseri 2003




18.5.2003 PAZAR

PARADISE LOST / LACRIMAS PROFUNDERE

• Kısa Kısa •

17 Mayıs C.tesi gecesi LP Caravan'daydı. Biz de oradaydık. Dostum Hakan feci fanları olduğu için beni duygularına ve sorularına tercüman olarak seçti. Hepsine merak ettiği şeyleri sordurdu bana. Ben ise grubu daha önce ancak bir kez dinlemiş biri olarak müzikle ilgili değil de Almanya'dan dolayı bir nevi "hemşerilik" muhabbeti oluşturdum ("Almancı" denen türdenim de). Sevimli tiplerdi, davulcu Willi'nin "poser"lığı bile zararsız türdendi. Vokalist "dandy" tarzı ve yüz güzelliğiyle Ville Valo'yu hatırlatıyordu, ancak ondan bile daha kadınsıydı. Foto çektirdikten sonra "Kemancı'da görüşürüz" diyip ayrıldık. Aldığımız haberlere göre PL'da oraya gelecekti.

Bir süre daha Caravan'da takıldıktan sonra Alt Kemancı'ya gittik. Gerçekten de kısa bir süre sonra içeri PL elemanları girdi! "Oha!" olduktan sonra kendimizi tanıtıp hoşgeldiniz falan dedik. Nick Holmes basit bir kot ve kot mont'la geldiği halde karizmasıyla göz dolduruyordu –fena halde "cool" bir herif! Stephen Edmondson ve Aaron Aedy çok sıcakkanlıydılar tam tersine. Ancak gecenin sürprizi kesinlikle Gregor Mackintosh'du. Yıllardır "ne sert herif be, hele o saçlar nedir öyle" falan gözüyle baktığımız "baba" Mackintosh kadınsı tavırları ve görünüşüyle hepimize dumur yaşattı! Marilyn Manson'dan kaçmış gibi bir hali vardı. Bütün gece LP'nin klavyecisiyle muhabbet edip o kadar çok içti ki bir ara yere bile kapaklandı. Nasıl üzüldüm anlatamam. Her şeye rağmen koskoca Mackintosh'du o, canımızdı! Herneyse, benim ilk "iş"lerimden biri Aaron'a True Belief'i çalacaklar mı diye sormak oldu. "Artık çalmıyoruz maalesef" dedi. Hemen duygu sömürüsüne giriştim. "Ama bu Türkiye'deki ilk konseriniz, herkes bunu bekliyor" filan dedim. "Valla Nick'le konuşmak lazım" diye cevap verdi ama pek ümitli değildi. Bu arada Nick Holmes'e sorduğum ilk soru '95 yılından beri merak ettiğim birşeydi: "Sen 1995 Queensryche konserine gittin mi, Royal Albert Hall'deki?" dedim. "Evet, oradaydım" dedi. " O halde önümden geçen sendin, daha uzun saçlıydın o zaman, üzerinde yine kot takım vardı" dedim ve merakım giderilmiş oldu. Hayat ne tuhaf!!..

Bir ara bir şarkı çalıyordu, pop-vari birşey, Nick Holmes bana gelip "Bunları tanıyormusun?" dedi ve şu an hatırlayamadığım isimlerini söyledi. Meğer aynı stüdyoyu paylaşıyorlarmış. Gece boyunca Nick Holmes ile uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Sanki "normal" bir arkadaşımla konuşuyormuş gibiydi. Bazı kısa notlar:

Hakkında "arrogant", yani kendini beğenmiş, denmesini kabul ediyor, şöyle ki tanımadığı kişilerin gelip üzerine saldırırcasına sarılmalarından, oraya buraya sürüklemelerinden hoşlanmıyormuş. Kendisine "normal" biri gibi davranılmasını seviyor.

Karındeşen Jack efsanesi ilgisini çekiyor. Bizde de benzer bir seri katil olduğundan bahsettim, hani şu "bacak kesen". Hayretler içinde kaldı, "Ona bir isim verildi mi peki?" diye sordu. "Konser sırasında ondan bahsedeyim mi?" dedi, "Yok kimse anlamaz, şu an gündemde değil" dedim.

True Belief'i artık çalmıyorlarmış çünkü her çaldıklarında rezil oluyorlarmış, beceremiyorlarmış. Yine de ona da ısrar ettim durdum. "Hmm dur bakalım" falan dedi.

Bir de çok şirin bulduğu bir olay, fonda PL çalarken Nick Holmes'ün de herhangi bir bar müdavimi gibi parçaları(nı) söylemesiydi.

Gece bitti, herkes evlere/otellere dağıldı. Sonra konser günü geldi çattı. Öğleden sonrayı Kemancı'nın üst kattaki terasında geçirdik, PL ve LP elemanları da oradaydı. Aaron Aedy beni görür görmez dedi ki "İkna oldular, True Belief'i çalacağız!" Süper sevindim, zira o bir klasik ve istedikleri kadar kötü çalsınlar, yine de bu parçayı PL'den canlı olarak bir kez olsun dinlemek şarttı. Stephen Edmondson ile Türkiye muhabbetine daldık: meğer nişanlısıyla sık sık gelirlermiş, hatta buraya yerleşmek istiyormuş, ama iş bulamazmış!... Nick Holmes ise pek espiriliydi –bir İngiliz'e göre! Bir ara laf açıldı, "Believe in nothing" albümü bende yok dedim. "Bende de yok" dedi. Biraz sonra son albümdeki bir parçadan bahsediyorduk, " O parçayı henüz bilmiyorum" dedim (diğerlerinin sözlerini bayağı ezberlemiştim zira), "Ben de bilmiyorum" dedi.

Daha sonra soundcheck'e sıra geldi. PL sahneyi doğal olarak gayet küçük bulmuşlardı, ancak bugüne kadar hiçbir konseri iptal etmediklerini, buraya kadar gelmişken tabii ki çalacaklarını söyleyerek ortalıkta dolaşan bazı söylentilere bir son verdiler. Onlar soundcheck yaparken biz de LP elemanları ile muhabbete devam ettik, özellikle davulcu ve klavyeci ile. Diğerleri de oraya gelip katıldı bize. Böylece konser saatine kadar vakit geçirdik.

Konseri pek anlatmama gerek yok herhalde. Orada olan herkesin hatırlayacağı ilk şeylerden biri LP çalarken soundun inanılmaz kötü olmasıydı. Konser sonrasında "biz de hatalıydık" deseler de yine de moralleri kötüydü. "Neyse canım, bugün ne çaldıysanız artık CD'den dinler, fikir sahibi olurum" diyerekten daha da beter ettim morallerini. J

PL sahneye çıktığında çok heyecanlıydım. İlk 3 parça boyunca kolonlardan birinden ses gelmemesine rağmen müthiştiler. Nick Holmes ve adamları sahnedeki varlıklarını mükemmel bir biçimde ortaya koyarak "hem göze, hem kulağa" hitap etmesini bildiler. Hep bir ağızdan söylenen parçalarla adeta büyülü, elektrik yüklü bir konser yaşandı. Headbang'den kafam kopacaktı neredeyse ama koparsa kopsundu – uzun zamandır bu kadar iyi vakit geçirmemiştim! Orada bulunan hiçbir fan da bu konserin etkisinden daha günlerce kurtulamamıştır zaten. Parçalar oldukça dengeli olarak şekilde hem eski, hem yeni PL'yi yansıtıyordu, böylece herkes oldukça tatmin olmuş bir biçimde ayrıldı Kemancı'dan.

LP elemanlarının daveti üzerine bir de otele gittik konserden sonra. Lobide onlarla ve PL ile biraz daha muhabbet etme fırsatı bulduk böylece. PL gayet memnundu konserden ve fanlardan. LP'da rahatlamış, gevşemişti. Onlar yemeğe çıktıklarında biz de evlere dağıldık veda edip. Arkalarından baktım – Nick Holmes Taksim meydanına doğru yürüyordu... Tuhaf, kimler geldi geçti bu sokaklardan...

Seyda “Abigail” Babaoğlu

2 yorum:

  1. Draconian Times MMXI yazısı yazma hazırlığında araştırmaya koyulmuşken, tesadüfen PL röportajınızı gördüm (daha doğrusu röportajdan çok baya baya birlikte geçirdiğiniz vakitleri:p) ilgiyle ve imrenerek okudum. Herkese nasip olmayacak hoş anılar olmuş. Bunu yazıya döküp paylaştıgınız için -geç de olsa- teşekkür etmeden geçmek istemem. Son cümlenize atıf yaparak nokta koyayım; ahh ah neler kaçırmışız...

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim, ayrıca yazını bitirdiğinde okumayı da çok isterim.

    YanıtlaSil