28 Ağustos 2011 Pazar

Su uyur, Metal uyumaz!


Abigail Tatilde 2011



Bu sene biraz plansız programsız, biraz bölük pörçük, biraz spontane ve keyfi hareketlerle şekillendi yaz dönemi. Bu da son derece rakınrol bir yaklaşım olduğundan iyi birşey!

Sonisphere’den ve Judas Priest’in Epitaph turnesi ile son konserini izlememizden sonraki büyük olay Rock ‘n’ Coke festivali idi. 2004’te Wacken’de izlediğim Motörhead’i absürd bir gecikme ile nihayet ülkemiz topraklarında izleyebildik – her ne kadar o ortamda binlerce alakasız kişi ile izlemek tuhaf olsa da. Sahne önünden izledik, bir-iki hamle ile yanına gidecek kadar yakındık ama biraz daha yakınlaşalım diye bir kez olsa bile sağa-sola yürümedi Kilmister efsanesi. Ühü. Grup kimselere röportaj vermediği için Lemmy baba ile tanışamadık (zaten Destruction Schmier Wacken’da bana onun VIP’de bile dolaşmayacak kadar VIP takıldığını söylediğinden beri ihtimal de vermiyordum) ama olsun, pena kaptım en azındanJ. Yine de senelerdir taşıdığım Motörhead çantamı ve Motörhead AAA pass’ımı imzalatmayı, babanın koluna sürünüp ölümsüzlük molekülü çalmayı isterdi gönül. Kısmet diilmiş, napalm. Zaten ölümsüzlük iyi bişi diil, boşver. King Diamond’daki geçmişinden dolayı ayrı bir sevgi-saygı beslediğim Mikkey Dee’yi de başka bir bahara bırakmak zorunda kaldım aynı şekilde.



Limp Bizkit ise hiç takip etmediğim, ama Rock ‘n’ Coke’da sahnesine hayran kaldığım bir grup. Konsere gitmeden evvel evinde kaldığımız Alper (Tabakçılar)’in evinde konser öncesi havaya girmek için sabahtan itibaren Motörhead ve Bizkit dinlemiş, rollinrollinrollinrollinrollin diye alana gitmiş, neticesinde çok da eğlenmiştik. Sahne önünden izlemeye başladığımız konseri daha uzaktan, daha net bir sound ve etkileyici görüntü ile bitirdik. Rock FM için yaptığımız ve benim tercüme ettiğim röportajımız sırasında Fred Durst ne kadar sevimli ve haylaz bir velet gibi idiyse sahnede de öyleydi. Komple sempatimi kazanmama sebep olan sözü ise röportajımızı sürdürürken şu olmuştu: “Beni boşverin, bakın sahnede Motörhead var, kaçırıyorsunuz!” Biz zaten bu sebepten dertleniyor ama çaktırmıyorduk, bir anda “Evet yeaaa, baksana” diye tişörtlerimizi, çantalarımız göstermiş, teşekkür etmiş ve ivedilikle uzaklaşmıştık. Genel yorgunluğuna rağmen rakınkok böylece iyi geçmişti.



Ertesi gün ise canciğerimiz Erdem(Üney)’imizi evlendirdik ve akabinde Bodrum’a uçtuk.

Oh! Yatmak! Dinlenmek! Deniz! Esinti!

Çok eski arkadaşlarım Tuğrul ve Deniz (Vega)’in de aynı tarihlerde burada olmaları her zaman denk gelmez, o yüzden bu sene o açıdan da süper oldu. Kurabiye kıvamındaki kızları Ceylin’i yüzmeye ikna etme çalışmaları olsun, akşam beraberce rakı-meze sofrasında muhabbet olsun, Deniz ile MRS. diye grup kurup kurulmasının ilk yarım saati geçmeden birbirimizi gruptan atmamız olsun - J - hepsi tatile ekstra güzellik kattı.

Bir gün Oasis’de Harry Potter’in son bölümünü seyrederken Duman vokali Kaan Tangöze’nin popcorn sırasında arkamızda beklemesi ise kısa bir rakınkok muhabbetine vesile oldu. Sonra yine kendi filmlerimize döndük. Snape’i pek Severus biz. On yıllık Harry Potter destanı pek mutlu bitti ve bir dönem daha böylece kapandı ama o güzelim Ukraynalı Demirgöbek ejderinin boynunda yara yapmış onca zincirle nereye gittiğini, o zincirlerden onu kimin kurtaracağını, kimin yaralarını iyileştireceğini merak eder dururum o günden beri. Kaldı hayvancağız öyle.



Metehan ile bu sene plajımızı değiştirdik ve daha sakin bir köşe bulduk kendimize. Burada sadece denizi seyretmekle kalmıyor, karınca ve ağustos böcekleri sayesinde belgesel tadı da yakalıyoruz. Ölmek için yanımıza düşen bir cırcır böceenin henüz can çekişirken karıncalar tarafından yenmesine kıyamıyoruz, ben alıyorum eteğime yatırıyorum huzur içinde ölsün diye, Mete ise bir süre avucunda yatırıyor. Çok çirkin bir hayvancağız, ancak o da can. Ta ki son nefesini verdiğinde (ya da son trake solumasını yaptığında) onu William ve arkadaşlarına teslim ediyoruz. William adlı karınca adını müthiş savaşçılığından aldı. Başka bir klana ait bir karınca ile giriştiği poğaça savaşlarından galip çıktı, ama bedelini ödeyerek. Öteki karıncanın kafası bacağını sonsuza dek ısırır vaziyette kaldı, gövdesi kopsa da. Ve William bacağındaki kafa ile topallaya topallaya gün boyunca yuvaya gitti geldi yiyecek taşıdı. Çok saygı duyduk, onu mikrokozmos’un Braveheart’ı ilan ettik.



İstanbul’a döndüğümüzde mutsuzluk sardı her yanımı. Büyük şehir kesinlikle insan ruh ve beden sağlığına aykırı. O yüzden Metehan iş sebebiyle Macaristan’a Sziget festivaline gidince (beni ilgilendiren neredeyse hiçbir grup yoktu, onca masrafa gerek yok dedim) ben de Bodrum’a döndüm.



Burada temiz, açık havada yaşam, sağlıklı yiyecekler, deniz suyu, hepsi terapi gibi. Deniz – her zaman olduğu gibi - önce seni alıp tüm makyajından arındırıyor. Doğa, üzerindeki doğal olmayan herşeyi söküp atıyor. Tertemiz, pür-ü pak kalıyorsun. Ve şehirde kendini makyajsız ne kadar çıplak, ne kadar çirkin hissediyorsan burada tam tersi oluyor, kendi doğal güzelliğine şaşıyorsun. Yüzerken kasların bir bir kendine geliyor, işlevini hatırlıyor. Sabah akşam ciğerlerin şehrin pisliğinden kurtulmanın sevincini yaşıyor. Ruhun dinginleşiyor hayat yavaşlayınca, miskin miskin sadece dalgalara bakıp rüzgarı dinleyince. Koşturup durduğumuz hayatın içindeki standart stresimiz yetmezmiş gibi bir de yenilerini ekleyip duruyoruz ya sanal dünya ile, trendleri takip etme yarışları ile, her etkinliğe katılma, her yerde aynı anda bulunma, her işi aynı anda yapma mecburiyeti ile – işte burada tüm bunlar ilk sabahın esintisi ile uçup gidiyor.



O yüzden Bodrum’a ikinci kez yaklaşırken içim huzur doluyor. Hele ki Havaş otobüsünde müthiş günbatımını izlerken bir yandan da Mastodon’un Sleeping Giant’ını dinliyor olmak apayrı bir mutluluk.


Kendimi kitaba dergiye vereceğim saatleri iple çekiyorum. Bu sefer yanımda The Hobbit var. Tolkien’ın bu eseri 2010’de gösterime girmeden okumak istiyorum. Daha önceki gelişimde – yine – Marcus Aurelius’un Mediations’ı ile, yani Stoacı felsefe ile, ruhumu yıkayıp sonrasında da Brezilyalı müthiş kısa hikaye yazarı Machado de Assis’in kara mizah ve ironi dolu öykülerinin toplandığı A Chapter of Hats’i okumuştum. Bir de her zaman olduğu gibi Metal Hammer’lar var yanımda. Bazılarını daha önce okumuştum ama okunmuş MH iyidirJ.



Erken yatıp erken kalkma günleri. Ama iş hayatından çok farklı. Burada kendi isteğinle kalkıp fırına gitmek, kahvaltıdan önce denize girerek “yüzünü yıkamak”, taptaze ekmeklerle kahvaltı etmek bambaşka. Küçük meydanımızda hala komşuluk ilişkilerinin yaşanıyor olması, komşularımızın gözünde hala “Pamuk Prenses” olmam, ailelerin küçüklerinin büyüyüp koca delikanlılar ve genç kızlar oldukları halde gözümüzde hala dünkü bebeler gibi kalmaları, bizim çocukluk arkadaşlıklarımız gibi onların da hepsinin arkadaşlığının sürmesi, nesillerin döngüsü içerisinde herşeyin değişirken bir yandan herşeyin aynı kalması, bunlar çok güzel. Sabahları gazete alırken tanıdığın tanımadığın herkesle “günaydın”laşmak ayrı bir güzellik. Evin önünden geçenlerle muhabbet etmek, kedi-köpeği beslemek, bebekleri sevmek – insana insan olduğunu hissettiren şeyler.



Yine de yeryüzündeyiz, cennette değil.

Sabah gazetelerine sadece kısa bir göz atmak bile yetiyor. Kasvet, karanlık çöküyor insanın içine. Dünyada olup biten birçok konudaki çaresizlik öfkelendiriyor. Biraz kafam dağılsın, gazete eklerine bakayım diyorsun, yurdum “sanatçı”sının avamlığı ve basitliğine rağmen el üstünde tutulmasına sinirlenip kalıyorsun.

Ya o köşe yazarlarının bitmek bilmeyen ilişki yazılarına ne demeli? Bana yıllardır fenalık geldi şahsen. İyiki bunları okuyarak büyümemişim, yoksa çok sakat bir yaklaşımım olurmuş kadın-erkek ilişkilerine. Şimdiki nesil ne yazık ki bunlara inanarak büyüyor. İnsanlara ilişki gerçekleri diye anlatılanların mide bulandırıcı olması ama “norm” olarak dayatılması nasıl da korkunç bir şey. Örneğin bu yazılanlara göre kadınlar kıskanç ve her şekilde kaybetmeye mahkum varlıklar. Erkekler ise mutlaka aldatır ve bulunmaz Hint kumaşıdır, kadınların da onları ellerinde tutmak için binbir takla atmaları gerekir. Buna rağmen de hiçbir erkek tek bir kadınla yetinmeyeceğinden kadınlar yine kaybetmeye mahkumdurlar. En iyisi bu durumu içine sindirmek, böylece kabul etmektir. O zaman o erkeği mümkün olduğunca uzun yanlarında tutabilir, onun ulu varlığının tadını olabildiğince uzun çıkarabilirler. Tabiiki kaçınılmaz son’a kadar. Erkekler genetik mirasını mümkün olduğunca çok kadına dağıtmaya “programlıymış” da, taş devrinden beri bu böyleymiş de. Aman Allahım, aradan biraz vakit geçmedi mi?? Bu arada “kaybetme” kelimesini bilinçli kullanıyorum, çünkü bu ilişkiler bir yarış, bir mücadele, hatta bir düşmanlık gibi ele alınır. Bunların etkisindeki okurların veya bu fikirleri bir yerden duymuş ve inanmış insanların ilişkilerinin yürümemesine şaşmamak gerekir, zira “self-fulfilling prophecy” denen şeyin en güzel örneğidir. İnsanlara gerçekten derin duygularla sevmenin kötü bir şey olduğunu ve kendilerine zarar vereceğini anlatır durursanız kimseye güvenmeyen, kendi insanca duygularından korkan, utanan ve saklamaya çalışan, duygusal gelişimini tamamlamamış ve insan olmanın yanından bile geçmeyen “f.cker”lara prim veren bir nesil yetiştirirsiniz. Bu insanlara göre birini tüm benliğinle, hatta kendinden bile çok sevmek, onun uğruna fedakarlıklarda bulunmak, kendini savunmasız bırakmak, duygularının ve yaşadıklarının dimdik arkasında durmak ve “işte ben bunu hissediyorum – bu kadar mutluyum (ya da biten bir ilişkinin ardından: bu kadar üzülüyorum)” demek, unutmamak, umursamak, değer vermek, emek harcamak, çaba göstermek, yıkmak yerine korumaya, kurtarmaya çalışmak, bunların hepsi utanılacak şeyler, yanlış şeyler, asla yapılmaması gereken şeyler. Böyleysen “kaybedersin”. Neyi kaybediyorsun afedersin a gerizekalı, a benim zavallı EQ fakirim? Anlamak imkansız. Bir ayrılık olursa acı çekmek mi kaybetmek? Aşk acısı korkunçtur, ama başına geldiyse kendini aşmaya çalışan insanı olgunlaştırır, yüceltir, paha biçilmez dersler verir. İleri götürür, yukarı çıkarır. Üstelik yaşadığın onca güzellik “kazanç” değil mi? Hayatın boyunca besleneceğin onca unutulmaz anı? Bunları “kar” saymıyor musun? Bunları yok saymak, yaşanmamış gibi yapmak kendini yok saymak değil mi? Zavallılığın, ne kadar küçük ve gelişmemiş olduğunun tescili esas bu değil mi? Kusura bakmayın ama sevgili ilişki yazarları – artık hepiniz shut the f.ck up bi zahmet!

İlişkilerin bir meyvesi olayı da vardır ya (Oha! Daldan dala uçuyoruz!), işte o meyvelerden iki tanesi kuzenimin bebeleri. Biri yedibuçuk, biri ikibuçuk yaşındaki bu güzelliklerle nihayet biraz vakit geçirme fırsatı buluyorum ve hastası oluyorum. Ufak olanı kendine “Cicita” adını takmış ve kendi dünyasında takılıyor. Ama beni kabul ediyor, kucağıma bile alınmak istiyor! Büyük olan yakışıklıyla ise korsancılık oynuyoruz, bir numaralı Jack Sparrow ilan ediyorum onu dayımın teknesiyle Bodrum’un turkuvaz koylarını gezerken. Ailemi çok özlemişim, hasret gideriyorum tatil boyunca. İstanbul insanı koparıyor hepsinden, ancak yazlıklarda görüşebiliyoruz. Şikayetçiyim.

Yalnız yazlık ve yaz mevsimi söz konusu olunca bu yaşıma geldim de hala anlayamadım neden insanların kahverengi olması gerektiğini!  Glow-in-the-dark olmaktan memnunum, kolay tarif edilebilir olmaktan da J. Siz istediğiniz kadar cızbız edin kendinizi, ben kış çocuğuyum, kar beyazı olma hakkımı bundan sonra da kullanmak istiyorum.

Yeni plajım sabah güneşinden sonra gölgede kaldığı için tam benlik. Sabah güneşi demişken: bir sabah geleneksel güneş doğuşunu izleme ritüelimi gerçekleştirmek için 6.00da kalkıyorum. Plaj yolunu tutmuşken arkamdan gelen iki sokak köpeğimizi duyuyorum. Birbirleriyle oynadıkları guttural hırlamalı kaba oyunlar ve dörtnala koşturmaları arkamdan sanki Warg sürüsü geliyormuş hissi verse de (evet, The Hobbit’in etkisindeyim!) aslında sadece “Gel sen de bizimle koştur!” diyorlar ve denize giriyorlar son sürat. Onların dışında diğer yaratıklar henüz uyku sersemi. Arının biri çiçeklere gideceğine bana gelmekte ısrarcı. Ağustos böcekleri koordinasyonu bozuk uçuşlar sergiliyor ve soundcheck yapıyorlar. Ama birazdan doğa tamamen uyanacak. İnanılmaz bir hızla doğan güneşi seyrederken Mastodon Seabeast’i dinliyorum. Sabahın ilk büyülü ışıklarında dünya dışı, sürreel bir tat. Evet, Mastodon overdose’a doğru gidiyorum, doğru. Bağımlı olduğum da doğru. King Diamond ve Mercyful Fate (bir de Corrosion of Conformity) dışında hiçbir grubun bu denli fanatiği olmadığım doğru. Ve bu durumdan çok ama çok memnun olduğum da doğru! İlk hafif esintide, damarlarımda yankılanan Seabeast tınılarıyla dalıyorum henüz loş sulara. Suyun dokunuşu kadife gibi. Doymak imkansız.



Ama bir yerden sonra toprak elementine dönmek zorundayım her ne kadar Balık da olsam. Olsun, deniz kenarında Metal Hammer okumak olmazsa olmaz bir başka tatil ritüeli. Zaten cırcır böceklerinin volümü de Manowar ile yarışacak desibelde. Rakınrol bir ortam. Elimdeki eski bir sayının kapağındaki Johan Hegg’e bakınca Sultanahmet gezimizdeki muhabbetleri ve etraftakilerin Amon Amarth adlı bu Viking topluluğuna ve yanlarındaki bana şaşkın ve meraklı bakışlarını hatırlıyorum. Çok kez beraber vakit geçirdik, çok şey konuştuk ama Johan’ın en sevdiğim sözlerinden biri – beslediğimiz hayvanlardan konuşurken – şudur her zaman için: “Husky beslemiyorum çünkü İsveç’in benim yaşadığım bölgesi onlar için fazla sıcak”. İşte gerçek bir hayvansever. Oysa bizim kompleksli ve bilinçsiz insanlarımız sadece “moda” diye veya o hayvanın güzelliğinden, ihtişamından kendilerine pay çıkarmak istedikleri için onları alır, hayvanın doğasına tamamen aykırı şartlar altında besler, eziyet ettiklerini umursamazlar bile.



Dergileri karıştırdıkça neredeyse her sayfada gerçek hayatta da tanıdığım birçok simaya rastladığım için anılar üstüne anılar okuduğum yazılara eşlik ediyor. Aile albümü karıştırır gibi oluyorum. Tam da böyle düşünürken bir de Brent Hinds’dan (Mastodon gitar-vokal) bir mesaj alınca kendi kendime sırıtıyorum.

Dünya küçük, bu küçük dünyada rock-metal camiası daha da küçük. Bu ailenin 20 yıllık ferdi bendeniz ise bir sonraki aile toplantısında (Unirock?) hepinizle görüşmek üzere der, kalan tatilinin tadını çıkarmak üzere klavye başından uzaklaşır.



Seyda “Abigail” Babaoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder