RED FANG!!! - 9 Şubat 2014
İptal oldu, gelmeyecek derken üzerinden bir seneye yakın
süre geçti ve nihayet RED FANG konserinin günü geldi çattı. Stoner rock/metal
ve benzerleri ne kadar son zamanlarda “moda” olsa ve traş fetişisti herkes bir
anda sakal fanatiği kesilmiş olsa da (ben size “sakal iyidir, sakal bırakın”
derken nerdeydiniz ha nerdeydiniz?), Pazar akşamı (9 Şubat 2014) Jolly
Joker’in bomboşken bir anda bu kadar dolacağını hiç tahmin etmiyordum doğrusu.
Üstelik gelen kitle hayli deli çıktı ve balkondan atlayan arkadaş başta olmak
üzere RF elemanlarını bile şaşırttı. Ama burada konseri anlatacak değilim.
Merak eden zaten oradaydı, gelemeyen de bilumum dergiden okur. Grubu da tanıtacak değilim. Bilmeyen zaten bu
yazıyı atlar diye düşünüyorum.
Ben esas ertesi günlerden bahsedeceğim. Evet, pazartesiye
geçiyorum direk! İş çıkışı, Pazar günü grupla ilgilenmiş olan Erdem’le (Çapar)
buluşmaya karar vermiştik. Grubu ben devralacaktım. Ancak geç kalkmış olmaları
sebebiyle (önceki gece after party Rasputin’in yeni Live mekanında
gerçekleşmişti ve haliyle elemanlar yorgundu) Erdem’le beraber gezdirmeye karar
verdik. Tünel meydanındaki buluşmada tanışırken David’in bana ilk sözleri “Hey,
seni tanıyorum!” oldu. “Tanıyorsun tabii” dedim, “beni instagramda takip
ediyordun!”. Bense sadece grubu değil, crew elemanlarını dahi aynı mecradan
uzun zamandır takip ediyordum. J
Böylece Aaron ve eşi Sara, David, John, Bryan, merch insanı
Chris ve sound insanı Adam ve Erdem ve ben günümüze başladık. Sahip olduğumuz
çok süper eski şeyleri göstermeden olmazdı. O yüzden Sultanahmet’e çevirdik
rotayı. Tabii Galip Dede caddesinden geçtik ki nereden müzik aleti
bakabileceklerini görsünler. Galata kulesine dikkat çektim ve hemen fotoğraf
makineleri ilk objelerini bulmuş
oldular.
Hep beraber tramvay ile Sultanahmet’e doğru yol alırken en
çok konuşulan ve merak edilen konulardan biri benim nerede ne öğretmenliği
yaptığım ve öğrencilerimdi. Fakat benim de merak ettiğim bir konu vardı. Bryan
ile konuşurken sordum. “Sizi Mastodon’un alt grubu olarak 2012’de Londra’da, O2
Brixton Academy’de izledim. Var mı o zamana dair bir anınız? Muhteşem bir turne
bitimiydi. Hayatımın en büyülü günlerinden biriydi. Senin için de özel mi?”
diye sordum. Bryan “Ah evet muhteşem bir mekan kesinlikle, ve harika bir konserdi.
Zaten yayınladılar şimdi dimi onu? Mastodon elemanları ve ekipleri harika
insanlar. Tüm crew bize her gece, tek kuruş para almadan, set up’ta her türlü
yardım etti.”
Sultanahmet’e vardık ve sıkış tıkış tramvaydan attık
kendimizi dışarı. Bundan sonrasını madde madde yazmazsam asla bitmez:
·
Aya Sofya kapalı olduğu için direk Sultanahmet
Camii’ne gittik. Çoraplı çoraplı, elimizde botlarımızla içini gezdik. Elbette
gittiğimiz her yerde birçok foto çektiler/çektik. David’in de örümceklerden hiç
hazzetmediğini öğrendim. Camii dışında kargalarımızın gri-siyah oluşu dikkat
çekti. Onlarda hep kuzgun var tabii. Aaron közde mısır ile geçici olarak
karnını doyurdu. Kestane satanlara bakıp “Bu ne ki?” diye sordular, sonra
denenmesine karar verildi. O arada ben Aaron’un süper tatlı eşi Sara ile
çocukları hakkında konuştum. 4 yaşında bir oğulları var. Biz gezerken (John
sadece tişörtle!) onlar Portland’da babaanneyle kar fırtınasından dolayı evde
kapalıydılar. Devam eden günlerde ufaklığın acayip tatlı birçok fotoğrafını ve
videosunu izlettiler bana cep telefonlarından, kar yalamalı filan (en güzeli
şuydu: tahtadan meyveleri – hani hazır “kesilmiş”, magnetle birbirine
tutturulmuş,tahta oyuncak meyveler vardır ya – keserken “Cut it up, cut it up,
cut it up!” diye Blood Like Cream’i
söylemesi, sonra da “şimdi şarkı söylemem bitti” diye nokta koyması).
·
Sound sihirbazı Adam’a bir arkadaşı demiş ki
“Gidin Medusa’yı görün”. Sordu, yahu zaten götürecektim sizi oraya dedim,
gittik Yerebatan Sarayı’na. Her görenin zaten hayran olduğu Yerebatan’da RF de
aynı tepkiyi verdi elbette. Fakat daha içine girer girmez “Sultan gibi giyinip
fotoğraf çektirme köşesi”ne takıldılar önce. Erdem’le ben “Ohaaaaa” demekten
kendimizi alamadık – bu kadar mı yakışır kostümler bir gruba! David, Erdem’in
deyişiyle direk Lala Paşa oldu, Bryan bildiğin Merlin. Artık bir sonraki
albümün tanıtım fotoları tamam dedik. “Oriental Stoner Rock” yapın bari dedim
Aaron’a, olasılığı var dedi!;) Zaten Erkin Koray olsun, Barış Manço olsun,
hatta Orhan Pamuk olsun, son derece bilgililer buralar hakkında. Sara ise kendi
grubu Hungry Ghost’ta davulcu olduğu
için özellikle Türk perküsyon sanatçıları ile ilgileniyordu, ona bendeki bir Harem albümünü verdim daha sonraki
günlerde.
·
Türk
kahvesi içmek ve biraz oturmak istiyorlardı Yerebatan’dan sonra. Gittik
geleneksel bir ortamda kahvelerimizi ısmarladık. Nargile isteyen olmadı. Onun
yerine şekerli-şekersiz-orta’larımızı söyledik. David’in tepkisi “Kahve reçeli
gibi! Ne kadar yoğun!” oldu, herkes de aynı fikirdeydi. Sevdiklerini
söylediler. (Daha sonraları zaten tekrar tekrar içildi). Sara kahve falını
merak ediyordu, pek anlamasam da bildiğim kadarıyla bir demonstasyon yaptım,
çok eğlendik.
·
Artık hava karardığı ve soğuduğu için ve de
acıktığımızdan dolayı, planımız Kapalı Çarşı’dan hızlıca geçip sonra yemek
yemekti. Öyle de yaptık. Galata Köprüsünde balık yeme fikrimiz vardı ama
tanıdığa rağmen fiyatlar abartı gelince Tünel meydana gittik ve orada Konak’ta
oturup çeşit çeşit kebaplarımızı ısmarladık. Benim Beyti’yi herkesle paylaştım,
hepsi bayıldı. “Amerikalılar genelde ayran’dan nefret ediyor, hiç denediniz mi?
Mesela Overkill ile yemek yerken kesinlikle içtiğimiz en iğrenç şey
demişlerdi”dedim, “Aaa ver biz de deneyelim” dediler. Ayran paylaşımım da
herkes tarafından “Bazı Amerikalılar ayranı çok seviyor!” karşılığını buldu,
hepsi çok sevdi.
·
Herkes yorgun olduğu için geceyi sakince
Rasputin’de noktalamak istedik. Ama önce otele uğramak gerekiyordu. Yolda
bakkaldan bira alışverişi yapıldı. Gruba “sizi buraya çok daha yakın olan öteki
Rasputin’e götüreceğim” demiştim, zaten kimse de tekrar kalabalığa ve uzun
yürümeye istekli olmadığından gittik, bomboş Pazartesi akşamında kürkçü
dükkanımızda misler gibi oturduk içkilerimizi yudumlamaya ve sohbete daldık.
John ile masadaki dergilere daldık. Moribund
Oblivion dergisi ve Metal Hammer
vardı. Metal Hammer’da RF ile ilgili yazılar buldukça “Aaa!” dediler, ben de
“Pfft, tanıyorum ki onları haha” diye karşılık verdim. Ayrıca John’un
telefonuna tavsiye ettiğim Türk gruplarını not ettik. Kendileri hakkında
kişisel olarak ne kadar hayal kırıklığı yaşamış da olsam, sözkonusu müzik
olunca bütün bunları es geçip objektif bir şekilde tavsiye ettim o an aklıma
gelen isimleri. Zaten pek metal meraklısı değil kimse, mümkünse metal dışı
tavsiyeler de istiyorlardı, ama o da benim alanım olmadığı için yine tavsiye
ettiğim isimler belli başlı bildiğiniz gruplar oldu. Ancak kesinlikle altını
çizdiğim Nekropsi idi.
·
Aaron sahnede yaşanan olaydan sonra bacağındaki
sıyrıkları gösterdi. Neyse ki daha kötü bir şey olmamıştı.
·
Ertesi gün benim işim olduğu için ve yatma vakti
çoktan geçtiğinden, otele dönmek isteyen Aaron ve Sara’yı alıp Rasputin’den
çıktım, Erdem de diğerleriyle içkilerini bitirmek üzere kaldı. Ayrılmadan önce
John ve David ile birbirmizin whatsapp’larını aldık ki ertesi gün için kontak
kurabilelim. Vedalaşırken ne olur ne olmaz belki görüşemeyiz, herkes ayrı plan
yapar filan diye sarıldık öpüştük, Bryan ise bu harika güne methiyeler düzdü,
pek sevindim misafirlerimizi yine mutlu edebildik diye.
·
Aaron ve Sara, burada daha yaklaşık 9 gün
geçireceklerdi, grubun geri kalanının ise sadece ertesi günü vardı. Dolayısıyla
Salı günü gelip çattığında bol bol whatsapp’laştıysak da sonrasında verilen
karar, vapur ve Kadıköy “macerası” isteyen Aaron ve Sara’nın aksine
diğerlerinin bireysel takılması oldu. Bryan zaten yorgundu ve John’la beraber
otel civarında takılmaya ve yemek yemeye kararlıydı. Zaten hala bir şey
yememişti öğleden sonra olduğu halde. O saatte vapur vs. çekmiyordu artık canı.
David ise zaten kız arkadaşına hediye alışverişine çıkmıştı. Zaten hepsinin
eşine/kız arkadaşına düşkünlüğü ve bağlılığı tekrar tekrar takdirimi kazandı.
·
Ben ise işim bitince Kadıköy’e geçtim ve
arkadaşlarından, daha bizim söylememizden önce, “Çiya’da yemek yiyin” tavsiyesi
almış olan Aaron ve Sara ile restoranın önünde buluştum. İlk önce Akmar’a
girdik. Hammer kapalıydı, Zihni’ye baktık. Nekropsi Mi Kubbesi aldırdım Aaron’a,
“Türkiye’den tek bir albüm alacaksan bunu al!” diyerek.
·
Çiya’da çeşit çeşit yemek denedik, zaten yemek
sonrası çay/türk kahvesi artık rutine bağlanmıştı bile. Bu arada Aaron’un
Türkçeye yatkınlığı inanılmaz. Hemen kapıyor herşeyi. Telaffuz da mükemmel.
·
Red Fang elemanlarının daha önceki işlerini
bilmeyenler için: Bryan ve John barmenlik yapıyorlarmış önceleri. Aaron ise en
son bir animasyon stüdyosunda çalışmış ama öncesinde MS hastalığı üzerinde
araştırmalar yapıyormuş. Bildiğiniz bilim insanı! David ise bilgisayar
uzmanıymış, “Çok zeki herif!” diyor
Aaron.
·
Sosyal medyanın kaçınılmazlığından ve öneminden
konuşurken John’a bir ara “İnstagramını bir ara özel yapmıştın, sonra yine
halka açtın, nooldu?” diye sormuştum. “Ya zaten çok aşırı özel bişey paylaşmıyorum,
kedilerim falan işte, yoksa ne biliim yeğenimin falan resmini asla koymam, o
yüzden yine açtım” demişti. Aaron da facebook sayfasını ilk günlerde John’un,
şimdilerde ise işler çığırından çıktığı için daha çok label’in idare ettiğini,
böylece kimsenin de etki altında kalmadan sadece müziğe odaklanabildiğini ve
daha huzurlu olduklarını anlattı.
·
Müzik demişken, kendilerine asla “stoner rock”
demiyorlar. “Ne alaka yahu, stoner değiliz ki en başta” diyen Aaron, aslında
hiçbir sınırlama ve isim koymamaktan yana.
·
Ben King Diamond’dan bahsedince “Ghost’u seviyor
musun?” diye sordu Aaron. İkimiz de sadece bir marketing harikası olduklarına
ve en başta imajın sattığına karar verdik. “Şimdilerde herkes o kadar
ulaşlabilir durumda ki, insanlara o gizem son derece cazip geliyor doğal
olarak” diye noktaladı. Bu arada sanırım burada yazmamalıyım ama en azından
Ghost elemanlarının kimliği ile ilgili gayet merakımı giderici cevaplar
aldım;)
·
Hank is
Dead’deki Hank’in Aaron ve Sara’nın çok sevgili kedileri olduğunu ve “Onun
yerini asla başka bir kedi tutamaz” dediğini biliyor muydunuz? Hank’i uyutmak
zorunda kaldığı gün Aaron ardından konsere çıkmış o psikolojiyle. “Hayatımın en
kötü konseriydi, hayatta hata yapmayan John bile bir ara şarkıyı unuttu, kesip
baştan almak zorunda kaldık, sonrasında da deli gibi de kavga ettik” diye
anlattı. Bunu sanırım ancak benzer şeyler yaşamış olanlar anlar, o yüzden ben
yürekten ve birebir anlayabildim o günün hissiyatını…
·
Aaron ve Sara’ya, grubun diğer elemanlarıyla
whatsapp’laştığımızı ve vapur modunda olmadıklarını anlattığımda “Hiç
şaşırmadık, onlar bizim gibi maceracı değildir” dediler.
·
Çifti tekrar vapurlarına bıraktım ve eve döndüm.
Bu arada ikisi kalan zamanlarını otelde değil, Cihangir’de kiraladıkları bir
dairede geçirdiler.
·
Grubun geri kalanı ise ertesi gün evlerine
dönmek üzere havaalanına gitti. Mesajlaştığımızda “Çok acayip self servis barı
var bu havaalanının, hastasıyız!” demeleri gülümsetti. Tekrar tekrar teşekkür
ettiler ve kesinlikle yine geleceklerine söz verdiler, o zaman tekrar görüşmek
üzere dediler ve haftalar süren turne sonunda nihayet sevdiklerine kavuşmak
üzere yola çıktılar.
·
Ertesi gün Aaron ve Sara Kapadokya’ya gittikleri
için birkaç gün sadece emailleştik. Döndüklerinde, yani Pazar günü, Aaron ve
Sara Aya Sofya’yı gezdikten sonra, yine Tünel meydanında buluşup ilk önce Simit
Sarayında çay içtik (ben erken geldiğim için orada bekliyordum, onlar da direk
“Oturalım burada biraz, çay içelim” dediler. Çoktan Türk olmuşlardı J).
Bana fotoğraflar ve videolar eşliğinde Kapadokya maceralarını anlattılar. Oraya
gider gitmez kiraladıkları arabayla giderken çektikleri videolardan belliydi,
bu ikisi gerçekten maceracı! Balon gezisine hava şartları izin vermese de çok
etkilenmişlerdi gördüklerinden. Bu Pazar gününü ise Galata Mevlevihanesi’nde
Sema gösterisini izleyerek ve hediye alışverişi yaparak geçirmeye karar verdik.
Bu bahaneyle ben de ilk kez bu gösteriyi izlemiş oldum. Hepimize fazlasıyla
turistik gelse de (izleyenler arasında devamlı burnunu karıştıran Çinli adam ve
facebook statüsünü güncellemekten geri kalamayan teenage kızın yanısıra bir de
devamlı klik-klik-klik fotoğraf çeken insanlar ortamın spiritüelliğine hayli
darbe indirdi) yine de güzeldi. Sonrasında İstiklal’e çıktık tekrar ve önce
yine Konak’ta yemek yedik. Kebaplar, ayranlar, kahveler artık ritüel oldu
neredeyse…(John’un bana Salı günü kebap ve ayran fotosu göndermiş olması ayrı
komikti). Muhabbet ise yine öylesine koyuydu ki zor kalktık yerimizden.
Alışveriş için önce Koska’ya girdik, helva melva aldık, sonra da Aznavur
Pasajından annelere hediye. “Oğlumuza ne alsak, Türk çocukları neyle oynuyor?”
dediler, Playstation dedim. Dolayısıyla ufaklığa hediye almayı erteledik. J O
arada Mado’dan geçerken dedim ki “Tavuk göğsü yedirmeden şurdan şuraya bırakmam
sizi”. Tuhaf Türk tatlıları ve acayip her türlü yemeğe gayet açık fikirli
yaklaşan Aaron ve Sara direk “Etli tatlı mı, çok saçma, hemen denemeliyiz!”
oldular. Deli gibi yemek ve tatlı tükettiğimiz son yer Mado oldu. Kesme maraş
dondurması tabağı, Künefe (Aaron daha önce de çok sevmişti, o yüzden gitmeden
son bir Künefe yemek istedi) ve Tavuk göğsünden oluşan tatlı menümüz hepimizde
“Evet yarın koşuya başlıyoruz!” dedirtti. Zaten normalde son derece sağlıklı,
dikkatli ve az beslenen arkadaşlarımızın mideleri artık isyan eder durumdaydı. J
·
Politika ile son derece ilgili olduklarını ve
birçok soru sorduklarını es geçmeyelim. Tabii bunda geçen seneki iptalin de
etkisi vardı. Ama genel olarak da –
kliplerinin aksine – gayet aklı başında, efendi ve olan bitene meraklı
insanlar RF elemanları.
·
Klip demişken – Blood Like Cream’deki beyaz önlüklü elemanın Aaron’un babası
olduğunu belirtmeliyim.
·
“Yahu bu klipte niye kol saati esprisi yoktu,
bekledim o kadar?” dedim, “Aaa, aklıma bile gelmedi yahu hakkaten” dedi Aaron.
Bryan’dan da kol saati fikrinin prodüktör’den çıktığını öğrenmiş ve konsere
gelirken kendime de bir tane çizdiğimi söylemiştim. J
·
David Letterman performansı hepsi için son
derece heyecan verici olmuştu, instagram’larındaki sayısız paylaşımdan
biliyordum. Bununla ilgili Aaron’un anlattıkları ilginçti. Letterman ve
ekibinin ne kadar “iş odaklı” ve ultra profesyonel olduklarını, ama
söylentilerin aksine, ayak altında dolaşmadığın sürece, ekibin hiç de kaba
olmadığını, oraya çıkmış olmalarının gerçekleşmiş bir hayal sayılamayacağını
çünkü böyle birşeyi hayal dahi etmeye cüret etmediklerini söyledi. Sadece
sahnede konuştukları kadar konuşma fırsatı bulmuşlar Letterman’la. Ama show’un
başlamasından kendileri sahne alana kadar 50 dakika boyunca gitgide heyecan
basmış. Bunları anlatırken de, paylaşımlarında da çok samimiydiler, çok
sempatik buldum. Sanırım zaten bu kadar sevilmelerinde bu samimiyetin de payı
büyük. Bira, sakal, sosyal medya ve elbette ki müziklerinin dışında;).
·
Albüm kitapçıklarında artık neredeyse hiç şarkı
sözünün bulunmamasından şikayet ettim. “Old school bir insanım, müziğimi alışık
olduğum şekilde hatmetmek istiyorum yahu. Elimde kitapçıkla oturup tekrar
tekrar dinlemek, didik didik incelemek, sözleri de bir yandan farketmeden
ezberlemek hakkım uleayn!” diye isyan ederken Aaron dedi ki “Biz ama istiyoruz
ki dinleyici de albüm yaratımına katkıda bulunsun, ne duyuyorsa o yönde
yorumlasın şarkıları. Gerçi evet, buğulanmayan gözlük camlarına geçiş
yaptığımdan beri ön sıralardaki seyircileri görüyorum ve bakıyorum da bayağı
absürd şeyler uyduruyor bazıları hahaha!”. Bir ara ona uzattığım Whales and Leeches albümüme “Ne yaziim?”
diye sordu, “Şarkı sözü yaz, böylece lirikli tek RF albümüne ben sahip olayım
haha!” dedim, o da Blood Like Cream’i yazdı. “Yahu bildiğim yeri yazdın” dedim,
güldük.
·
Salı sabahı süper erken artık evlerine dönecekti
ikisi. Aaron eve varır varmaz direk stüdyo’ya girecekti diğerleriyle. “Bensiz
çok bir şey yapmamıştırlar daha” diyordu. Her zaman olduğu gibi aceleleri vardı
ve hemen üç şarkı kaydetmeleri gerekecekti. (İnstagram’dan ilk tınıları
dinlemiş bulunuyorum, kesin siz de duymuşsunuzdur. Yoksa gidin bir bakın
derim). O yüzden artık bu son gecemizi noktaladık. Ertesi gün için konuşuruz,
belki görüşürüz dedik ama pek olası gözükmüyordu, işlerim ve toplantılarım
vardı fazlasıyla. Dolayısıyla Taksim’e kadar yürüdük ve kocaman sarılıp öpüşüp
iyi geceler dileyerek ayrıldık birbirimizden.
·
Ertesi gün konuştuk, onlar zaten sadece geç
saate kadar uyuyup dinlenmiş ve az biraz Cihangir’de takılmışlardı. Bense ancak
iş çıkışı eve dönebildim. Ama harika yeni arkadaşlar edinmiş olarak. Portland’a
gidersem artık yatacak yerim var. J
Daha kimbilir neleri anlatmayı unuttum ama yazıyı
yetiştirmek adına artık burada kesiyorum. Son derece mütevazi ve doğal
adamlardan oluşan Red Fang’i tekrar ülkemizde misafir edeceğimiz günleri
doğrusu iple çekiyorum. Ve kendi kendime artık “cut it up!” diyip susuyorum.
Seyda Babaoğlu
Yorumlar
Yorum Gönder