29 Eylül 2011 Perşembe

MASTODON

AV SEZONU BAŞLADI!!!

Hayvanı ne kadar ağır ve tehlikeli ve kıllı ise, grubu da bir o kadar heavy ve tehlikeli ve saçlı-sakallı. Bir gruba bir isim bu kadar mı yakışır! Dört kişilik bu oluşum, bu kadar mı dört birbirinden sağlam ayak üzerinde yürüyen, nesli tükenmiş bir dev kadar güçlü olur?

Siz bu satırları okurken Mastodon, beşinci stüdyo albümü The Hunter’ı büyük ihtimalle çıkartmış olacak. Bu vesileyle sizlere bu hayatımın en önemli gruplarından birini daha yakından tanıtmak istedim. Zira bu seneki Sonisphere’in açılışını yaparlarken genel kitlenin boş boş baktığını görmek beni şaşırtmadıysa da üzdü. Bundan çok daha iyisini hak ediyorlardı kesinlikle. Ama bir yandan da tuhaf bir sevinç yaşamıştım, hani çok sevdiğiniz bir şeyi kimseyle paylaşmak istemez, herkesten sakınır, kıskanırsınız ya…Yine de kendi insani zaaflarımı aşıp tutkuyla aşık olduğum grubu sizlerle paylaşmaya, genel kitleyi bu çok önemli konu hususunda bilinçlendirmeye karar verdim. Rica ederim. (Ama sahiplenmeye kalkışmayın, Mastodon işleri genel müdürü olarak tepenize binmem an meselesi! Kendileriyle seviyeli bir ilişki, saygı dolu bir mesafe bekliyorum sizden. O kadar! )

Mastodon adını ilk duyduğumdan beri çok zaman geçti. “Bir ara ilgilenmek lazım şu grupla” derken araya çok fena şeyler girdi ve gerekli ilgiyi zaman içerisinde ancak yavaş yavaş gösterebildim kendilerine. Fakat aklımı ve duygularımı onlara vermeye başladıkça anladım ki benim için “çok iyi grup” diyeceğimden çok daha öte bir şeyle karşı karşıyayım. King Diamond/Mercyful Fate fanatizmim malum. Beni daha iyi tanıyanlar için Corrosion of Conformity hastalığımı da bilir. İşte onlarla eşdeğer hale gelen tek grup Mastodon oldu benim için yıllar içerisinde. Okuyacağınız satırlar böyle bir zihnin ürünüdür.

Grubun oluşum sürecini aslında birçok kaynaktan okuyabilirsiniz ama hatırlatmak gerekirse kabaca şöyle: Brann Dailor (davul) ve Bill Kelliher (gitar) ikilisi Rochester/New York orijinli iki arkadaş iken ve aynı gruplarda çalarken (mathcore grubu Lethargy ve noisecore grubu Today is the Day gibi) Atlanta/Georgia’ya taşınırlar ve bir High on Fire konserinde Troy Sanders ve Brent Hinds ile tanışırlar. Bu ikisi de Atlanta’lı grup Four Hour Fogger’da çalmaktadır. Ortak müzik zevkleri daha o anda belli eder kendini: sludge, stoner, progresif ve klasik rock, Yes’ler, King Crimson’lar... Böylece 1999 yılında iki temiz traşlı kuzeyli, iki sakallı güneyli ile birleşip insanlık tarihine birbirinden büyülü tınılar bırakmak üzere Mastodon’u oluştururlar. Bill ve Brann kankalarını grubun kurucuları olarak halen röportajları çoğunlukla birlikte verirken görüyoruz, ancak aslında dördü de kurucu eleman sayılır.



Az bilinen bir şey ise aslında kuruluş yılında vokalleri Eric Saner adlı beşinci bir grup üyesinin yaptığıdır. Eric, Brann’ın arkadaşıdır ve Nine Song Demo olarak bilinen demoyu onlarla kaydeder ama sonrasında gruptan ayrılır. Grup, Eric’in yerine başka bir vokalist bulmayı tercih etmez. Bill hariç tüm elemanlar enstrümanlarını yönetirken aynı anda şarkı söyleme işini de üstlenir. Bu arada Brann’ın vokal yeteneklerinin boyutlarını pek azınız biliyordur eminim. Fakat Brann, esas olarak şu anda rock-metal dünyasının en iyi davulcularından biri olmakla birlikte grubun ana söz yazarıdır da. Genellikle Mastodon albümleri şu şekilde hayat bulur: Brann bir fikir ile gelir, grup da bunun üzerine üretime başlar. Gitar-vokal Brent müziklerin çoğunu yaratır, ancak genel itibariyle son derece demokratik bir gruptur Mastodon, herkes her fikrini ortaya koyar ve ortaya çıkan sonuçta herkesin payı vardır. Gruptaki herkes memnun olmadığı sürece bir şarkı bitmiş sayılmaz. Ortak zevkler ve ilgi alanları kendini ele alınan konularda sık sık belli eder, ilk üç albümün son parçalarının “Fil Adam” Joseph Merrick ile ilgili olmaları gibi. Bunun sebebini Brent, Brann ile ilk kez beraber stüdyoya girdiklerinde aynı Fil Adam tişörtünü giymiş olmaları ve kendisine bir tribute yapmalarının – en başta grubun ismi sebebiyle de – güzel olacağını düşünmeleri ile açıklıyor. Başlarda grubun beyni tek başına oymuşçasına kapaklarda yer alan Troy (bu duruma zamanında gayet kıl olduğunu anlatıyor bir röportajda Brent) kendi deyimiyle “lead bass” çalar, Bill ise gitar çalmakla birlikte sahnede vokallerde de yer alır. (Bir de bu arkadaş birbirine yakın biraz küçük gözleri ile, gitarını çalarkenki yüz ifadesi ile, özellikle de yeni bıyığı ile bana birilerini fena halde hatırlatıp tedirgin ediyor. Hayır, James Hetfield değil…)

Onları en başta birleştiren müzik zevklerine dönecek olursak, kendilerini etkileyen gruplar sorulduğunda tereddütsüz Neurosis diyorlar, her ne kadar The Melvins, Thin Lizzy gibi grupları da favorileri arasında saysalar da. “Neurosis olmasaydı biz şimdi buralarda olmazdık” diyen dörtlünün Leviathan, Blood Mountain ve Crack the Skye albümlerinde birer şarkıda Neurosis frontman’i Scott Kelly’nin konuk vokallerde yer alması da bu etkinin ve saygının altını çiziyor. Kendileri gibi nev-i şahsına münhasır grup Clutch’ın karizmadan ne zaman öleceğini merak ettiğimiz vokali Neil Fallon’un da Blood and Thunder’da vokallere eşlik etmesi, CoC ve Down elemanlarıyla kanka olmaları, hepsi de bu oluşumun güzelliğini ve müzik dünyası için nasıl bir kazanç olduklarını gözler önüne sermeye yeten ufak tefek detaylar. Ama biz hiç yazıp çizmesek de, grubu oluşturan insanlar hakkında en ufak bir şey bilmesek de, müzikleri zaten kendi adına konuşuyor. Metal’in çehresini değiştirdikleri ve 2000’lerin en iyi albümlerinden bazılarını yaptıkları bir gerçek olan bu grup daha şimdiden bazılarımız için efsane, ama ileride Pink Floyd’larla, Black Sabbath’larla aynı nefeste anılacak kadar demirbaş bir efsane olacağı da kesin.

Kolay anlaşılmayan, emek ve dikkat isteyen, çok katmanlı müziklerinin yarattığı atmosfer ve duygu yoğunluğu insanda bir-Mastodon-koşarak-gelmiş-seni-dişine-takmış-ve-var-gücüyle-duvara-fırlatmış duygusu yaşatıyor. Veyahut sualtında bir Megalodon saldırısı ile neye uğradığını şaşırmış, saniyesinde yutulup içine çekilmiş bir insanın hissedeceklerini. Dinleyici üzerindeki bu etkiye rağmen Brent Hinds kendilerinin bir metal grubu olmadıklarını, illa isimlendirmek gerekirse kendilerinin “Art Rock” yaptıklarını savunuyor. Ve “Zaten metal dinlemem ben pek” diye ekliyor (Brent’in yan projeleri Fiend Without A Face ve West End Motel’e bir kulak verin, kendi adına ne demek istediğini anlarsınız). Ama Brent aynı zamanda kendisinin sadece ve sadece Mastodon ile müzik yaparken ciddi olduğunu söyleyen, onun dışında her şeyle dalgasını geçen bir insan evladı olduğu için bu sözlerin ne denli ciddi söylendiğini de iyi tartmak lazım.



Kategorize edilmeyi sorgulamaları elbette Slayer ile, Iron Maiden ile, Metallica ile turnelere çıkmalarına engel değil (Troy Sanders, “Metallica diye bir grupla turneye çıkacağız. Küçük kulüp konserleri. Böyle minicik futbol stadyumları.” diye dile getiriyor “Metallica ile turneye çıkma” adındaki eski hayallerinin gerçek olmasını). Müziklerinin kalitesini çok iyi biliyorlar, bu konuda ne kadar mütevazi davransalar da sağlıklı bir gerçekçilikleri de söz konusu. “Relapse Records’dan Warner Bros’a geçtiğimiz için bize ‘sattınız’ diye kızacak fanlarımız varsa kusura bakmasınlar. Onlara bugüne kadarki destekleri için minnettarız ama müziğimizi en geniş kitlelere yaymak için ne istersek yaparız. Bunun için bizimle beraber gelişmek ve büyümek yerine bizi dinlemeyi bırakacaklarsa kendileri bilir. Bu işten para kazanıyoruz sonuçta. Üstelik Van Halen, Black Sabbath ve Ramones ile aynı plak şirketindeyiz. Daha cool ne olabilir ki?” diyorlar söz Blood Mountain zamanı yaptıkları plak şirketi değişikliğine geldiğinde. Üzerinde bir etiket bulunan bir çekmeceye tıkılmak istememeleri, yaratıcılıklarının boyutlarını düşündüğümüzde, son derece iyi bir şey zaten. Ve para kazanma meselesi cümle içerisinde ne kadar yanlış anlaşılmaya müsait görünse de aslında devamlı “satış garantili” işlerin tam tersini yaptıkları için, yani içlerinden ne geliyorsa onu yaptıkları ve hatta bu konuda tüm uyarıları da duymazdan geldikleri için (“Moby Dick’le ilgili bir konsept albüm mü? Deli misiniz? Kariyerinizi bitirir!” – Relapse Records’un sözleri) tekrar tekrar şapka çıkarmak gerekir bu dört inatçıya.  

O halde Art Rock? Nasıl istersen, Brent. Ama sadece Divinations klibine bile göz attığımızda elektrik saçan Flying V ile canlanıp manyak gitar çalan ve ardından grubu yerken Yeti saldırısına uğrayan mağara adamından daha metal ne olabilir gaddemmit!? 

Zaten Mastodon videoları her biri ayrı ayrı birer başyapıt bana göre. Sizi neyin beklediğini de asla önceden tahmin edemiyorsunuz. Blood and Thunder’a sakallı dansözlerin ve psikopat palyaçoların eşlik edeceğini kim bilebilirdi? Ya da Sleeping Giant’ı izledikten sonra dünya üzerindeki hayatın aslında hasta bir laboratuvar testi olduğunu anlayacağımızı, bunu da bir çeşit B-Movie estetiği ile izleyeceğimizi?

Daha fazla videolara dalmadan – zira çıkışı bulamayız - Paul Romano’nun muhteşem artwork’ü ile bezeli ilk dört albümün genel itibariyle dört elementi temsil ettiğini söyleyerek stüdyo albümlerine kısa bir göz atalım biraz da. Bu dörtlüden sadece ilk albüm Remission bir konsept albüm değil, yalnızca genel itibariyle ateş elementini temsil eden bir albüm.

Ateş’ten sonra sıra su elementini işleyen Leviathan adlı imkansız güzellikteki eserde. Herman Melville’in Moby Dick’i üzerine kurulu bu albümü her sabah kış karanlığında işe giderken dinliyordum ben. Serviste kaloriferi sonuna kadar açma huylarına karşın açık denizlerde yol alırmışçasına tüylerimin ürpermesi tamamen bu dört deli dahinin yarattığı destansı albümdendir. Konuyu genel hatlarıyla ele alsa da sözleri yazmadan önce Brann romanı tekrar okuduğunu söylüyor. Kendilerinin beyaz otobüsleriyle konserden konsere seyahat ederek müziklerini insanlara yayma çabalarını da zorlukları aşmaya, düşmanlarına karşı gelmeye çalışan beyaz balina metaforu ile bağdaştırıyorlar grubun erken dönemlerini anlatırken.

Blood Mountain ile sıra bu sefer toprak elementine gelmişti. Remission ile Leviathan arasında daha büyük bir atılım, daha fazla değişiklik yaşanmıştı, bu albümde ise Leviathan ile gelinen noktadaki ışıltı devam etti. Ama Crack the Skye ile artık ileride en büyükler ile birlikte anılmayı garantilemişlerdi. Prodüktörlüğünü Atlanta’lı AC/DC prodüktörü Brendan O’Brien’in yaptığı bu albümün aldığı övgüler en basitinden bu on yılın en iyi albümlerinden biri olduğuna dair. “İlk kez ne söylediğimizi anlayabiliyorsunuz” diyerek clean vokallere daha fazla önem verdiklerini söylüyordu bu albüm hakkında Brent ve Troy. Ayrıca – hala daha klasik anlamda bir prog metal grubu olarak adlandırılamasalar da – şu ana kadarki en progresif noktaya gelmişlerdi. Hava (aether) elementinin – yine farklı bir logo ile – ele alındığı bu albümün konseptini anlatmaya kalkışmak çok fazla yer alacağından sadece astral seyahat yapan felçli bir çocuğun o sırada güneşe fazla yaklaştığı için ruhunu bedene bağlayan göbek bağına benzer bağının kopması, Stephen Hawking ve solucan delikleri, Çarlık Rusyası ve Rasputin, Khlysty gibi gizli Rus örgütler vb. etrafında döndüğünü söyleyeyim, gerisini siz düşünün! Hatta düşünmekle kalmayın, bir de Live at the Aragon DVD’sindeki Crack the Skye filmini izleyin (2009’da Chicago, İllinois’daki Aragon Ballroom’da kaydedilmiş bu muhteşem konser CD-DVD setini kaçırmayın eğer grubun fanı iseniz).

Crack the Skye nasıl Brann Dailor’un intihar eden kız kardeşi Skye anısına yazılmış bir albüm ise, dayanması zor bir heyecanla beklediğim beşinci albüm The Hunter’ın lirikleri, Brent’ın geçen Aralık ayında vefat etmiş avcı ve doğa adamı ağabeyi Brad’in anısına bir tribute niteliği taşıyormuş en yeni bilgilere bakacak olursak. Eylül sonunda çıkması planlanan ve konsept  olmayacak albümün ilk şarkıları Black Tongue, Curl of the Burl ve Spectrelight (Scott Kelly yine konuk vokal bu parçada)grubun sitesinde yayınlanmış durumda. Crack the Skye’ın saykedelik havasından biraz uzaklaşıp yine grubun erken dönemlerinin uptempo ve çiğ sounduna döneceğimiz söyleniyor. Crack the Skye, The Last Baron gibi epik parçalara sahipken, The Hunter’da beş dakikayı geçen parça pek olmayacak gibi. Öyle ya da böyle müthiş bir albüm olacağından eminim. Yalnız ne yapıp edip daha önce yayınlanmamış bonus parçaların dahil edildiği limited edition’ı edinmeliyim. Şarkı isimleri ise alışıldığı üzere efsane (“Bu parçayı dinlediğim zaman anneme vurasım geliyor” dendi diye şarkının adını Mother Puncher koyan grubun diğer şarkı isimleri hakkında spekülasyonda bulunmak arkadaş toplantıları için eğlenceli bir oyun haline getirilebilir: “Bedazzled Fingernails adı ile ilgili bir hikaye uydurunuz!”).



Bu albümle birlikte logoyu değiştirmiş olmaları ve artwork için Paul Romano ile çalışmamış olmaları, ilk dört albümün, yani dört elementin, bütünlüğünü bozmamak adına mantıklı bir hamle. Yeni logonun Mannaz rune’u ile başlaması (rune = eski germen alfabesi harfi) ise ilk gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlamalarına sebep oldu. Mannaz, “benim” rune’umdur. Rune’lar insanını seçer, tersi olmaz derler. Ve benimki beni daha ilk gençliğimde bulmuştu, daha ben rune nedir bilmezken. O yüzden benim için bu denli önemli bir grubun logosuna bu harfi yerleştirmiş olması apayrı bir anlam taşıyor.

Kapaktaki hayvan başının ise AJ Fosik tarafından yapılmış bir tahta figür olduğunu artık biliyorsunuzdur hepiniz. Yayınlanan ilk parça Black Tongue’un videosunda nasıl yapıldığını görebilirsiniz. Mastodon’un pek sevdiği ve avangart müziklerine çok uyan kaleidoskopvari görüntüler eşliğinde o işçiliği seyretmek ayrı bir zevk.

Yeni albümün limited edition’ına dahil olacak iki bonus parçadan biri Deathbound’a çektikleri video klip ise grup elemanlarının hastası olduğum espri anlayışını da gözler önüne seriyor. “Günümüzde kliplerinin izlenmesini istiyorsan mümkün olduğunca saçma olmalılar ki insanlar bolca paylaşsın” diyor Brann. “Müziğimize çok ciddi yaklaşıyoruz, ama kliplerde iyice saçmalıyoruz. Zaten hepimiz espri anlayışına sahip insanlarız” diye ekliyor. (Hmm… bilmem ki…Skyelab adlı uzay istasyonunda geçen Oblivion klibini izlemeden önce mendilleri hazırlamak gerekiyor!). Mastodon elemanlarının espri anlayışının bir diğer kanıtını Brann Dailor’un Instagram’larında da görebilirsiniz gerçi. Ben grup üyelerini bir süredir oradan da takip ediyorum. Başladığımda Türkiye’den başka kimse yoktu takip edenler listesinde, sanırım bu yazıdan sonra olur. Brann’in sıklıkla abuk subuk fotolar bulup paylaşması gündelik eğlencemin değişmez bir parçası haline gelmişken Brent daha çok outdoor fotoları çekiyor. Kendisinin Alaska fotoğrafları görülmeye değer! Ama yazın Türkiye’ye geldiklerinde kendi başlarına İstanbul’u gezerken çektikleri fotolar daha da ilginizi çekebilir (grup rehberi olarak o gün neden tarifsiz boyutlarda sevdiğim bu grubu gezdirmiyordum’un cevabı http://seydababaoglu.blogspot.com/2011/08/sonisphere-festivali-2011.html’da).  Instagram’la alakası olmayanlara ise youtube’da “How clean is your tour bus”ı aratmalarını öneririm. Brann turne otobüsünü gezdirirken hem Türkiye’den aldıkları fes, kavuk vs. gibi şeyleri gösteriyor, hem de kuru mizah duygusunu gözler önüne sererken çok güldürüyor. “Bu turne otobüsü daha önce Oompa Loompa’lara aitmiş” demesi ve ayakta dik duramayıp birayı yan içmeye çalışması (“Mastobeer!” Ben de istiyorum!!!) çok komik bir şey. Zaten bu adamların her biri cast edilmiş gibi uzun boylu. Ama her birinin ayrı yakışıklı oluşu zararlı bir şey değilken müziklerini sevdiren elbette sadece ve sadece yarattıkları müziğin olağanüstü oluşu!  

Söz konusu beyleri erken fark etmiş olan bazı hemcinslerimiz ise üçünü kapıvermiş. Brann, Atlanta rock piyasasından Lust ve Tiger!Tiger! gruplarının elemanı Susanne Gibboney ile evli. Bill, Julianne adlı bir hanımla evlenmiş ve Conan ve Harrison adlı çocukları var. Star Wars fanı olduğunu, dünyanın her yerinden SW figürleri topladığını ve oğluna da Harrison Ford’un ismini vermiş olduğunu da ekleyelim. Troy ise Jezebel ile evli ve onunla Yuri adlı bir oğlu var. Önceki partnerinden olan kızı Haley, Iron Tusk ve Blood and Thunder videolarında oynamış (o kalabalık zaten Mastodon aile partisi, kuzenler muzenler…) ve yarı zamanlı olarak bazen annesinde, bazen de Sanders’larda kalıyor. Aile yaşantılarının detaylarını merak edenlere, muhteşem fotolar ve çok enteresan bilgilerle dolu şu linki öneririm:

Bu arada ağabeyi Kyle Sanders’ın da Bloodsimple grubunda bass çaldığını ve Troy’un abisinin yaptığı şeyi çok cool bulup taklit ederek müziğe başladığını belirteyim.

Troy ve Kyle ile 2 yıl beraber yaşamış olan Brent ise henüz evli olmayan yegane üye. Ne fenadır ki görünürdeki onca neşesine ve muzipliğine rağmen yirmili yaşlarının başlarında eroin bağımlısıymış. Ancak o, tüm o dönemki arkadaşları ya ölmüş ya da hapsi boylamışken, bundan kurtulmayı başaran üç kişiden biri olmuş. 25 yaşında Mastodon’un hayatına girmesiyle birlikte bu lanetten kurtulmak için çok çabalamış, zira grup kesinlikle bir junkie istemiyormuş aralarında. “Daha önce tanışsaydık bu işi yürütemezdik” diyor Brent. Bir yük treninden diğerine atlayarak ülkeyi boydan boya dolaşan, evsiz bir serseri gibi yaşayan biriymiş o zamanlar. Şimdilerde kontrolü kaybetmemenin önemini biliyor. “Kafan yerinde olmadan o sahneye çıkamazsın, çıkarsan her şeyi berbat edersin, bu hatayı da bir, bilemedin iki kez yapabilirsin ancak” diyerek sorumluluğunun da bilincinde olduğunu gösteriyor. Neticede onlar sadece bir grup değil, iyi arkadaştan öte, bir aile gibiler de. Ve Brent kendisine bahşedilmiş “hayatını müzik yaparak kazanma” lütfunun farkında. Zaman içerisinde yerine gelen kendine güveni, her ne kadar sahnenin merkezini halen Troy doldursa da, Crack The Skye albümünde daha fazla kontrolü ele almasına da sebep olmuş. Buna rağmen grupta kimsenin bir patron ya da bir diva olamayacağını söylüyor Brent. “Benim resmimi büyük basmaya kalksalar ona da engel olurum!” diyor. Hatta ön planda olmayı, röportaj vermeyi filan hiç sevmiyor. Hafiften arıza bu Frank Zappa hayranı eski marangoz sadece “içimde dışarı çıkmayı bekleyen çok fazla müzik var” diyor ve artık hayatını çok daha rayına sokmuş bir full-time müzisyen olarak dünyayı dolaşıyor. Aslında uçakları sevmiyor, seyahati sevmiyor, ama müziğini paylaştığı o anlar için katlanıyor diyelim biz buna. Ne büyük nimettir ki içindeki o müziği arkadaşlarıyla beraber bizlere çeşitli yollardan ulaştırıyor, kendi hayatlarımıza soundtrack olsun diye.



Mastodon, bugüne kadar çıktıkları turnelerde sadece piyasanın en büyük gruplarıyla arkadaş olmakla kalmadılar, onların seyircilerinin de büyük bölümünü etkileyip kendi saflarına katmayı başardılar. Slayer kitlesi kadar zor bir kitle tarafından rahatlıkla kabul gördüler örneğin. Gençliklerinde odalarına posterlerini astıkları Metallica ile turladılar. Başarıları herkesçe malum, hatta geleceğin Metallica’sı olabilecekleri söyleniyor. Ama hala daha nasıl bizler hayran olduğumuz müzisyenlerle tanışınca mutlu oluyorsak onlar da Lemmy ile, Alice Cooper ile hayran fotoğrafları çektiriyor, Mikkey Dee ile fotoğrafın altına heyecanlı bir “Mikkey Deeeeee!!!!” yazısı koyabiliyorlar. Gerçi herkes gibi bazen onların da şansları yaver gitmeyebiliyor. “Hayat böyle, yaşanır bunlar” dedikleri olaylarla karşılaşınca durumu en iyi şekilde idare edip, birbirlerine en iyi şekilde destek olup devam ediyorlar. Brent’in 2007 MTV Ödüllerinde SOAD’dan Shavo Odadjian ve William Hudson ile kavgası ve akabinde ciddi bir kafa travması ile hastaneye kaldırılması, Bill’in Slayer ile Unholy Alliance turnesine yeni başladıklarında pankreatit’ten muzdarip bir şekilde turneden çekilmesi ve turneye 3 kişi devam etmek zorunda kalmaları gibi olaylar malum. Her ikisi de alkol bazlı sorunlara örnek olduklarından beni çok kızdıran, çok da üzen şeyler. Ama sağlığına gitgide daha fazla dikkat eden, her zamankinden daha kendinden emin, daha güçlü bir grup var artık karşımızda. Her gözeneklerinden sızan yaratıcılıkları sınırları devamlı zorlamakta, kendine devamlı yeni mecralar aramakta. Film sektörü de Mastodon’un bu bereketinden yararlanıyor. Sık sık soundtrack’lere imza atıyor grup, The Transformers 3 için ZZ Top’un Just got Paid’ini coverladıkları gibi. Jonah Hex filminin ise müziklerini yapmakla kalmadılar, Brent Hinds başlardaki tren sahnesinde askerlerin arasında da görülebiliyor. Ne yazık ki ilk ölenler arasındaJ. Ama en sevdiğim kesinlikle Cut You Up With A Linoleum Knife’dır. Sebebi kesinlikle sadece Brann’ın King Diamond’a şaşırtıcı derecede benzeyen falsetto vokalleri değil, her anı, her notası, her solosu ve elbette muhteşem sözleridir! Sinemalarda her filmden önce çalınmalı bence!

Biraz önce kaç kelime yazdığımı bir kontrol edeyim dedim. Bu yazı Blue Jean’in Headbang dergisi için kaleme alındı aslında, ancak “sadece” 1400 kelime yazmam mümkün dergi için. Bense 2800lerdeyim! Konu Mastodon olunca susmak bilmem, o yüzden artık bu yazıyı dergi boyutlarına getirmek için kırpma çalışmalarına başlayacağım. Kendinize iyi bakın, ve mutlaka “Avcı”ya teslim olun!



Seyda “Abigail” Babaoğlu

Meraklısına birkaç link daha:

Rolling Stone dergisi için Troy ve Brann ile yapılmış bir röportaj. Brann’ın King Diamond taklidi müthiş:

Sonisphere Knebwoth 2011 röportajı, Brann ve Bill ile. Son sorunun cevabı mükemmel!:)

Gülmekten öldüğüm Brent Hinds’lı Elmyr restoranı reklamı:

Reklamın çekim hataları:

Eva Padberg belli ki hiç bir şey bilmiyor ama fotoğraf çektirirlerken Bill ve Brann’ın “pretty faces”lerini göstermeleri bu eziyete katlanmaya değerJ:

Troy, Orange Bass Amps’lerden, Sonisphere’den ve evcimenliğinden bahsederken Brent kameranın önünden zıplayarak geçiyor – çok şirin:

Cut You Up With A Linoleum Knife:

…ve onun stüdyo aşaması – çok eğleniyorlar!:

2 yorum:

  1. hocam çok güzel bi yazı elinize sağlık.Hüseyin Çağlar

    YanıtlaSil
  2. Mastodon yada başka grupları senin gibi metal fanları başka binlerce yüzbinlerce insanla paylaşmak istemeli ve paylaşmalı ki dinleyici sayısı artsın, bu müzik yeni nesillerde yaygınlaşsın. Yoksa etraf rock ve metal adı altında kötü ve tatsız alternatif gruplarla dolup taşıyor, gerçek rock'n'roll tabanlı müzik eskilerde kalıyor yaygınlaşamıyor ve gelecek yüzyılda yok olma tehlikesiyle baş başa bulunuyor. Nasıl günümüzde klasik müzik besteleyip de milyonlarca dinleyici kazanan müzisyen artık yoksa, aynen onun gibi bir şey. Metal fanları sevdikleri grupları milyonlarla paylaşmayı istemeli ve paylaşmak için elinden geleni yapmalı. Müziğimiz yok olmasın.

    YanıtlaSil